Risale-i Nurda İzafiyet Teorisi

Giriş

Geçtiğimiz son asırda insanların kainata bakış açısını değiştiren ve bilim dünyasını derinden etkileyen beş bilimsel teori var.

Onlar sırası ile:

1- Kuantum mekaniği

2- İzafiyet teorisi

3- Hologram teorisi

4- Big Bang teorisi

5- Sicim teorisi

Bu kısa çalışmada sıraladığımız modern teorilerinde olan İzafiyet Teorisinin Risale-i Nurdaki yansımalarını araştıracağız. Zira mezkur teorilerin temel prensipleri üzerine Risalelerde ileri seviye izahlar yer almakta. Risale-i Nurda Kuantum Düşünce Tekniği adlı çalışmamızda Kuantum Mekaniğinin temel prensiplerinin Risalelerde nasıl yer aldığını ve nasıl izah edildiğini ifade etmeye çalışmıştık.

Bu çalışmada da İzafiyet Teorisinin Risale-i Nurdaki yansımalarını izah etmeye çalışacağız. Elbette ki, Risale-i Nur bir fen ve teknoloji kitabı değildir. Ne fizik, ne de matematik formüllerle ilgilenir. Ancak Kuran’ın hakikatli bir tefsiri olduğundan dolayı, günümüze ait bir çok fen ve teknoloji konusunda prensip düzeyinde bilgi ihtiva eder.

İşte bu nedenle son asırda ortaya atılan ve insanların kainata bakış açısını derinden etkileyen bazı bilimsel teoriler için de gerekli izahlar yapılmıştır. Kuran tefsiri olan Risale-i Nur da, o teorilerin öne sürdükleri temel fikirler hakkında daha yıllar öncesinden prensipler ve görüşler ortaya konularak her sahada olduğu gibi bilim ve fen sahasında da mürşit olduğunu ispat etmiştir.

Bu kısa çalışmalardan maksadımız da bu zaten. Yani, yukarıda izah edilen modern teorilerin Risale-i Nurda genişçe bir şekilde yer aldığını ortaya koymak. Yoksa maksadımız bilimsel bir teoriyi izah etmek veya ispatlamak değil.

İzafiyet Teorisi nedir?

Kuantum Mekaniğinde olduğu gibi, yıllardır gerek uzak doğu mistik dünyasında, gerekse İslam alemindeki evliyalar arasında yaşanan bir takım hal ve durumların bazı fizik ve matematik formüllerle düzen altında alınıp izah edilmesi olayıdır.

Yani zamanın, mekanın ve hareketin izafi olduğu görüşüdür. İzafiyet Teorisi zaman ve mekanın mutlak olmadığını, kişiye ve gözlemciye göre değiştiğini, kişilerin hız ve hareketlerine göre zaman ve mekanın uzayıp kısalabileceğini ortaya koymuştur.

Yani her gözlemci zaman ve mekanını yanında taşır. Hayat izafidir. Kişinin hızına göre zaman ve mekan değişiklik gösterir. Mesela dünyada iki kişi farz edelim. 1.6 kilometre bir yolu bir kişi seyahat etmeden yerinde kalsın ve diğer kişi de 200 km/st gibi bir hızla seyahat etmiş olsun. Başlangıçta iki kişi de kronometreye aynı anda basarak zamanı başlatsınlar. 30 saniye sonra 200 km hızla giden kişi 1.6 km yol alarak durduğu anda kronometreye bastığında geçen zaman 29,99999999999952 saniye olacaktır. Duran kişi ise yine 30 saniye olarak zamanı ölçecektir. Yani hızlı giden çok küçük bir farkla da olsa zamanı yavaş akarken, yerinde duran için zaman daha uzun olmuş olacak. Günlük hayatta bile ne kadar küçük olsa da bir zaman farkı vardır. Şayet bu kişi ışık hızına yakın bir hızla hareket edilecek olsa aradaki zaman farkı da daha fazla olacaktır.

