Rejimin milliyetçi kodları

Fransız ihtilâlinden beri içimize düşürülen bu menfi milliyetçilik belâsıyla çoklar hem kardeşini kaybetti, hem de yurdunu. Memleket huzur bulmadığı gibi feryadlar, asûmanı inletti.

Osmanlı’nın son demlerinde, özellikle İttihad ve Terakki ile kendini gösteren milliyetçilik, yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesi olduğu gibi, parti amblemine de girdi.

Yeni Türkiye’nin dine ve bin senedir kardeşçe beraber yaşadığımız başka unsurlara tahammülü olmadığı daha ilk günlerde kendini gösterdi. Rejimin asimilasyon ve tenkil anlayışı ve emperyal güçlerin oyuna getirmesiyle Şeyh Said, Seyyid Rıza ve Celalî aşiretlerinin reisleri idam edildikleri gibi, onbinlerce insan da suçun şahsî liğine bakılmadan imhâ edildi.

Hâlbuki devlet, insanını etnik köken ayırmaksızın şefkatle kucaklaması, ona sevgiden yollar yapması gerekirken, köprüler atıp inşikakın derinleşmesine gidiyor.

Hükûmetler ise devlete talip olurken milletle devleti kucaklaştırıp dinamik çok sesli, ancak yekvücud politikalar üretmesi icab ederken, bizde derin ve milliyetçi kodlarla ayrıştırıcı, öteleyici, isyana teşvik, militarist tedbirlerle bastırma anlayışı, yarayı daha da kronikleştiriyor.

Oysa Osmanlı’da birlik ve beraberlik içinde aşiretlere ciddî yardımlar gidiyordu ki asayişin en mühim sigortasıydı.

Üstad Hazretleri bu mevzuda müthiş bir reçete sunmuş: “Ehl-i siyaset; Garb’a ve ecnebiye verdiği siyasî ve manevî rüşvetin on mislini âlem-i İslâm’ın ileride cemahir-i müttefikası hükmünde olacak olan dört yüz milyon Müslüman kardeşlere, memleket ve milletin ve bu devlet-i İslâmiyenin selâmeti için gayet azîm bir bahşiş ve zararsız rüşvet vermesi lâzım ve elzemdir.” 1

Biz ise tam tersini yaptık. Rüşveti içerde, kendi insanımıza vermek yerine, zulüm ve adaletsizlikten Kur’ân’a ters düşüp yokluk musîbetine düçar olduk. Dara düşünce de manevî değerlerimizi Batı’ya rüşvet vererek el etek öptük.

Evet, geçen asır gösterdi ki, İslâmiyetin de reddettiği ne isyan ne de tenkil çare olmadı, olmamalı.

Zira bin yıldır beraber yaşadığımız bir milletin; bir yandan isyan bahanesiyle onbinler âlimini kesmek, idam etmek, işsiz ve memleketinden edilen bir milletin çocuklarını dağa ve isyana teşvik edecek politikalar üretmek, diğer yandan o yanlış politikalar yüzünden isyan etmek, çözüm olamaz. Zira milletimiz İslâmiyettir birbirinden ayrılamaz.

Evet, tek parti döneminde tenkil ve baskılarla ortam bir müddet sükûn bulduysa da gelişen demokrasi ve eğitim durumu sadece tek taraflı olunca dinsizlik, anarşiyi ve birikmiş gazı potansiyel patlama noktasına getirdi.

12 EYLÜL İLE TERÖR DAĞA ÇIKTI

Üzülerek söylemek gerekirse yüz yıllık yeni devlet, Doğu’yu rejime kurban etti. Bu sebeple de horlanan ve ikinci sınıf vatandaş muamelesi gören yöre insanında emperyal güçlerin fitnesiyle isyan ve protest kültürü gelişti. Seyyidler yatağı olan Doğu’daki katliâmların çoğu bu cemaate gelmesi ve siyasetin dinsizliğe alet edilmesi neticesinde irşaddan mahrum ve başıboş kalan gençler Marksist eğitimin kobayı oldular. Zaten fakirlik ve işsizlikten bunalmış genç nüfus, ateşe atılmaya müsait hâle getirilmişti.

Demokratların memleket yönetimine gelmesiyle güçlenen Türkiye’nin önünü kesmek isteyen nifak komiteleri, 70’li senelerde memleket genelinde patlatılan terör ve anarşi yavaş yavaş Doğuya kaydırılıp çeşitli gruplar peydahladılar. Bu minvalde irili ufaklı Kürt terörü de hareketlenmiş oldu. Bir yerlerde tezgâhlanan ve silâhlandırılan Marksist, sözde Kürt hareketlerini finanse edip organize ettiler.

12 Eylül’le birlikte 30’ların devlet baskısı hortlatılarak Doğu insanının başından çefiyesi, külahı, tütün tabakası alınan ve şehre sokulmak istenmeyen halkı tam bir bunalıma itti ki, en ufak bir harekette özellikle gençleri saatli bombanın pimi haline getirdiler.

Diyarbakır Cezaevi ise akıl almaz muamelelerle “dağa adam gönderen mekân” olarak şöhret buluyordu.

Daha sonra bu irili ufaklı örgütleri PKK etrafında kümelenmiş olarak sınır ötesinde konuşlandırıldılar.

Hem Afganistan, İran üzerinden Avrupa’ya pazarlanan uyuşturucu ticaretinin de örgüt üzerinden transferine zemin hazırladılar.

1984’te patlak veren terör, sivil asker demeden masum insanlara kastediyor, evlere ve ciğerlere ateş düşürüyordu.

Tenkile de, teröre de bin lânet…

Dipnot:

1. Emirdağ Lâhikası.

Benzer konuda makaleler:

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*