En büyük hedef: Rıza-i İlahi

“Hedefi olmayan gemiye, hiçbir rüzgâr yardım etmez.” der Montaigne. Haksız da değildir. Nereye gittiğimizi en başta bilmek gerekir. Aksi takdirde koca denizin ortasında başıboş sürüklenen yelkenliye dönüşürüz. Hedef; ihsan edilen maddî ve manevî nimetlerin farkına varmayı ve en hikmetli şekilde kullanmayı sağlar. Bu da çok kıymetli ömür sermayesini pişman olacağımız şekilde harcamayı engeller.

Hedeflerin niteliği, kapsamı, gayesi önem arz eder. Büyüklüğüne göre değişmekle birlikte hedefimize bir anda ulaşmak mümkün değildir. Bu gerçeği kabullenmek gerekir. Bazı hedeflerin meyvesini alabilmek için ömrümüzü feda etmek gerekir. Aksi takdirde en küçük zorluk motivasyonumuzu kıracaktır.

Peki, hedeflerimize giden yolda bizi neler bekliyor? Zorluklar, engeller olmadan hedeflere ulaşmak mümkün mü? Hedeflerimize ulaşmaya çalışırken yaşadığımız menfi hadiseleri nasıl yorumlamalıyız? Hedef belirlerken sadece maddî ve dünyevî pencere yeterli midir? Asıl vatanımız olan ahirete yönelik hedeflerde nelere dikkat etmemiz gerekiyor? gibi uzayan sorulara aklımızı, kalbimizi, fikrimizi tatmin eden cevaplar bulmalıyız. Bu cevaplarla yola çıkanların iki cihan saadeti yaşadığı binler tecrübeyle sabittir.

Gerçeklerle yüzleşerek başlayalım. Hedef varsa zorluk da olacaktır. Hatta denilebilir ki hedefimiz ne kadar büyükse o kadar zorluk yaşarız. Bundan dolayıdır ki “Amelinizde rıza-i ilâhî olmalı.”1 düsturunu her daim ana hedef olarak belirlemeliyiz. İbadet değil de amel kelimesinin kullanılmasına dikkat edelim. Amelin; fiil, iş, eylem gibi manaları vardır. Yani, şu dünyadaki her saniyemizde ana hedef “Allah’ın (cc) rızasını kazanmak” olmalıdır. Bunun da yolu Sünnete ittibadan geçer. En iyi kul olan Efendimiz’i (asm) taklit edebildiğimiz ölçüde hedefe yaklaşırız.

Allah’ın (cc) rızasını kazanmak, 124 bin peygamberin en büyük hedefi olmuştur. Onun içindir ki en büyük zorlukları, çileleri peygamberler daha sonra da derecesine göre veliler, âlimler, evliyalar çekmiştir. Her zorluk beraberinde Allah (cc) katındaki değerin artmasını getirmiştir. Çekilen zorluklar fani hayat sebebiyle bir gün sona ermiş ve ücretini Rabbimiz kereminden kat kat ihsan etmiştir.

Günümüzde de iman ve Kur’an hizmeti yapan cemaatlerin çok büyük zorluklarla karşılaşacağı aşikârdır. Bundan önce de Allah’ın (cc) rızasını kazanmak için kâinattaki en yüksek hakikat olan imana hizmet etmeyi hedefleyen ve bu uğurda dünyadan vazgeçenler en ağır zorluklarla karşılaşmış ve bedel ödemişlerdir.

Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri’nin hayatına baktığımızda; sürgün, hapishane, zehirlenme gibi çok sayıda engeller gerçekleşmiş ancak hiçbiri onu hedefinden vazgeçirememiştir. Bilakis vazifenin ehemmiyetini anlayarak hedefine varılacak yoldaki motivasyonunu artırmış, Risale-i Nur namında bu çağın ihtiyacı olan tefsiri kaleme almasına vesile olmuştur.

Her zorluk karşısındaki tavrımız vazgeçmek değil, bir adım daha ileri gitmek olmalıdır. Vazgeçenler değil devam edenler hedefine ulaşabilir. Zorluklar hususan iman hizmetinde doğru yolda olduğumuzun geri dönüşümü olarak yorumlanmalıdır. Yani, zorluk yaşamıyorsak ortada çok ciddi bir sorun vardır demektir.

“Şeytanlar o hizmetin hâdimleriyle çok uğraşır.”2 tespiti son derece dikkat çekicidir. Şeytan kimle uğraşır? Müslümanlarla (hususan Nur talebelerİ) uğraştığını hatırlayalım. Bu hakikat sürekli farklı kişi ve olaylarla (hususan Yeni Asya cemaatimiz) neden sorunlar yaşadığımızın da cevabıdır. Şeytan bizle uğraşarak görevini yapıyor. Bizler bu manada kendimizi sorgulamalıyız. Acaba ben bu yolda Allah’ın (cc) rızasını kazanmak, hedefime ulaşmak için vazifemi hakkıyla eda ediyor muyum?

Hedeflere ulaşmamızda iki büyük engelin farkına varmalıyız: Nefis ve enaniyet. Nefsin daima kötülüğü emrettiğini ve enaniyetin bu çağın en önemli hastalığı olduğunu düşünürsek zorlukların mahiyeti hakkında da fikrimiz olur.

