Kutlu Doğum Haftası “Sünnet-i Seniyye’yi İhyâ Haftası” olsun

“Andolsun, Allah’ın Rasûlünde sizin için; Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı uman, Allah’ı çok zikreden kimseler için güzel bir örnek vardır.” (Ahzâb 21. âyet)

Âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’ın doğum tarihi hakkında  farklı rivâyetler bulunmaktadır. Ancak en çok itibar edilen rivâyet, Arapların  “ Âmu’l Fîl/ Fil  yılı” diye vasfettikleri Milâdi 571 yılı 20 Nisan (12 Rebîülevvel) günü dünyaya teşrif ettiğidir. Şu bir hakikattir ki; Bedîzzaman’ın  “Bütün ehl-i imâna imam, bütün insanlara hatib, bütün enbiyâya reis, bütün evliyâya seyyid, bütün enbiyâ ve evliyâdan mürekkeb bir halka-i zikrin serzâkiri..” diye vasfettiği Peygamber Efendimiz (asm), nurlu mevlidi ile bütün  kâinatı aydınlatmış ve kıyâmete kadar da aydınlatacaktır. Müttaki mü’minler için süslenmiş olan Cennet ise, O’nun (asm) varlığı ve nuruyla taçlanıp şenlenecektir biiznillah!

Bildiğiniz gibi; 1989 yılında Diyânet Vakfı tarafından başlatılan “Kutlu Doğum Haftası” faaliyetleri, Diyânet İşleri Başkanlığı’nın sahiplenmesiyle her yıl 14-20 Nisan tarihleri arasında yurt genelinde kutlanmaktadır. Peygamber Efendimiz’i (asm) anlatan seminerler, hat sergileri; Kur’ân-ı Kerîm tilâveti  ve şiir yarışmaları vs…gibi  faaliyetler  takdire şâyân güzel hizmetlerdir  elbette. Bununla beraber; mü’minleri ilgilendiren asıl mesele, konferans salonları ve camilerde birkaç saatliğine Efendimiz’in (asm) doğumunu kutlamak veya vefatını anmaktan ziyâde; O’nun (asm), İslâm şeriatını öğreten sözlerini ve fiillerini şahsî ve içtimâî hayatın tam ortasına oturtmak olmalıdır. 

Bu yüzden;  Diyânet İşleri Başkanlığı, gül-pasta-kart satışıyla tüccarların ceplerini doldurmaya yarayan “Kutlu Doğum Haftası” yerine, insanların gerçek mânâda huzur ve saadete doymalarına yarayacak olan  “Sünnet-i Seniyye’yi İhyâ Haftası” düzenlemelidir. Bu çerçevede; her yıl bir sünnet seçilip, bu sünneti tanıtmak ve tatbik etmek için yurt  genelinde  çeşitli faaliyetler yapılmasına öncülük etmelidir.                                                                                                         

Meselâ; TRT  tv-radyo kanallarının yanı sıra, özel sektör medyasının da desteğiyle kampanya şeklinde düzenlenecek olan hafta boyunca, sokaklarda, alış veriş merkezlerinde ve parklarda  tiyatrolar ve temsiller yaparak Efendimiz’in (asm) hadisleriyle hareket eden bir mü’minin hayatından kesitler   işlenebilir. Bunun çok etkili ve faydalı olacağına inanıyorum,  Şehir girişlerine, köprülere, surlara, hastahane ve okul duvarlarına  asılacak büyük afişler ve dev posterlerde, güllerle süslenmiş “İyi ki doğdun Ya Rasûlallah!” sözlerine yer vermekten çok, hadislerde belirtilen yüce değerlerin ihyâsına çağrı yapılabilir.  
İşte birkaç örnek:                                                                                                                                                    

Peygamber sünneti diye insanlar birbirlerinin yüzüne gülümsesinler. Peygamber sünneti diye, tanıdık tanımadık herkese selâm versinler. Peygamber sünneti diye, aynı mahallede ikamet eden insanlar birbirlerine “Nasılsın komşum? Komşu olarak benim üzerimdeki hakkın büyüktür” diyerek hal-hatır sorsunlar. Peygamber sünneti diye evde pişirilen yemekten komşuya da tattırsınlar.  

Peygamber sünneti diye yetimlerin ihtiyaçlarını gidersinler. Peygamber sünneti diye hasta ziyareti yapsınlar.                         