Bilim dünyası bunu ikizler paradoksu olarak tanımlar ki, şöyledir:

Diyelim ki ikiz kardeş var, yaşları da 30. Bir kardeş dünyada kalıyor, diğer kardeş de ışık hızına yakın bir hızda uzaya gönderiliyor. Uzayda ışık hızına yakın hareket eden ikiz kardeşten birisi 7 yıl sonra dünyaya döndüğü zaman dünyadaki ikizi 80 yaşına geldiği halde, uzaya giden ikiz kardeş ise 37 yıl yaşamış oluyor.

İşte bu düşünceden yola çıkarak, İzafiyet Teorisine göre, zaman ve mekan kişinin hız ve konumuna göre değişiklik göstermektedir. Yani zaman ve mekan izafidir, gözlemciye göre değişir tarzında bir teori geliştirilmiş. Albert Einstein adlı meşhur bir bilim adamına ait olan teori, günümüzde en hassas atom saatleri ile test edilerek deney yolu ile onaylanmıştır.

Risale-i Nur izafiyetten bahsediyor mu?

Evet, İzafiyet Teorisinin temel unsurları Risale-i Nurda yer almaktadır. Zamanın ve mekanın izafi olduğu, her kişinin kendine has bir zamana ve mekanı bulunduğu, zamanın genişlediği, zaman sıçramasının meydana geldiği ve hayatın nispi hakikatler üzerine kurulduğu gibi konular geniş bir şekilde izah edilmiş.

İşte bunlardan birkaç misal:

“Evet, herkes kâinatı kendi âyinesiyle görür. Cenâb-ı Hak, insanı kâinat için bir mikyas, bir mizan suretinde yaratmıştır. Her insan için, bu âlemden hususî bir âlem vermiş; o âlemin rengini, o insanın itikad-ı kalbîsine göre gösteriyor.(Lemalar, s. 311)”

Burada her insanın bulunduğu zaman ve mekan itibari ile farklı bir dünyayı yaşadığı izah ediliyor.

“Hem herkesin bu dünyada koca bir dünyası var. Adeta insanlar adedince dünyalar birbiri içine girmiş. Fakat herkesin hususî dünyasının direği, kendi hayatıdır. (Lemalar, s. 369)”

İfadelere göre her bir insan kendine mahsus bir hayat yaşar. Yani her bir insanın kendine has bir mekan ve zamanı vardır. Bir cihetle Kudret-i İlahi her bir insana mahsus hususi bir zaman ve mekan yaratır. İşte bu da hayatın doğrudan izafi bir hayat olduğuna açık bir delildir.

Yine hatıra gelir ki: Dersin, “Birkaç dakikada binler sene mesafeyi kat’ etmek aklen muhaldir.”

Biz de deriz ki: Sâni-i Zülcelâlin san’atında, harekât nihayet derecede muhteliftir. Meselâ, savtın sür’atiyle ziya, elektrik, ruh, hayal sür’atleri ne kadar mütefavit olduğu malûm. Seyyârâtın dahi, fennen harekâtı o kadar muhteliftir ki, akıl hayrettedir. Acaba lâtif cismi, uruçta sür’atli olan ulvî ruhuna tâbi olmuş, ruh sür’atinde hareketi nasıl akla muhalif görünür?

Hem on dakika yatsan, bazı olur ki, bir sene kadar hâlâta maruz olursun. Hattâ bir dakikada insan gördüğü rüyayı, onun içinde işittiği sözleri, söylediği kelimâtı toplansa, uyanık âleminde bir gün, belki daha fazla zaman lâzımdır. Demek oluyor ki, bir zaman-ı vahid, iki şahsa nisbeten, birisine bir gün, birisine de bir sene hükmüne geçer. Şu mânâya bir temsil ile bak ki:

İnsanın hareketinden, güllenin hareketinden, savttan, ziyadan, elektrikten, ruhtan, hayalden tezahür eden sür’at-i harekâtta bir mikyas olmak için şöyle bir saat farz ediyoruz ki: O saatte on iğne var. Birisi saatleri gösterir. Biri de, ondan altmış defa daha geniş bir dairede dakikayı sayar. Birisi altmış defa daha geniş bir daire içinde saniyeleri, diğeri yine altmış defa daha geniş bir dairede sâliseleri, ve hâkezâ râbiaları, hâmiseleri, sâdise, sâbia, sâmine, tâsia, tâ âşireleri sayacak gayet muntazam, azîm bir dairede birer ibre farz ediyoruz. Faraza, saati sayan ibrenin dairesi küçük saatimiz kadar olsa, herhalde âşireleri sayan ibrenin dairesi arzın medar-ı senevîsi kadar, belki daha fazla olmak lâzım gelir.

