Metropollerin isyanı veya Londra´nın arka sokakları…

Image
Metropol, zihinlerde göşteriş ve debdebeye yakın bir mânâ çağrıştırabilir. Yunancada “anaşehir” anlamına gelen bu kelimenin temsil ettiği büyük şehirlerin mâhiyetini ise, çok azımız biliyordur.

Bazen bir kanadında sefil çocukların yoksulluk besteleyen bakışlarıyla, diğer kanadında köpeğini kucağında taşıyan madamın topuk sesleriyle karşılaştığımız bu şehirlerin hakikî mâhiyetleri ortaya çıkarıldığında, metropollerin nalişlerini duyamamak mümkün değildir. Gücü ellerinde tutanların iki üzlülüğü bazen şehirlere de yansıyor. İstanbul’un hikâyesini yazanlar, hep Ataköy ile Şirinevler’i bu hastalığa örnek gösterdiler. Geleneklerinin fukarasının isyanından koruduğu İstanbul, belki de Asya, Amerika ve Avrupa metropollerine nazaran en şanslısıydı.

Sözü İngiltere şehirlerindeki yangına getirmek istiyoruz. Veya “arka sokaklarındaki” isyanlarına… İngiliz milletine işlediği zulüm ve garatın senfonisini işittiren “siyahî çocukların” baş kaldırmalarına… Asya´da veya Latin Amerika´da olsaydılar, Londra merkezli glonbal cereyanların işine yarayabilirdi. Gel gör ki, dünya kapitaline yön veren baronların, fon sahiplerinin veya bankerlerin oturduğu şehrin arka sokaklarında yangını çıkarınca, İngilterenin canını sıktı bu sokak çocukları…

Başbakan Cameron, aileden yoksun ve insanî değerleri aile ortamında almamış ve işi serseriliğe vermiş bu kalabalıklara “insanî değerlerin” verileceğinden bahsediyor. Çok ilginçtir ki, çoğu Hristiyan veya putperest kökenden gelen bu siyahîlerin arasında Müslüman yok. Sağı-solu yağmalayan bu insanlar Müslüman kökenli siyasîleri de mağdur etmişler. İslâmiyetin insanî değerlerini ve aile yapısını tanımayan bu kalabalıklara karşı Müslümanlar emniyet görevlilerinin yanında yer almışlar.

Dünyanın en hürriyetçi, medenî geçinen ve global finans merkezi olan Londra’daki olaylar yalnız İngilizleri korkutmadı. Aynı kaderi paylaşmasalar dahi fukara metropoller de tedirgin… İngiltere’nin tarihî şehirlerini ateşe veren siyahî hareketi değerlendiren Cambridgeli prof. feylesofun orjiinal analizi Batı medyasında yankı buldu.

Londra, Manchester, Birmingham’da çıkan olaylarla ilgili Almanya televizyonunda konuşan siyaset felsefecisi Prof. Raimond Geues’in tesbit ve teşhislerini okuyucularımızla paylaşmak istiyoruz. Geuess, anlattıkları itibariyle Avrupa’nın “ehl-i mektep” çizgisine yakın olduğunu gösteriyor. İlmî araştırmaları, sosyal tecrübeleri ve bilgileriyle hadiseyi analiz ediyor.

Ona göre Perşembe´nin gelişi Çarşamba’dan belliymiş. Margaret Thatcher, İngiliz cemiyetinin cemiyet olma vasfını kaybetmekte olduğunu, cemiyetin olmadığı yerde sosyal sorumlulukların da ortadan kalkacağını kendi döneminde söylemiş. Dünya finansörlerini bağrında toplayan Londra, cemiyetin çöküşüne, zenginlerle fakirler arasındaki mesafenin açılışına ve sosyal ağın çöküşüne adeta seyirci kalmış Geuess’e göre. Zenginlerle fakirler arasındaki köprülerin, finans sektörünü kollayanlarca uçurulmuş olması ve gide gide fakirlerin açlık sınırına yanaşmaları bugünkü patlamaları netice vermiş. 2007’de UNESCO’nun çocuklar arası araştırmalarında, İngiltere’deki çocukların perişan hali tâ o zamanlarda ortaya çıktığı halde, fukara coğrafyalarda ateş yakmakla meşgul olan İngiltere, bazı palyatif girişimlerin dışında bir çalışma yapmamış diyor siyasal felsefe münekkidi…

