Dünyanın yaşama hazırlanması ve hikmetli dersler

Allâh’ın Peygamberi Muhammed’e: “Ya Resulâllâh, her peygamberin bir mu’cizesi vardır. Sizin mu’cizeniz nedir?” diye sorulduğunda: “Kelimetüllâhtır.” diye cevap verdiler.

Kelimetüllâh; Allâh’ın kelâmı, yani sözü manasında; “Lâ İlâhe illallâh” ve Allâh’ın gönderdiği son din’i ifade etsede; kelâm, sadece söz ve beyân, daracık manasından ibaret değildir. O yaşayan bir gerçeğin tek kelimeyle ifadesidir.

Bu nedenle Kur’an’ın bütün âyetleri, “HAY” sırrına bürünmüştür. Daima tazedir ve diridirler. Varlıklar, Allâh’ın bu hay sırrıyla hayatlarını sürdürürler. Kavranılması ve idraki zor olan bu hikmet bilinmedikçe; Kur’an’ı tam manasıyla anlamak mümkün değildir.

Kur’an, bilim ve teknoloji geliştikçe; diğer bir ifadeyle; “Zaman ihtiyarlaştıkça, Kur’an gençleşiyor” sırrına mazhar oluyor. Veciz Kur’an ayetlerinin her zamana uygun tarzda manalarının inkişaf ettiğini görüyoruz.

Âyetlerdeki mana; bir gül goncası gibi iç içe örtülü yapraklarında gizlidir. Her bir yaprak açıldıkça yeni bir anlâm ortaya çıkmaktadır.

O’nun bilimsel hikmetleri zaman içinde, adeta yeniden canlanıyor. Her gelen nesiller, Kur’an’ın âyâtında yeni hikmetler buluyor. Elbette ki, yeni gelecek nesiller için de, bu durumun değişmeyeceğini iddia edebiliriz.

Kur’an âyetleri, bazan nüzul sebeplerine de dayanarak, aşama aşama 23 yılda tamamlanmıştır. Bu ayetlerden Mekke’de inenlere Mekkî ve Medine’de inenlere de Medenî ayetler denir.

Mekkî surelerde bir çok kâinat ve kâinat’a ait cereyan eden olaylar ile, dünyadaki oluşum (kevnî) hakikatlere işaret edilmiş, yer, gökler, denizler, hava, rüzgar, su, insanın yaratılışı, kuşlar, böcekler, evcil ve yabanî hayvanlar ile benzeri çeşitli bilgiler verilmiştir.

İlk dönemlerde, özellikle Hz. Peygamber zamanında bu gibi âyetlerin mahiyeti hakkında fikir yürütme yerine, ekseriyetle hikmetleri üzerinde durulmuştur. Hz.Peygamber, genellikle ibadetlere, itikada ve Allâh’a iman meseleleri üzerine yoğunlaşmıştır.

Nazarlar, Allâh’ın vahdaniyet ve azametine tevcih edilmiştir. Hz. Muhammed (asm) bu âmelî, fiili konulara dair âyetleri sünnetiyle, yani pratiğiyle açıklamış iken; ilmi ve kevnî âyetlerin manalarını açıklamaya fazlaca temas etmemiştir. Bu gibi âyetlerin açıklanmasını gelişen ilmi gelişmeler ışığında yorumlanmasına imkân vermiştir.

Bu durum, Hz. Peygamberin vefatından 1.5 asır sonra değişmeye başlamış ve VIII yüzyılın başından itibaren bu kevnî, yani kâinat’ta cereyan eden değişim ve oluşumlarla ilgili âyetler üzerinde fikir yürütme ve âkıl yorma sürecine girilmiştir.

Dolaysıyla zaman ilerledikçe bu âyetlerin hakikatleri da, yapılan aklî ve fikri yorumlarla parlak ve doğru şekilde ortaya çıkmış ve hala çıkmaya devam etmektedir.

Kur’an’ın bu veciz ifadeleri nedeniyle, her türlü fikir, düşünce ve ilmî hareketlerine karşı, kapısını açık bırakmış, hatta mücerret (soyut) ilmî düşünmeyi ve araştırmayı açıkça teşvik etmiştir.*

Doğrusu, çoğu âyetlerin bu günkü anlâm ve yorumları o zaman ortaya konmuş olsaydı, pek inandırıcı olmayacağı gibi, şüphesiz ayrıca alay konusu olacaktı.