Şefkatinden oğlunun paşa olmasını isteyen bir validenin malını vererek hafızlık okulundan alıp Avrupa’ya göndermesinin ahirette pişman olacağı bir netice olduğunu Üstadımız haber veriyor. Aynı şekilde okulda, iş hayatında sürekli makamını yükseltmek, para kazanmak üzerine ömür tüketmenin ahiret vechinin pişmanlık olacağı aşikârdır.

Kimsin? Nereden geliyorsun? Nereye gidiyorsun? şeklinde üç dehşetli sual bu dünyadaki hareketlerimize, davranışlarımıza ve hedeflerimize yön vermelidir. Çoğu filozof ve fikir adamının dahi bu suallerde boğulduğu düşünüldüğünde Risale-i Nur’un kıymeti ve bütün insanlara ulaştırılmasının önemi daha iyi anlaşılır.

Bu nedenle konfor alanımızdan çıkmamız gerekir. Hedefe giden yolda rahatlığı değil zorluğu tercih etmeliyiz. Bilhassa şahs-ı manevi içindeki vazifemizi hakkıyla ifa etmenin gayreti içinde olmalıyız. Zaman zaman hizmet hayatında yaşayacağımız zorluklar imtihanımızın parçasıdır. Bu zorlukları aşmada Risale-i Nur’un ilgili pasajları ilaç hükmündedir.

Sık yaşanan bir örnekle mevzuyu daha iyi anlamaya çalışalım. Hizmet hayatımız boyunca omuz omuza olduğumuz abi ve kardeşlerimiz çeşitli sebeplerden dolayı hizmetten ayrılabilirler. Bu vaziyette ne yapmalıyız? “Zaten ağır olan yükümüz daha da ağırlaştı.” diyerek şikayet etmek veya hizmetten soğumak, ayrılmak çözüm müdür? Bu durumda ilgili risale pasajlarını tekrar tekrar okumak gerekir. Mesela: “Üstad-ı Mutlak, Mukteda-yı Küll, Rehber-i Ekmel olan Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm Peygambere düşen ancak tebliğ etmektir (Maide Sûresi:99.) ferman-ı İlahîyi kendine rehber-i mutlak ederek, insanların çekilmesiyle ve dinlememesiyle daha ziyade sa’y ü gayret ve ciddiyetle tebliğ etmiş.”3 tespiti cay-i dikkattir.

Mezkûr pasaj bizi mazeret üretmek yerine sorumluluk almaya davet ediyor. Giden abi ve kardeşlerin vazifeleri de artık kalanlarla birlikte bizim omuzlarımızda olduğunun şuuruyla hareket etmeliyiz. Tabi bu durum nefse hoş gelmediği gibi şeytan için de mühim bir fırsat doğurur. “Bu kadar işi tek başına yapman mümkün değil.” “Zaten zar zor yetiştiriyordun şimdi bu kadar işin altından nasıl kalkacaksın?” “Ailenin de hakkı var. Onları da düşün.” gibi onlarca cümleyle taarruza geçer.

Her gün yatsı namazından sonra Amenerresulu ayetini okuruz. İlk cümlesini hatırlayalım: “Allah hiç kimseye gücünün yeteceğinden başka yük yüklemez.”4 Bu ayet hücumları def eder, hizmet yolunda motive eder. Zira, yaşadığımız her zorluğun üstesinden gelebilecek bir kapasitemizin olduğu anlaşılıyor. Rabbimiz ayetiyle bu durumu garanti ediyor. Eğer boyumuzu aşan bir zorluk olsaydı bunu yaşamazdık.

Hedefe giden kutlu yolda bundan daha büyük motivasyon olamaz. Ne sorun olursa olsun Rabbinin yanında olduğunu ve boyu aşan bir zorlukla denenmeyeceğini bilmek kulun kendine güvenmesini ve daha şevkle hizmet etmesini sağlar. “Her zorlukla beraber elbette bir kolaylık vardır.”5 ayeti de Rabbimizin yardımına ve güzel günlerin yakınlığına işarettir.

Tüm bu hakikatler kişinin zorlukları sevmesini sağlar. Dertlerin aynı zamanda derman ve dost olduğu manaları Risale-i Nur’da müteaddit defa ifade edilir. Zorlukların hikmetini anlamaya başladığımızda tablodaki karanlıklar dağılarak aydınlıklar ortaya çıkar. Zorluklar imtihan gereğidir. Elmas yürekli Ebu Bekir’lerin (ra) kömür yürekli Ebu Cehil’lerden ayrılması için elzemdir.

Bazen de şükürle değil sabırla imtihan ediliriz. Hz. Peygamber (asm) şöyle buyurmuştur: “Müminin durumu ne hoştur! Her hâli kendisi için hayırlıdır. Bu durum sadece mümine mahsustur. Başına güzel bir iş geldiğinde şükreder; bu onun için hayır olur. Başına bir sıkıntı geldiğinde ise sabreder; bu da onun için hayır olur.”6 Zorluklar, sabır imtihanının parçasıdır. Sabrederek zorluğu hayra çevirmek elimizdedir.

Netice itibariyle hedefimizin büyüklüğünü, kapsamı kadar değerli olduğunu söyleyebiliriz. Amellerimize ve ana hedefimiz olan Rabbimizin rızasına dikkat ederek yaşamakla mükellefiz. Zorlukların hikmetini anlamalı, onlarla dost olmalıyız vesselam…

Dipnotlar:

1,2- Lem’alar, s.275.;
3- Lem’alar, s.228.;
4- Bakara Sûresi,286.;
5- İnşirâh Sûresi, 5.;
6- Müslim, “Zühd”, 64.

Benzer konuda makaleler:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*