Geuess’e göre İngiltere aktüel politikalarıyla yolun sonuna dayanmış durumda. Kendi adasına çekilerek euro’ya dahil olmaması, bu haliyle mağrur devleti geleceğinden de ediyor. Londra’nın dünya finans merkezi olması, şu haliyle isyanların ne doğru anlaşılmasına ve ne de çözümüne yardım etmiyor. Global siyasal duruşu, ekonomik politikaları ve sosyal yapısıyla İngiltere çöküşe doğru yol alıyor. Çaresi ise politikalarının paylaşıma ve adalete dayalı bir organize ile tümden değiştirilmesi. Vergilerin yükseltilmesi kadar dünya finansının kontrolünü üstlenecek demokratik bir sistemin âcilen yürürlüğe girmesini de  ön şart kabul ediyor siyasalbilimci Prof. Raimond Geuess.

Siyahîlerin polisiye tedbirlerle durdurulmasını ve hatta politik katılımlarını palyatif kabul ediyor. Değerlerden mahrum, zenginlerle aynı ekranı seyreden ve fukaralığın kuşattığı bu imkânsızlar ordusunu durdurmanın tek yolu insanî değerleri öne çıkararak yapılacak köklü değişim. En önemlisi de kapitalin şeffaf metodlarla demokratik kontrole dahil edilmesi…
İngiltere’nin hal-i pürmelâlini zaman zaman yazıyoruz. Gariban ekonomileri vuran zalim korsanların adasında siyahîlerin yaktığı ateşe sevinenler olabilir. Hâlâ Afganistan’da, Irak’ta ve Libya’da masumların kanlarını akıtan İngiltere’ye bedduâ edenlerin sayısı oldukça fazla… Londra’daki yangının elektronik sosyal ağlarla önce Amerika ve sonra Avrupa metropollerine sıçrama ihtimâli, metropol idarecilerine yeni kâabuslar yaşatıyor. Zulümle dedeleri topraklarından koparılmış veya özyurtlarında zalimlerce sömürüldüklerinden Avrupa metropollerine sığınmak mecbûriyetinde bırakılmışların isyanları şu hâliyle gittikçe şiddetleneceğe benziyor.

Londra’yı günahkâr bir metropol görenlerin iddiaları çok ilginç… 300 sene Hint dünyasını üç yüz memuru ile sömüren Britanya İmparatorluğu hem Hint Yarımadasının doğusunda ve batısında ve hem de yarımadanın her iki şeridinde onlarca metropolün oluşmasını zulümleriyle sağlamış. Latin Amerika’nın Brezilya’sında, Arjantin, Şili ve Orta Amerika’sında sefil varoşların kuşattığı metropolleri de Londra´yı üs olarak kullanan global soyguncular oluşturmuş. Yani anlayacağınız, dünyanın doğusunda ve batısındaki birçok metropolün zulüm ve yoksullukla oluşmasında Londra’ya hisse arayanlar, galiba çok da haksız değiller. Başta İngiltere olmak üzere “sefil arka sokakların isyanından” derin endişeler duyan Batılı ülkeler; ahlâksız, cahil, tembel ve insanî değerlerden yoksun addettikleri kalabalıklara ne verdiklerini ve dedelerine neler yaptıklarını düşünmeye başladılar.

Avrupa´da tarihinden en çok ürken milletlerin başında gelen İngilizler, henüz ne diyet ödemeye ve ne de tarziye vermeye yanaşmıyor. Milyonların bir anda Facebook gibi sosyal ağlarla tahrip üzere organize olduğu bu dünyada Londra’nın işi fevkalâde zor. Cameron insanî değerleri evvelâ İngiliz hükümeti için öne çıkarmalı değil mi? Afganistan, Irak, Libya ve ülkemizin güneydoğusunda akan kanların ve kaybolan hakların sorumluluğuyla günümüzden ve  tarihinden özür dilemeyen İngiltere’yi daha büyük ateşler, kriz ve kayıplar bekliyor. Şayet şu yangınlardan ders alarak özür makamına geçecek olsa, hem Londra’nın, hem de dünyanın barışına katkıda bulunmuş olur Cameron…

Image

Benzer konuda makaleler:

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*