İşte bu çerçevede Kur’an’ın bilimsel mu’cizelerini fizik ve astrofizik (Evren Fiziği) ile Allâh’ın kâinat’a ve dünya’ya koyduğu tekâmül kanunlarıyla izah etmeye çalışacağız.

Cenab-Allâh, kâinat’ta her şeyi “tekâmül” kanununa tabi kılmış ve zerre (atom) dan güneşlere kadar her şeyi, küçük-büyük farkını gözetmeksizin bütün varlıkları matematiksel hesaplar üzerine bina etmiştir.

Bir meyve gelişip olgunlaşınca dalından yere düşer. Ana rahmindeki bir cenin (çocuk), geliştikten ve eksiksiz bir insan kıvamına geldikten sonra; anasından doğarak dünyaya gözlerini açar. Bu tekâmülün suresi tam 9 ay 10 gündür. Bu zaman takvimini tamamlayan bir çocuk, artık plâsenta’dan yani annesinden bağımsız olarak yaşayabilir demektir.

Kâinat’ta denizlerin kum tanecikleri kadar, galeksiler, gezegenler ve yıldızlar vardır.

Üzerinde yaşadığımız bu dünya küresi, evrende bir kum tanesi kadar yer işgal etmekle beraber; bütün evrenden daha üstün bir kıymete sahiptir. Bu Kur’an-ı Kerimde de özel bir itina ile ifade edilmektedir. Genellikle Kur’an’ın bu âyetlerinde; dünya bir kefede ve dünya’nın dışında kalan diğer bütün varlıklar, ayrı diğer bir kefeye konarak değerlendirilmektedir. Dünya’nın bu ağırlığı ve kıymeti; üstünde yaşayan insan denilen saygın bir varlığın olmasından dolayıdır.

Bizim burada temel amacımız; insanın gerçek yaratılış amacını ortaya çıkarmak ve bu yaratılışın arkasındaki gizli sırlarını çözmek ve insanın mahiyetinde var olan güzellikleri ve cevherleri keşfetmektir.

İnsan; Allâh Te’alâ’nın, en mümtaz eseri olduğundan, diğer mahluklara değil, sadece insana verdiği bazı imtiyazlı sıfatlarla onu seçkin kılmış, ona bir çok nimetler ihsan etmiştir.

İnsanın kıymet ve mahiyetine dair bir kaç âyet meâl’len şöyledır:

“Doğrusu biz insanı en güzel biçimde (tam mükemmel kıvamda) yarattık.” (1)

“Andolsun ki biz, Âdemoğullarını üstün bir şerefe mazhar kıldık; karada ve denizde binitlere yükledik ve güzel güzel nimetlerle besledik; ve yarattıklarımızın çoğundan üstün, faziletli kıldık.”(2)

Doğrusu Allâh Te’ala, insanı bu evren içerisinde üstün ve seçkin olmanın merkezine oturtmuş ve dünyadakilerin hepsini onun yararına ve bu konumunun gereğine uygun şekilde tahsis etmiş, emrine amade kılmıştır. Sanki her şey onun için örülmüş, dokunmuştur.

Bu konuya dair olarak da bir bakalım Hak Te’alâ ne diyor; “Allâh, öyle bir Allâh’tir ki, gökleri ve yeri yarattı. Yukarıdan su indirip onunla size rızık olarak çeşitli ürünler çıkardı. Emri gereği denizde seyretmesi için, size gemileri hizmetinize sundu; nehirleri de size âmade kıldı. Sizin için birbiri ardınca güneş ve ay’ı hizmetinize verdi; yine sizin için gece ve gündüzü âmade kıldı. Hem size istediğiniz şeylerin hepsinden verdi; ki, Allâh’ın nimet (ler)ini saysanız onu bitiremezsiniz.”(3)

Ve yine başka âyette; “Allâh, yeryüzünü canlılar için hazırladı.” (4) buyurmuştur.

Ve diğer bir âyet’te; “Görmediniz mi Allah-ı Zülcelâl göklerde ve yerde her ne varsa, hepsini emrinize vermiş, açık ve gizli olarak nimetlerini üzerinize yağdırmaktadır.”(5)

Şüphesiz bu sayısız nimetlerin başında gelen ve insanı diğer canlılardan ayrıcalıklı kılân “AKIL” nimetidir. Bu akıl sayesinde; insan düşünür, kendi varlığı ve Allâh’ın (yarattığı) bütün varlıkları hakkında fikir yürütür, koca evrende Allâh Te’ala’nın birliğini ve yüce kudretini gösteren canlı âyetleri ve parlak delilleri tanır.

