Zamanında ve zemininde konuşmak

Evet, konuşalım konuşalım. Hatta yeri geldikçe hatalarımızı da konuşalım.

Ama manevî ve fikrî cihad meydanında olduğumuzu da hiçbir zaman gözardı etmeyelim. Kendi kendimizi muhasebe ve sorgulamanın da yeri var, zamanı var.

Büyük ve köklü bir camianın bazı karar ve uygulamalarını kendince hatalı bulup, güya düzeltmek adına sosyal medyada, orada burada ulu orta ilan edersen, niyetin iyi bile olsa en büyük hatayı sen işlemiş olursun.

Hatasız kul aramak hatadır. Hele hele hatasız fedakâr aramak, hatasız dâva adamı aramak ve hatasız gazeteci aramak daha büyük hatadır.

Hele bu gazetecilerden ön cephede ehl-i dalaletle, ehl-i nifakla, fesad şebekeleriyle, “siyasalcı”larla ve hücuma geçmiş bilumum güruhla göğüs göğüse mücadele edenlerin şahsî hatalarına bakmak, affedilmez bir hatadır.

Ey ön cephede bu mukaddes dâvânın yükünü ve sorumluluğunu omuzlayanlar!

Kamu efkârı önünde fikrî ve manevî mücahedenizde “hasbelbeşer” sizden sudûr edebilecek “hata”larınızı; ön cephede göğüs göğüse mücadelenize bakarak “normal” karşılayabiliriz de..

Yeter ki neşriyatımızın ve fikriyatımızın özüne sadık kalınsın! Yeter ki iman ve Kur’an hakikatlerine, hak-hukuk ve adalete aykırılık olmasın! Yeter ki “Şahs-ı manevî” ruhu incinmesin! Yeter ki hakkın hatırı âli tutulsa da, haklı şahısların hatırı da hak namına gözetilsin, onların hatırlarının da kırılmamasına azamî ihtimam gösterilsin!

Meşru dairede ve sistem içinde kalınarak yapılan müsbet ve yapıcı tenkidlerden değil rahatsızlık, bilakis bu tenkidlere ihtiyaç bile duyulur. Ama bir nokta daima hatırda tutulmalı.. O nokta şudur:

Böyle ön cephede mücadele verenlerimizi yıpratacak söz ve hallerden sakınılmalı. Ve en çok da kendileri böyle hallerden kendilerini sakındırmalıdırlar.

Eğri büğrü çıkıntılı bir ağaç parçasını düzgün bir tahta haline getirmek ne kadar ustalık işi ise, ağızdan çıkan bir sözü yahut yazılan bir cümleyi eksiğinden ve fazlasından azade kılmak da ondan daha büyük bir ustalık ister.

Ne bahtiyarız ki, imamımızı tanıyor ve izini takip ediyoruz. Bizi direkt Kur’ân’a ve Resûlullah’a bağlayan Nursî imamızın rehberliği hâlâ canlı, verdiği mesajlar hâlâ hayattar. Elimizdeki Kur’ânî Risaleleri de bizzat onun nasıl hayata geçirdiğine bakarak idrakine çalışıyoruz.

O Risaleleri sadece okumanın; hayata geçirmek mânasına gelmediğini, yaşanan hadiseleri okuyarak görüyor ve hayrete düşüyoruz.

Bilhassa meşveretlerde buna şahit oluruz. Nur lisanında buna, “hakikatı rendeçlemek” denir. Bunu yaparken yanlış da anlaşılabilirsin. Fikirde müttefik olduğun birinin hakikat beyanına yaptığın “rendeçleme”, muhalefet gibi anlaşılabilir. O vakit bir “rendeçleme” de bu yanlış anlaşılmaya gerekebilir.

Ama bazen de muhtevası ve özü doğru olan bir sözün şurasını burasını rendeçlemeye kalkışmanın da bir getirisi olmayabilir. Bu hususta merhum Âkif’imizn güzel bir ifadesi var.

Der ki:

“Budur cihanda en beğendiğim meslek;

Sözün odun olsun, hakikât olsun tek!”

Son olarak Risale-i Nur’dan tatlı bir beyanı arz edelim:

“Fakat nasılki yeknesak, düz bir ağacın gövdesinden bir kısım çıkıntılar, sivricikler çıkar. Lâkin ağacın tenasübünü bozmak için çıkmıyorlar. Belki, o ağacın zînetli tekemmülüne ve cemaline medar olan meyveyi vermek için çıkıyorlar. …”1

Geliniz; gazetemizin çıktığından bu yana başının dertten azade kalmamasının sırrını biraz da mezkûr mübarek misalde arayalım.

Dipnot: 1-Sözler, s.556

Benzer konuda makaleler:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*