Kalbimiz konuşuyor

Allah’ım! Kur’ân’ı akıllarımızın, kalblerimizin, ruhlarımızın nuru ve nefislerimizin de mürşidi yap. Âmin

Mesnevi-i Nuriye, Katre, s. 65

Kalbim bir çocuk gibi. İnliyor, sızlıyor, ağlıyor, bağırıyor. Darmadağınık bir kalp. Bilmem nasıl susturacağım… Baş edemiyorum artık.

Üstadımızın o güzel ifadesiyle, merkezinde Vahid-i Ehad’dan başkasını kabul etmiyor. Et parçasından bahsetmiyoruz. Kalbin çevresindeki en kalbî duygulardan bahsediyoruz.

Sükûnetini bulamayınca kalp; şefkatten uzak, sütten kesilmiş çocuk gibi ağlıyor, inliyor. Hiçbir şey tatmin edemiyor, hiçbir şey. Bir şey hariç:

“Kalpler ancak Allah’ı zikretmekle tatmin olur.” (Rad Sûresi: 28)

Benim kalbim, sizin kalbinizden ve bütün insanların kalbinden haber veriyor. Aynı çağda yaşıyoruz, aynı dertten muzdaribiz. Ve diyor ki kalbimiz: “Eğer, maneviyâtla, okumakla, ibadetle, marifetle ve muhabbetle doyurmadıysanız beni, ağlar dururum; inletirim ortalığı. Öyle bir yangın çıkarırım ki, bütün vücudunuza yayılırım. Tâ ki, lâzımı, gereği olan ne ise, bana onu vereceğiniz âna kadar.”

Kalbim, ah kalbim…

Kalbim, Rabbimden haber veriyor. “Beni kör kuyularda bırakma” diyor. “Beni hakikî gıdam ve ihtiyacım olan marifetullahtan, Allah’a giden yoldaki bilgiden, O’na ulaştıran muhabbetten, sevgiden, Allah’la olan ilişkiden uzaklara koyma” diyor.

Kalbimle anlaşacağız. Başka çare yok. Kalbimin, kalbimizin ve bütün kalplerin istediği aynı şey.

Bu asır böyle… Kalbinin sesini duyanlar kazanıyor. Hastalık içeride. Kalp güçlenince, ruh coşuyor. Güçsüz bir kalp, insanı öldürüyor.

İnsan; kalbi durduğu zaman değil, o kalbin mânevî ihtiyacı karşılanmadığı zaman gerçekten ölüyor.

Kalp, ihmale gelecek yanımız, yönümüz değil. Ama en çok da onu boşluyoruz.

Kalbimiz, bizatihî kendimizdir. Bizim dostumuz, sesimizdir.

Eşyayla alâkamız ne ise, kalbimizle alâkamız da o. Eşyanın hakkını veren, kalbinin de hakkını vermeli.

Hz. Peygamber (asm), dağınık olan eşyalarımızın, giydiğimiz elbiselerin, derlenip toparlanmadığı zaman, şeytanlar tarafından kullanıldığını söylüyor. Bizi intizama, disipline dâvet ediyor.

Evet, sünnete uygun her hareket, şeytana pabucu ters giydirmektir. Ve kaldı ki, içimizde yaşadığımız ve duyduğumuz huzur da bunun bir göstergesidir. Darmadağınık, tozdan, kirden geçilmeyen bir yerde, eşyaların dört bir yana savrulduğu bir odada ne yapabilirsiniz ki? İç dünyamız, odamız kadar karışık olduğu zaman, kalbimiz “Tevhide gel!” diyor. “Kesretten, çokluktan Bir’e gel, bana gel, tevhide gel, istediğimi ver” diyor. Merkezinde Vahid-i Ehad’dan başka bir şeyi kabul etmiyor kalbimiz. Şöhret mi, alkış mı? Dünyanın peşinden koştuğu ne varsa… Aşk mı, para mı? Kalp için onlar hiçbir şeydir. Beden için her şey olan, gün gelir kalp için hiçbir şey olur. Kalp için, varsa yoksa sadece “O” vardır, Allah vardır. Allah’a giden yoldaki sevgi vardır. Çünkü o duyguyu kalbe koyan Allah’tır. Sevgisiz kalpler, sanki hiç yaşamıyor gibi yaşıyorlardır. Belki ölmemişlerdir. Ama ölüm öncesi sekerât halindedirler.

