Işık ve ozondaki gizemli hikmetler ve küresel ısınma

Bizler, hep görmediğimiz ve bil fiil yaşamadığımız Cennet’tın hülyalarıyla kalkar ve otururuz. “Cennet gibi memleketim”, “Cennet Vatanım”, “Cennet gibi köyüm”, “Cennet misâl bahçem” deriz.

İlâhî kitaplar ve bu kitapların dellâlı hükmünde olan Peygamberler tarafından, Dünya’nın bir imtihan yeri olduğu ve bu imtihanı kazanmanın niha-i durağı Cennet yurdu olduğundan bahisle, bütün güzellikleriyle, cazibeleriyle ve şa’şasiyle anlatılır bu Cennet ve içindeki saadet ve mutluluklar.

Hz. Peygamber’ın Cennet’le ilgili yüzlerce sözlerinden biri ve adeta bütününün anlamını içeren şu hadis-i Şerife bakınız, ne kadar anlamlı ve de ehemmiyetlidir ki, “HER ŞEYİN YOLU VARDIR, CENNETİN YOLU DA İLİMDİR.” buyurmuştur.

Diğer bir Hadis-i Şerifte de, “Dünyayı isteyen ilme sarılsın, âhireti isteyen ilme sarılsın, hem Dünya’yı hem âhireti isteyen yine ilme sarılsın.” diyerek, Dünya ve âhiret’ın mutluluğu, rahatı ve huzuru, marifet ve ilme bağlı olduğunu önemle belirtmişlerdir.

İlim de; ancak tefekkür ve okumakla elde edilebilir.

Dünya’da ismi bayraklaşanlar ve unutulmayanlar, her dâim ilim erbâbı âlimler ve mütefekkirler olmuştur. Ne Dünyada ve ne de âhiret’te cahillerın yeri, yurdu yoktur. Dolayısıyla Allâh, Kur’an-ı Kerimde, “Cahillerden yüz çevir (ve uzaklaş)” (A’raf 7/199) buyurmuş iken, diğer yandan, “De ki, bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” buyurarak câhil ile âlimin hiç bir zaman eşit olamayacağını nazara vermiştir.

Üzülerek ifade etmek gerekirse, “okumak” bizim öz malımız olduğu halde, okumayı sevmiyoruz. Bazı dostlarım bu yazdıklarımın uzunluğundan yakınarak daha da bir kısaltmamı isterler. Oysa nazarımda ve bana göre, bu yazıların helâveti, şevki ve lezzeti, aslında uzunluğunda aranmalıdır.

Asıl konumuza dönecek olursak;

Daha önce de değindiğimiz Atmosfer konusunu bu gün biraz daha değişik, ama aynı mevzunun devamı niteliğinde olmak üzere, Atmosfer tabakalarında cereyan eden, İlâhî mu’cize ve hikmetlerinden bahsedeceğiz.

Malumunuz olduğu üzere, Allâh’ın varlığına ve birliğine dair aklî delil ve bürhanları, Kâinat (Evren) ve uzaydaki varlıklardan, yani Galaksiler, Yıldızlar, Gezegen ve Güneşlerdeki sistem ve dakik düzenden hareketle göstermeye çalışmıştık.

Bilimsel gerçeklik çerçevesinde, Güneş’in nasıl bir aydınlık ve enerji kaynağını teşkil ettiğine ve Kur’an’ın buna bakışını kısaca değerlendirmeye bakalım;

Güneş enerjisi önemli bir oluşumdur. İnsanlar teknoloji geliştikçe, her yönüyle bu enerjiden yararlanma yollarını araştırmakta gün be gün bu hususta ilerleme kaydetmektedir. Aydınlanma başta olmak üzere, sulama ve ısınmada kullanılan elektrik yüksek oranda üretilmektedir. Daha ileriki dönemlerde akaryakıtın tükenmesi durumunda, belki de bu Güneş enerjisi, her alanda ikâme edilip kullanılabilecektir. Allâh şu gelecek âyetle nazarları Güneş ve Ay’a çevirmektedir.

