Pahalı yaşamaklar; ucuz hayatlar

-Bu fakirde emeği olanlara teşekkür ve helallik ile…-

Lahmacuna bayılırım. Açlığın o nazik dostu… Onun o kendine has bin bir çeşit karışım kokusu… Dur hele, biraz seyret… Ateşle aşkı daha yeni biten bu maceraya çok da “yiyici” gözle bakma! Tefekkürün payını unutma!

Hele karın, kışın içindeysek… fırına yakın bir masa da tercihimdir.

O şiirli, sihirli odun ateşini seyretmenin keyfini anlatmaya gerek var mı! Çıt, çıt, çıt oradan oraya ateş telaşelerini dakikalarca seyrederim.

Şiir yazamam o ân zira canlı, sıcak ilmel, aynel, hakkâl yakîn şiir ile göz gözeyim zaten.

*

Bu lahmacun yakınlığının bendeki hikâyesi uzun ve taa yıllar önceye dayanır.

İstanbul’a geldiğim o ürkek, acemi, kendimi yalnız hissettiğim, annemin yıkadığı çamaşırları koklamadan giyemediğim, gurbeti iliklerime kadar yaşadığım yıllar… Kadıköy… Ziverbey… Hat Boyu Sokak… Trenlerin o türkülü geçişi…

Şimdi yerinde koca binanın yükseldiği mütevazı, kocaman meyve bahçeli bir köşkte oturduğumuzu diyeyim de hayalinize yardımcı olayım.

*

Kimi dünyayı çoktan bitirmiş, kimi -şimdi- yaşını başını almış büyüklerimiz, biz bu yeni İstanbulluları pikniğe, okuma programlarına götürürlerdi. Ne zaman başlayıp bitti; o kıymetini değerinden çok ucuza bozdurduğum altın yıllar!

Yine böyle bir gün yüzlerce lahmacun yaptırmışlar. Ömrümde ilk defa böyle “zengin” bir sofraya oturuyorum.

*

Anadolu’nun bir köşesinden dünya başşehrine gelmişiz; dile kolay…

İşte bir piknikte o sıcacık lahmacun paketleri açılıyor.

Sarıyer tarafları olmalı…

O kadar lezzetli ki… “ya doyarsam” korkusuyla yavaş yavaş yiyorum. Ve işte o lezzete hayranlığımın temeli atılıyormuş meğer. Sonra bu bağımlılık artarak devam etti, ediyor.

*

Sadece, tek başına değil ki bu lahmacun…

Yanında lazım-ı zarurisi, mütemmim cüzü yani olmazsa olmaz yeşilliği, pul biberi, limonu…

Şöyle açınca o sıcak, kokulu buğusunun yüzünüzde dolanışı…

Ve o ilk ısırış…

Çıtır çıtır yani gevrek olsun istiyorsanız onu garsona ayrıca tembihlemeniz gerekir. Az kalsın unutuyordum! Acılı… demeyi de ilave edeceksiniz.

*

Buraya kadar güzel de… ama o incecik, o azıcık etli, bol soğanlı ekmek, otuzu aşmış gidiyor. İki lahmacun, bir çorba, yanına bol sulu ayran yüz civarı… Daha tatlı, çay yok! On, on beş lira bir bardak çay, ha! Bir de çoluk çocuk gitmişseniz… kesenize bereket…

*

Nerdesin o eski püskü Türkiye! Siyah-beyaz ekranlı günler! Uçtuk gidiyoruz zamların uzayına. Sen de öyle arkadan sararmış fotoğraflar gibi bak!

*

Neyse, yine şiire, hayale dalıp söyleyeceklerim yarım kalacak.

[Ha, bu arada bu zamlar; beni bağlar. Bu ne şikayet… diyecekler olursa; onlar topa girmesin. O tuzu kuruların tuzları helalinden ise hoş sefa ola; yoksa o tuzlar hak sahiplerine iade edile!]

*

Ne diyordum…

Şu fiyatları sabitleyin. Böylesini hayatımda görmedim. Eskiden bu kadar yol, köprü yoktu ama memleketime canım istediğinde gidip gelebiliyordum. Ne şiirliydi o 302’ler… Sigara dumanları, gurbet türküleri, arabesk müzikler… Gece yolculukları hele; şiirle tanışmamın uzun sayfalarından…

Ne oldu ki bu hale geldik! Ülkeme bi’ haller oldu. Enflasyon her türlü ahlaksızlığın başı diyor, iktisat bilenler.

İlerlemek buysa; aman dursun. Bu binaları, yolları, artmış asgarî ücretleri alın, sizin olsun! Eski kuyruklara da razı olduk.

Harçlıklarım bile servetmiş ki binlerce kitap almışım. Şimdi nerdee!

Bak; bu durumlar hiç iyi değil… Bunları öğrenciyken bile konuşmazdım.

Martın on ikisini ve yine demokrasiyi on ikiden vurup deviren Eylül’ü de gördüm ama bu zehir zemberek pahalılık ne, Allah aşkına! Bu başka bi’ darbe!

Aldığımız et-ekmek değil; ateş pahası…

Ateşi avcuna alanlar parmak kaldırsın.

Benzer konuda makaleler:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*