Şimdi iki şahıs farz ediyoruz. Biri, saati sayan ibreye binmiş gibi, o ibrenin harekâtına göre temâşâ ediyor. Diğeri, âşireleri sayan ibreye binmiş. Bu iki şahsın bir zaman-ı vahidde müşahede ettikleri eşya, saatimizle arzın medar-ı senevîsi nisbeti gibi, meşhudatça pek çok farkları vardır. İşte zaman, çünkü harekâtın bir rengi, bir levni, yahut bir şeridi hükmünde olduğundan, harekâtta câri olan bir hüküm, zamanda dahi câridir.

İşte, bir saatte meşhudatımız, bir saatin saati sayan ibresine binen zîşuur şahsın meşhudatı kadar olduğu ve hakikat-i ömrü de o kadar olduğu halde; âşire ibresine binen şahıs gibi, aynı zamanda, o muayyen saatte, Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm, burak-ı tevfik-i İlâhîye biner, berk gibi bütün daire-i mümkinatı kat’ edip, acaib-i mülk ve melekûtu görüp, daire-i vücub noktasına çıkıp, sohbete müşerref olup, rüyet-i cemâl-i İlâhîye mazhar olarak, fermanı alıp vazifesine dönebilir ve dönmüş ve öyledir. (Sözler, s. 777)

Bu uzunca ifadede geçen “İşte zaman, çünkü harekâtın bir rengi, bir levni, yahut bir şeridi hükmünde olduğundan, harekâtta câri olan bir hüküm, zamanda dahi câridir” cümlesi doğrudan İzafiyet Teorisini tanımlar. İfadeye göre zaman hareketin bir rengi, yani göstergesi olduğundan doğrudan harekete bağlıdır. Yani hareketteki değişime göre zaman da değişim göstermektedir. Bir başka deyişle, zaman mutlak olmayıp, hareketin durumuna göre değişim arz eden bir ölçü birimidir. İşte çok yüksek hızlarda zaman yavaşlamakta, ışık hızına eriştiğiniz zaman ise zaman durmakta ve ışık hızı üstünde ise zaman geriye doğru akmaktadır.

Diğer bir misal:

“İkincisi, zamanla mukayyet olan cism-i maddî gılâfından sıyrılıp tecerrüdle ruhen yükselip, dün geceki Leyle-i Kadri öbür gün leyle-i îyd ile beraber, bugünkü gibi hazır görmektir. Çünkü ruh zamanla mukayyet değil. Hissiyat-ı insaniye ruh derecesine çıktığı vakit, o hazır zaman genişlenir; başkalarına nisbeten mazi ve müstakbel olan vakitler, ona nisbeten hazır hükmündedir.(Mektubat, s. 83)”

Zamanda hem genişleme, hem de sıçrama vardır:

“İ’lem eyyühe’l-aziz! Denizlerde vukua gelen med ve cezir gibi, evliya arasında da bast-ı zaman, HAŞİYE-1tayy-ı mekân meselesi şöhret bulmuştur. Ezcümle: Kitab-ı Yavâkit’in rivayetine göre, İmam-ı Şa’rânî bir günde iki buçuk defa kocaman Fütuhat-ı Mekkiye namındaki büyük mecmuayı mütalâa etmiştir. Bu gibi vukuat istiğrabla inkâr edilmesin. Zira bu gibi garip meseleleri tasdike yaklaştıran misaller pek çoktur. Meselâ, rüyada bir saat zarfında bir senenin geçtiğini ve pek çok işler görüldüğünü görüyorsun. Eğer o saatte o işlere bedel Kur’ân okumuş olsaydın, birkaç hatim okumuş olurdun. Bu hâlet evliya için hâlet-i yakazada inkişaf eder. Zaman inbisat eder. Mesele ruhun dairesine yaklaşır. Ruh zaten zamanla mukayyed değildir. Ruhu cismâniyetine galip olan evliyanın işleri, fiilleri, sür’at-i ruh mizanıyla cereyan eder.”