Kalbimiz can çekişiyor. Kalbimiz On Dokuzuncu Mektub’u, Yirminci Mektub’u istiyor, Münâcât’ı istiyor, El-Hüccetüz-Zehra’yı, Âyetü’l-Kübra’yı istiyor. Kalbimiz, Kur’ân’la ve Risâlelerle dolmak ve doymak istiyor. Marifetullah bahrine dalmak, yıkanmak istiyor.

Küçücük midemizi doyurmak için, bunca lokanta, bunca dükkân, bunca restoran seferber olmuş. Kocaman kalbimiz için, onun ihtiyacını gidermek için yapılan şeylerse çok az gözüküyor. Kalbimizin gıdasını verecek mekânlara, istasyonlara, kamplara, okumalara ihtiyaç var.

Bırak, bir zaman okuduğunu, okuduğunu zannettiğin, bildiğini zannettiğin o günleri geç… Yeniden bir bak şu Risâlelere ey nefsim! Yeniden bir kapı aç… Bir göz kadar aralık yeter. Bak o kapıdan, orada her şey tanıdık. O kaybolmuş dünyanı bir an bulur gibi bak. Duy oradan bir sözün, bir ifadenin Risâlelerden sana nasıl yaklaştığını, içine yavaş yavaş yayıldığını, hayatına bir serinlik kattığını seziver. Bir anne eli gibi gezinsin ruhunda Üstadımızın sözleri. Bomboş ruhuna nurdan bir ışık yayılsın. Kalbin o nurun rengine boyansın.

Üstadımızdan Allah ebediyen razı olsun. Bir ömür var gücüyle didinmiş. Risâleleriyle, kalbimizin, ruhumuzun, aklımızın ihtiyaçlarını bir bir sıralamış. Ana kitaptan, başucu kitaptan, hayatımızın kitabından, Kur’ân’dan süzmüş, damıtmış bal peteği gibi Risâleleri.

Bazen bir sayfa, bazen bir paragraf, bazen de bir satır Risâlelerden, kalbimizi hayata döndürmeye yetiyor. Kalbimiz gıdasını istiyor; “Oyalama, eğleme beni boş şeylerle” diyor. Belki bir fırsattır önümüzdeki günler birkaç günlük de olsa, kitap okumak için. Kendimize gelmek için. Kalbimizle baş başa kalmak için. Kendimize vakit ayırmalar, kalbimizle meşgul olmalar, kalbimizin hastalığını tedavi etmek, sonra da vücudumuzun her yerine dağılmasını önlemek için, bu hastalığın temelli kökünü kesmek için okumalar çok önemli. Ne kadar okuyorsak, o gün o kadarlık adamız. Her gün hakkını istiyor. Kalbimiz de.

Kalbimiz gıdasını bekliyor. İhmal edilmeye gelmiyor kalbimiz. Kalbimiz gıdasını istiyor. Bir vakit namaz sonunda edilecek samimî bir duânın da bu ihtiyaç için olması gerekiyor. Önce iste Rabbinden, önce dile Allah’tan. Kalbinin gıdasını, kalbinin ihtiyacını önce Yaratan’dan iste. Hastalığımızı bilelim ki, tedavi olalım. Kalbimizin ihtiyacını görelim ki, hayat bulalım.

Kalbim bağırıyor, çırpınıyor bir çocuk gibi. Kalbim gıdasını istiyor.

Ya sizinki?

Benzer konuda makaleler:

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*