“Gökte burçlar var eden, orada ışık saçan Güneş ve aydınlatan bir Ay yaratan Allâh, yücelerin yücesidır.” (Furkan 25/61)

Güneş enerjisi, hidrojenin yanması sonucu ortaya çıkar. Hidrojen’i iç kısmında “helyuma” dönüştürür. Burada yoğunluk, yüksek basınç ve 15 milyon dereceye ulaşan sıcaklık vardır. Bu dönüşüm nükleer bir reaksiyonun meydana gelmesine ve dört hidrojen atomunun birleşerek bir helyum atomunun oluşumuna sebep olur. Güneş, adeta yer küreye ışık, ısı ve enerji sağlamak için tahsis edilmiş dev bir reaktöre benzer. Güneşin bir yıldız olduğu ve kendinden enerji yayan parlak bir gök cismi olduğu kabul edilmektedir. Halbuki Ay bir gezegendir ve ışığı sabit bir gök cismidir. Yıldızlardan ve Güneşlerden kendisine ulaşan ışınları Dünya’ya yansıtır.

Güneş, uzayda büyük bir hızla yüzen; şekilleri değişik, ışığa, enerjiye ve ısıya sahip olan dev bir âtom reaktörü sayılır. O ışığı sabit, ışık yayan bir yuvarlak değildir. Tam tersine Allâh, “Âlev âlev yanan bir kandil olarak yarattık.” (Nebe78/13) buyurarak, gerçek anlamıyla, Güneş’in fonksiyonel bir enerji kaynağı olduğunu âçık seçik bir dil ile ifade etmiştir.

Ay ise, Güneş’in ışığını yansıtan bir uydudur. Dünya gece aydınlığını Ay’daki bu ışığın yansımalarından almaktadır. O asırda Hz.Muhammed’ın Güneş ve Ay hakkındaki bu bilgileri kendiliğinden bilmesine asla imkân yoktur.

Bu meyanda çok veciz, ancak derin bir manayı ifade eden enteresan bir âyet daha vardır. Allâh Te’alâ “DÖNÜŞLÜ OLAN GÖĞE AND OLSUN” buyurarak, muhteşem göğe (Atmosfere) ve orada cereyan eden ve kendisine ait olan mu’cizelere and içerek, insanları iman’a davet etmiştir.

Cenab-ı Hak bu âyet’te göğe yemin etmiş ve geri döndürmeye dikkati çekmiştir. Acaba, gök yüzünün geri döndürmesi ne anlama geliyor? Bilim adamlarının ne dediğine bakalım.

Bilindiği üzere, Dünya’yı çevreleyen Atmosferin katmanları vardır. Bu katmanların her biri incelendiğinde, her tabakanın kendisine ulaşan madde veya ışınları yere veya göğe döndürme özelliklerine sahip olduğunu görüyoruz, şöyle ki:

Atmosfer, ısıyı yansıtan bir aynaya benzer. Gündüz, Güneş ısısından koruyan bir kalkan, gece yer ısısının dağılmasını engelleyen bir örtü vazifesini görür. Şayet bu denge bozulursa ya gündüz aşırı sıcaktan veya gece aşırı soğuktan ötürü, yer yüzünde yaşam imkânsız hale gelecektir.

“Bu dönüşlü olan göğe and olsun.” Âyet-i kerimesini, önceki ilim adamları, sadece yağmura işaret ettiğini anlamışlardı. Oysa modern bilim havayı tavsif ederken, dönüşlü olmaya anlâm derinliği kazandırmış, ifade böylece insan oğlunun önceden bilmediği, çok sayıda tezahürü kapsar hale gelmiştir.

“Dönüşlü” kelimesi, başlangıçta olduğu duruma irca etme, yahut “geri döndürme” anlamına da gelmektedir. Ses yankısı gibi.

Burada gök, Atmosfer anlamına gelmektedir. Bu ifade yeri çevreleyen, faydalı her şeyi yere geri çeviren, zararlı olan her şeyi de yerden geri döndüren bir örtünün varlığını anlatmaktadır ki, bu da OZON tabakasında cereyan eden olaylarla ilgilidir.

25 km yükseklikteki Stratosfer tabakasının alt katmanı olan OZONOSFER, yer yüzündeki hayat nizamını adeta bir şemsiye misali Güneş’ten gelen tehlikeli ve zararlı radyasyonu, ultraviyole ve mor ötesi ışınlarını yansıtarak yer yüzüne ulaşmadan, uzaya geri dönmelerini sağlar. Diğer yandan, canlıların yaşamasına gerekli olan yararlı ısıyı ve ışığı muvazeneli ve ölçülü bir şekilde yansımasına müsaade eder.

Dikkat edilecek olursa, her bir Atmosfer tabakasının hayatî görevleri vardır. (İleride yeri geldikçe bunların üzerinde ayrı ayrı duracağız.)