Allah, bir çok Kur’an-ı Kerim âyetleri ile, kainattaki oluşumlara dair insanı, aklını kullanmaya davet eder.

Bahsi geçen ayetlerden sadece bir tanesi şudur:

“Kesinlikle, göklerin ve yerin yaratılışında ve gece ile gündüzün artarda gelişinde vicdanları temiz, akıl sahiplerine gerçekten deliller vardır. Göklerin ve yerin yaratılışı hakkında inceden inceye düşünenler; “Ey Rabbimiz, sen bunu boşuna yaratmadın, seni bütün eksikliklerden tenzih ederiz.” Derler.(6)

Peki dünya nasıl meydana geldi ve yaşamaya nasıl elverişli bir hal aldı? Bu mükemmel kıvama nasıl geldi? Peki, insan bir merak edip de buna bakması gerekmez mi?

Elbette ki, dünya da evrimleşerek, bu tekâmül kanununa tabi olarak, safha safha yaşanabilir bu mükemmel duruma sahip olabilmiştir.

Artık dünya küresi, mümtaz varlık insanoğlunu misafir olarak ağırlayacak, şefkatli kucağına alabilmesi için; eksiksiz bütün hayat şartlarını hazırlayıp, tamamlaması gerekir.

Burada dünyanın aşamalı olarak nasıl oluştuğunu; Kur’an’ın âyetleri ile bilimsel verilerin nasıl bir uyum içerisinde olduğunu da ayrıca nazara vermeye çalışacağız.

Yukarıda da değindiğimiz gibi, dünya bu son kıvamına gelinceye kadar devamlı, milimetrik matematiksel hesaplarla ölçülü olarak yaratılmıştır.

Allâh Te’ala, dünya’nın olşumuna dair şu âyet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Güneş (gökler)le yer bitişik halde iken, bizim onları birbirinden ayırdığımızı (kopardığımızı) ve her canlı şeyi sudan yarattığımızı görüp düşünmediler mi? Yine de inanmazlar mı?” (7)

Görüldüğü üzere öğrencilerimize, hem astronomi ve hem de coğrafya derslerinde bu bilgiler verilmektedir. Hakikat, bu bilgilerin gerçeği yansıtmış olmasıdır.

Dünya güneş’ten, bir ateş parçası suretinde koptu, ancak evren boşluğunda gelişi-güzel savrulmadı. Güneş’e bağlı bir uydu, bir gezegen olarak; güneş’e olan uzaklığı ve yakınlık derecesi de, bir kompitür hesap ve hikmete, bir bilgiye ve çok ince bir ölçüye dayanarak tanzim edildiği görülmektedir.

Dünyanın diğer bütün hareketleri ve konumu itibariyle de bu dakik düzenle şekillendiğini müşahede ediyoruz.

Dünya’nın, bu günkü yaşama elverişli duruma gelmesinde aşamalı olarak düzenli, ölçülü bir değişikliğe uğradığını biliyoruz.

Dünya güneş’e olan uzaklığı tesbit edilirken; diğer yandan, güneşe karşı ince bir matematiksel hesap ile 23.5 derece eğik durdurulmuş ve konumlandırılmıştır. Bu dakik ölçünün ne felsefe ve de fizik kuralları ve kanunlarıyla açıklanması mümkün değildir.

Meselâ arzın, ekliptik dediğimiz bu eğikliği 25 derece olsaydı, kutuplardaki buzlar bir kaç yüzyılda erir, tüm denizleri buzlar kaplardı. Şayet dünyanın bu eğikliği farz-ı muhal, 22 derece olsaydı; kutuptaki buzlar Avrupa’yı tamamen kaplar, dünya’nın yalnız ekvatora yakın bölgelerinde hayat imkânı olabilirdi.

Allâh Te’alâ Kur’an-ı Kerim’de: “Arzı (yeri) yayıp düzenledik. Oraya sabit dağlar yerleştirdik. Orada her şeyi ahenkli bir ölçüye göre düzenledik (bitirdik).”(8) buyurarak, âyet’in başında bu önemli hikmeti vurguluyor.

