Hakikatin de bir sineması var

Bu yazıda Batı’nın ya da Batı’ya özenmişlerin hayat anlayışını yansıtan, bütünüyle hayalin buyruğuna verilip yanlış yönlere sapan sinemadan bahsetmeyeceğiz. Sinemanın aslından, sinema denince aklımıza gelmesi gerekenden, bütünüyle hakikat olan sinemadan bahsedeceğiz.

Öncelikle sinema “Herhangi bir hareketi düzenli aralıklarla parçalara bölerek bunların resimlerini belirleme ve sonra bunları gösterici yardımıyla karanlık bir yerde, bir ekran veya perde üzerinde yansıtarak hareketi yeniden oluşturma işi” olarak tanımlanıyor.

Acaba tarihte sinema gibi bir yenilik gelmişken, bu asır insanlarına da hitap eden, yaş ve kuru ne varsa içerisinde mevcut olan Kur’an, sinemadan bahsetmiş midir? Elbette sinema, Kur’an’da olmalıdır ve vardır. Kur’an’da geçmiş zamanların sinemavâri bir surette ve ibret alınması için insanlığa anlatılması bunun önemli bir işaretidir. Bediüzzaman Hazretleri bu hakikati şöyle açıklar:

“… bütün geçmiş zaman ve ölmüş karnlar ve asırlar, canlı birer sahife-i ibret ve baştan başa ruhlu, hayattar bir acip âlem ve mevcut ve bizimle münasebettar bir memleket-i Rabbâniye sûretinde, sinema perdeleri gibi kâh bizi o zamanlara, kâh o zamanları yanımıza getirerek her asra ve her tabakaya gösterip yüksek bir i’câz ile dersini veren Kur’ân-ı Mucizü’l-Beyan…”

Kur’an’ın asrımıza bakan tefsiri olan Risale-i Nur Külliyatı’nda da sinemadan birçok kez bahsedilir. Sayabildiğimiz kadarıyla 77 yerde sinema kelimesi yer almaktadır. Bunlar haricinde, Ayet’ül Kübra ve Haşir Risalesi gibi birçok parçada sinema tekniği kullanılmıştır. Risale-i Nur’un kullandığı tekniğin günümüz sinemalarından önemli bir farkı, hiçbir şekilde kurgu olmayıp hakikatin ta kendisi olmasıdır.

Bir sinema düşünün ki yaşananlar gerçeğin tıpkısı olsun ve sinemada, olayı yaşayanlar rol alsın. Mesela Bediüzzaman Hazretleri Ayet’ül Kübra’ya “Kainattan Hâlık’ını soran bir seyyahın müşahedâtıdır” cümlesiyle başladıktan sonra o seyyahın gördüklerini yazmaya başlar. Seyyah önce gökyüzünü seyreder ve ondan Hâlık’ı sorar. Gökyüzü, içerisinde cereyan eden hadiseleri hikmetleriyle birlikte o seyyaha anlatır ve gösterir. Seyyah sonra dünyayı seyreder. Lakin maddi gözlerle değil, iman gözüyle bakar. Dünyadaki canlılar alemini, canlılardaki hücrelerin işleyişini, atomların hareketindeki hikmetleri sinema perdeleri gibi seyredip tefekkür eder ve Hâlık’ın varlığına deliller görür. Güneşi, ayı, yıldızları ve bunlar gibi birçok alemi sinemada gibi seyreder. Sadece görmekle de kalmaz, Hâlık’ını hepsinden sorar, hepsiyle konuşur. Bir sinema düşünün ki seyirci, oyuncular ile konuşabilsin. Bu ancak hakikatin sinemasıyla mümkündür. Seyyah hakikat sinemasını seyrederken, okuyucu da bunları sinema izliyor hissiyle okur.

Geçmiş zamandaki hadiseler günümüz sinemasında aktarıldığı gibi, gelecekte yaşanacak olaylar da hakikat sinemasında iman gözüyle müşahede edilebilir. Buna Risale-i Nur’da geçen “Eskişehir Hapishanesinin penceresinde, bir Cumhuriyet Bayramı’nda oturmuştum. Karşısındaki lise mektebinin büyük kızları, onun avlusunda gülerek raks ediyorlardı…”  bahsi misal olarak verilebilir.

Evet, Bediüzzaman gördüklerine ibretle bakmıştır. O ibretle baktıkça manevî sinema perdeleri ona açılmıştır. Çünkü onun için sinema bir ibret vesilesidir ki bu da ancak hakikatlerin gösterildiği sinemalarda olur.

Bediüzzaman sinemayı günümüz sinemasından çok başka olarak hakikate yormuş ve hakikatle yoğurmuştur. Bediüzzaman için sinema, kainatı nazar-ı ibret ve tefekkürle seyretmektir.

(Genç Yorum dergisi, Kasım 2023 sayısından kısaltılarak alınmıştır.)

Mustafa GÖNÜLLÜ

Benzer konuda makaleler:

İlk yorum yapan olun

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*