“Haşiye-1

Bast-ı zaman sırrıyla çok seneler hükmünde olan birkaç dakikalık zaman-ı Mirac, bu hakikatın vücudunu ispat eder ve bilfiil vukuunu gösteriyor. Mirac’ın birkaç saat müddeti, binler seneler hükmünde vüs’ati ve ihatası ve uzunluğu vardır. Çünkü, Mirac yoluyla beka âlemine girdi. Beka âleminin birkaç dakikası bu dünyanın binler senesini tazammun etmiştir. Hem, bu hakikate binaen, bazı evliya bir dakikada bir günlük işi görmüş. Bazıları, bir saatte bir senelik vazifesini yapmış. Bazıları, bir dakikada bir hatme-i Kur’âniye’yi okumuş oldukları gibi, Risale-i Nur’un telifinde de bu bast-ı zaman hakikati çok defa vukua gelmiş. Ezcümle: On Dokuzuncu Mektup yüz elli sahifedir. Üç yüzden fazla mu’cizatı, kitaplara müracaat edilmeden, ezber olarak, dağ, bağ köşelerinde dört gün zarfında hergün üçer saat meşgul olmakla, mecmûu on iki saatte telif edilmesi; Ramazan Risalesi kırk dakikada telif edilmesi; Yirmi Sekizinci Söz, yirmi dakikada telif edilmesi, bast-ı zamanın vukuunu ispat etmiştir. 1قَالَ قَٓائِلٌ مِنْهُمْ كَمْ لَبِثْتُمْ قَالُوا لَبِثْنَا يَوْمًا اَوْ بَعْضَ يَوْمٍ âyeti tayy-ı zamanı gösterdiği gibi, 2وَاِنْ يَوْمًا عِنْدَ رَبِّكَ كَاَلْفِ سَنَةٍ مِمَّا تَعُدُّونَ âyeti de bast-ı zamanı gösterir.1 “İçlerinden söze başlayan biri, ‘Bu halde ne kadar kaldık?’ diye sordu. ‘Bir gün, yahut daha da az’ dediler.” Kehf Sûresi, 18:19.2 “Lâkin Rabbinin katında bir gün, sizin hesabınıza göre bin yıl gibidir.” Hac Sûresi, 22:47.(Mesnev-i Nuriye, s. 258)”

Bu ifadeler de zamanın çok farklı bir şekilde aktığının ve cereyan ettiğinin delilleridir. Öyle ki bir gün karşılığında bin seneden elli bin seneye kadar farklı zaman dilimleri mevcuttur. İşte tüm bu ifadeler de zamanın izafi olduğunu açık bir şekilde gösterir.

“Şu dünyada zamanın fenâ ve zevâl-i eşyadaki tesiratı gayet muhteliftir. Ve mevcudat ise, mütedahil daireler gibi birbiri içinde iken, hükümleri zeval noktasında ayrı ayrı oluyor.

Nasıl ki saatin saniyelerini sayan dairesi, dakikayı ve saati ve günleri sayan daireleri zâhiren birbirine benzer, fakat sür’atte birbirine muhaliftir. Öyle de, insandaki cisim, nefis, kalb, ruh daireleri öyle mütefavittir. Meselâ, cismin bekàsı, hayatı, vücudu, bulunduğu bir gün, belki bir saat olduğu ve mazi ve müstakbeli mâdum ve meyyit bulunduğu halde, kalbin hazır günden çok gün evvel, çok gün sonraki zamana kadar daire-i vücudu ve hayatı geniştir. Ruhun hazır günden seneler evvel ve seneler sonraki bir daire-i azîme, daire-i hayatına ve vücuduna dahildir.

İşte bu istidada binaen, hayat-ı kalbî ve ruhîye medar olan marifet-i İlâhiye ve muhabbet-i Rabbâniye ve ubudiyet-i Sübhâniye ve marziyât-ı Rahmâniye cihetiyle, bu dünyadaki fâni ömür, bâki bir ömrü tazammun eder ve ebedî ve bâki bir ömrü intaç eder ve bâki ve lâyemut bir ömür hükmüne geçer.