Yine âyette geçen yayılıp düzenlenmesi, arzın 24 saat süre içinde kendi etrafında dönmesi ile yakından ilgilidir. Eğer dünya 30 saatte bir günü tamamlasaydı, öyle şiddetli rüzgarlar esecekti ki, dünyamız bir fırtına çölüne dönüşecekti. Bunun tam aksine, dünyamız 20 saatte günü tamamlasa idi, bitkilerin büyük bir kısmı biyolojik öykülerini şiddetli kuraklıktan dolayı tamamlayamayacak ve hayat dengesi tamamen altüst olacaktı.

Dünya’nın yaşama elverişli önemli konumlarından bir tanesi de tam yuvarlak değil, elips şeklinde olmasıdır.

Bu durum âyet’te şöyle ifade edilmektedir: “sonra (Allâh) arzı (dünya’yı) söbüleştirdi (yani deve kuşu yumurtası şeklini verdi).”(9) buyurmuştur.

Bilindiģi üzere bu âyet’te eski tefsirlerin çoğunda, “Yeri yayıp döşedi” şeklinde manalar verilmiştir. Ancak Hasan Basrî ÇANTAY ve Dr. Ali ÖZEK başkanlığında hazırlanan tefsirde, yukarıdaki mana ile açıklanmıştır.

Bu çerçevede âyet tarafımızdan, “Ve sonra, arza deve kuşu yumurtası şeklini verdik.” Anlâmı ile ifade edilmiştir.(10)

Âyetin yeri elips bir küreye benzeten hikmetine gelince;

a) Tüm canlı yumurtalar arasında, küreye en yakın yumurta, devekuşu yumurtasıdır.

b) Arzın kuzey-güney çapındaki nisbi farkı, (ekvator kutbuna göre daha kısa oluşu) ona elipsoit bir yapı kazandırmıştır. Bu çerçevede Ekvator, yarı çapı 6378 km. Kutup yarı çapı 6356 km. dir.

Diğer semavi kitaplar, hükümleri ve ibadet emirleri ile devrinin insanlarına hitap etmiştir. Şüphesiz bilimsel tanımlar da o devirlerin idrakine uygun emrolunmuştur.

Ancak Kur’an’ın diğer semâvî kitaplardan önemli farkı; O’nun hükümlerinin sonsuza dek geçerliliğini sürdüreceği gerçeğidir. Bu husus, Kur’an’ın İlâhî kompitür sisteminin bilgi hazinesi olarak, Levh-i Mahfuz’u temsil etme hususiyetinden ileri gelmektedir.

Önemli bir nokta, bu âyetin Naziat suresi içinde verilmiş olmasıdır. Zira bu sure pek çok yaratılış hikmet ve anlamlarını vermektedir. Aynı surenin 28-32 ayetleri arzın yaratılışını özetlemektedir. Nitekim 31’inci âyet arzın elips şeklini aldıktan sonra, sırasıyla suyun verildiğini, sonra da ilk bitkisel örtü olan meraların yaratıldığını ifade etmektedir

Jeofizik bilgiler ve çalışmalar da aynen bu sıralamayı kabul etmektedir. Yer elips küre şeklini aldıktan sonra, su yapısı teşekkül etmiş, denizler hasıl olmuştur. Daha sonrada bitki örtüsü ortaya çıkmıştır.

Bütün bu denge ve muvazene ile kurulmuş ve tanzim edilmiş olan işleri tesadüflere veya kendi kendine oluşmuş gibi tezlere havale etmek, akla ziyan fikirler olsa gerek.

Bir âyet: “Bu Kur’an, hem kendisi ile uyarılsınlar, hem O’nun sadece tek bir İlâh olduğunu bilsinler, hem de aklı ve vicdanı temiz olanlar, öğüt alsınlar diye insanlara tebliğ edilmiştir.”(11)

Dünya’nın oluşumu ve hayata hazır kıvama getirilmesine dair konuya devam edeceğiz.

Dipnotlar

(1) Tin 95/4
(2) İsra 17/70
(3) Nahl 16/18
(4) Rahman 55/10
(5) Lokman 31/20
(6) Âl-i İmrân 3 /190-191
(7) Enbiya, 21/30
(8) Hicr 15/19
(9) Naziat 79/30
(10) Geniş bilgi için Dr. Halûk Nurbaki, İlmî Gerçekler kitabı s.182 bakınız.
(11) İbrahim 14/52

*Bakınız: Al-i İmran 3/195, Nisa 4/82, A’raf 7/185, Yunus 10/101, Taha 20/114, Kaf 50/6

Benzer konuda makaleler:

İlk yorum yapan olun

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*