Lütfen düşünelim; bu tabakalardan birinin olmaması veya görevini eksik ifa etmesi veya hiç yapmaması halinde ne olacaktı biliyor musunuz? Şüphesiz yer yüzünde hayat denen bir şeyden bahsedilemeyecekti. Örneğin, Ozon zararlı ışınlarını süzmeseydi, Güneş ışığıyla her şeyi yakacaktı. Demek ki Allâh, yaşam için mükemmel bir düzen kurmuş ve eksik hiç bir şey bırakmamıştır. Amenna!

Şimdi bu atmosfer tabakalarının yakın geçmişte keşfedilmeden 1400 yıl önce nazil olan Kur’an’da belirtilmesi ne anlama geliyor. Bu Kur’an’ın, Allah’ın sözünden başka bir şey ile izah edilmesi mümkün değildir. Eğer Kur’an’ın, Allâh’ın kelâmı olduğu kabul edilmezse, 1400 yıl evvel bir beşerin, Elekro Teleskoplarla gök yüzünü incelediğini ve bu bilgilere kendi başına ulaştığını kabul etmemiz lâzım gelir ki, bu da kabul edilebilir bir şey değildir.

Ozon tabakasının yararları yanında bazan az zararları da zuhur edebilmektedir.

ACA 15/2011 Teknik raporuna göre, yüksek sevideki Ozon’un zararlarını şöyle sıralamıştır. Binaları ve canlı dokuyu aşındırır, bitkilerin foto sentez yapma yeteneğini azaltır ve karbondioksit alımlarını zorlaştırır ve insanların da oksijen almalarına zarar verir. İnsan vücûdunda, akciğer ve bronşlarda iltihaplanmaya neden olur. Ozon’a maruz kalan vücudumuz, oksijenin akciğerlerimize girmesini önlemeye çalışır. Bu refleks soluduğumuz oksijen miktarını azaltır. Her nefeste daha az oksijen solumak ise, kalbimizin daha fazla çalışmasına neden olur ve ölümcül sonuçlar verebilir.

Burada bilimsel şu harika olayı da nakletmek gerekir. Oksijen insanın hayatı için, büyük öneme haizdir. Sürekli oksijeni solumak lâzımdır. İnsan, oksijeni alıp, karbondioksiti vermektedir. Ancak bitkiler ve ağaçlarda durum bunun tam tersidir. Yani karbondioksiti emer, oksijeni verirler. Yani hayvanlar, dolayısiyla insanlar için oksijeni üretirken doğayı temizlemiş olurlar. Yani kirli havayı alır, temiz havayı verirler. İşte bu sırdan olacaktır ki, tüberküloz, astım, bronşit, koah gibi akciğer hastası olanlar için yapılan dispanserler (hastahaneler) hep ormanlık alanlarda, ağaçların bol ve sık bulunduğu yerlerde kurulur ve inşa edilirler.

Bu mu’cizevi, tamamen ölçülü düzenli olaylara pür dikkat kesilmek ve derin derin düşünmek gerekmez mı?

Konuyla yakın münasebeti olan, küresel ısınmaya da kısaca değinmekte fayda vardır.

(Ajans Dijital Kalem 6 Ekim 2022) Basın Bülteni verilerine göre, 1880 yılından bu yana Dünya’nın sıcaklık derecesinin yaklaşık 1 derece artığı görülüyor. Öbür yandan NASA Verilerine göre de, Dünya ısısı 1988’de ortalama 14.3 olarak ölçülürken, 2021’de ise ortalama 14.7 olarak kaydedildi.

Bu küresel ısınmaya ve dolayısıyla iklim değişikliğine bağlı olarak, oksijen seviyesinin azalmasına ve hastalık sürelerinin uzamasına neden olmaktadır. Buzulların erimesi nedeniyle, İlerleyen yıllarda bazı ülkelerin sular altında kalacağı tahmin edilmektedir.

Görüldüğü üzere kâinat’a verilen bu ince ayar ve düzende, milimetrik bir ihtilâf nelere mal oluyor. Bir düşünmek ve bin şükretmek gerekir.

Bu yazıma şu Âyet’le nihayet vermek istiyorum;

“Ey iman edenler! Allah için HAKKI ayakta tutun, Âdaletle şahidlik eden kimselerden olun, Âdaletli olun.” (Maide 5/8)

Benzer konuda makaleler:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*