Peygamber sünneti diye tanımadıkları bir insanın cenazesini sırtlasınlar. Peygamber sünneti diye sıla-i rahim yapsınlar. Peygamber sünneti diye dedeler torunlarını sırtlarına bindirsin. Peygamber sünneti diye  dedeler torunlarını, babalar da evlâtlarını koklanıp sevsinler. Peygamber sünneti diye kocalar hanımlarına “Seni kör düğüm gibi seviyorum” diye yeniden ilân-ı aşk etsinler. Peygamber sünneti diye eşler birbirlerinin içtiği bardaktan içip, ekmeği ısırdıkları yerden ısırsınlar. Peygamber sünneti diye kocalar eşlerinin arabaya binmesine  (deve olmadığı için) yardımcı olsunlar.

Peygamber sünneti diye erkekler kendi söküklerini diksinler. Peygamber sünneti diye kız çocukları sevindirilsin. Yukarıdaki listede yer alan değerleri yaşatmak aslında çok basit. Ancak; İslâm toplumu olarak Sünnet-i Seniyye’den uzaklaştığımız için, bu basit  işleri   dahi yapamaz olduk ne yazık ki!

Oysa; Müslümanların dînen zayıflaması sebebiyle bid’aların yayıldığı   bir zamanda, Sünnet-i Seniyye yol  gösterici bir pusula  vazifesini görmektedir ve bu pusulanın gösterdiği yoldan yürümekle maddî ve mânevî buhranlardan kurtulacağımız muhakkaktır.
Bu konudaki son söz  Bediüzzaman’a bırakalım:

“Evet, Sünnet-i Seniyyeye ittibâ, mutlaka gayet kıymettardır. Hususan bid’aların istilâsı zamanında Sünnet-i Seniyyeye ittibâ etmek daha ziyade kıymettardır. Hususan fesâd-ı ümmet zamanında Sünnet-i Seniyyenin küçük bir âdâbına mürâât etmek, ehemmiyetli bir takvâyı ve kuvvetli bir imanı ihsas ediyor. Doğrudan doğruya Sünnete ittibâ etmek, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmı hatıra getiriyor. O ihtardan, o hâtıra, bir huzur-u İlâhî hâtırasına inkilâp eder. Hattâ en küçük bir muamelede, hattâ yemek, içmek ve yatmak âdâbında Sünnet-i Seniyyeyi mürâât ettiği dakikada, o âdi muamele ve o fıtrî amel, sevaplı bir ibadet ve şer’î bir hareket oluyor. Çünkü o âdi hareketiyle Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâma ittibâını düşünüyor ve şeriatın bir edebi olduğunu tasavvur eder. Ve şeriat sahibi o olduğu hatırına gelir. Ve ondan, Şâri-i Hakikî olan Cenâb-ı Hakk’a kalbi müteveccih olur. Bir nevi huzur ve ibadet kazanır…..”

“ Sünnet-i Seniyyenin meseleleri, hattâ küçük âdâbları, gemilerde hatt-ı hareketi gösteren kıblenâmeli birer pusula gibi, hadsiz zararlı, zulümatlı yollar içinde birer düğme hükmünde görüyordum. Hem o seyahat-i ruhiyede, çok tazyikat altında, gayet ağır yükler yüklenmiş bir vaziyette kendimi gördüğüm zamanda, Sünnet-i Seniyyenin o vaziyete temas eden meselelerine ittibâ ettikçe, benim bütün ağırlıklarımı alıyor gibi bir hiffet buluyordum. Bir teslimiyetle, tereddütlerden ve vesveselerden, yani, “Acaba böyle hareket hak mıdır, maslahat mıdır?” diye endişelerden kurtuluyordum. Ne vakit elimi çektiysem, bakıyordum, tazyikat çok. Nereye gittikleri anlaşılmayan çok yollar var. Yük ağır, ben de gayet âcizim. Nazarım da kısa, yol da zulümatlı. Ne vakit Sünnete yapışsam yol aydınlaşıyor, selâmetli yol görünüyor, yük hafifleşiyor, tazyikat kalkıyor gibi bir hâlet hissediyordum.” (Lemalar)

Benzer çalışmayı Kuveyt’te başlayıp bütün Arap âlemine yayılan Rikâz Hareketi yapıyor. Aşağıdaki yazılarım Rikâz hareketi hakkında bilgi veriyor.

http://www.yeniasya.com.tr/2007/07/28/yazarlar/sdurmaz.htm
http://www.yeniasya.com.tr/2009/06/14/yazarlar/sdurmaz.htm 
http://www.yeniasya.com.tr/2010/03/21/yazarlar/sdurmaz.htm      

Benzer konuda makaleler:

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*