Evet, Bâkî-i Hakikînin muhabbet, marifet, rızası yolunda bir saniye, bir senedir. Eğer Onun yolunda olmazsa, bir sene bir saniyedir. Belki Onun yolunda bir saniye lâyemuttur, çok senelerdir. Ve dünya cihetinde ehl-i gafletin yüz senesi bir saniye hükmüne geçer.

Bu hakikate işareten, Leyle-i Kadir gibi birtek gece, seksen küsur seneden ibaret olan bin ay hükmünde olduğunu, nass-ı Kur’ân gösteriyor.1 Hem bu hakikate işaret eden, ehl-i velâyet ve hakikat beyninde bir düstur-u muhakkak olan “bast-ı zaman” sırrıyla, çok seneler hükmünde olan birkaç dakikalık zaman-ı Miraç, bu hakikatin vücudunu ispat eder ve bilfiil vukuunu gösteriyor. Miracın birkaç saat müddeti, binler seneler hükmünde vüs’ati ve ihatası ve uzunluğu vardır. Çünkü, o, Miraç yolunda bekà âlemine girdi. Bekà âleminin birkaç dakikası, şu dünyanın binler senesini tazammun etmiştir.

Hem şu hakikate bina edilen beyne’l-evliya kesretle vuku bulmuş olan bast-ı zaman hadiseleridir. Bazı evliya bir dakikada bir günlük işi görmüş, bazıları bir saatte bir sene vazifesini yapmış, bazıları bir dakikada bir hatme-i Kur’âniyeyi okumuş olduklarını rivayet edip ihbar ediyorlar. Böyle ehl-i hak ve sıdk, bilerek kizbe elbette tenezzül etmezler. Hem o derece hadsiz ve kesretli bir tevatürle bast-ı zaman HAŞİYE-1 hakikatini aynen müşahede ettikleri medar-ı şüphe olamaz.

Şu bast-ı zaman, herkesçe musaddak bir nev’i, rüyada görünüyor. Bazan bir dakikada insanın gördüğü rüyayı, geçirdiği ahvâli, konuştuğu sözleri, gördüğü lezzetleri veya çektiği elemleri görmek için, yakaza âleminde bir gün, belki günler lâzımdır.

Elhasıl: İnsan çendan fânidir; fakat bekà için halk edilmiş ve bâki bir Zâtın âyinesi olarak yaratılmış ve bâki meyveleri verecek işleri görmekle tavzif edilmiş ve bâki bir Zâtın bâki esmâsının cilvelerine ve nakışlarına medar olacak bir suret verilmiştir.

“Haşiye-1

قَالَ قاَئِلٌ مِنْهُمْ كَمْ لَبِثْتُمْ قَالُوا لَبِثْنَا يَوْمًا اَوْ بَعْضَ يَوْمٍ “İçlerinden söze başlayan biri, ‘Bu halde ne kadar kaldık?’ diye sordu. ‘Bir gün, yahut daha da az’ dediler.” Kehf Sûresi, 18:19 âyetiyle وَلَبِثُوا ﯺﰆ كَهْفِهِمْ ثَلٰثَ مِائَةٍ سِنِـينﭯ وَاَزْدَادُوا تِسْعًا âyetiyle “Onlar mağaralarında üç yüz yıl kaldılar, buna dokuz yıl daha kattılar.” Kehf Sûresi, 18:25 âyeti tayy-ı zamanı gösterdiği gibi, وَاِنَّ يَوْمًا عِنْدَ رَبِّكَ كَــاَلْفِ سَنَةٍ مِمَّا تَعُدُّونَ “Rabbinin katında bir gün, sizin hesabınıza göre bin yıl gibidir.” Hac Sûresi, 22:47 âyeti de bast-ı zamanı gösterir. (Lemalar, s. 45)”

İşte naklettiğimiz tüm bu ifadeler Risale-i Nurda İzafiyet Teorisinin, yani zaman ve mekan üzerindeki değişimlerin etraflıca ele alındığını göstermektedir. Elbette ki konu ile ilgili daha bir çok ifade yer almakta. Biz buraya en açık olanları aldık. Bu da gösteriyor ki, son zamanların en popüler bilimsel teorilerinden olan İzafiyet Teorisi hakkında Risale-i Nurda bir çok izah bulunmaktadır. Hatta çok daha ileri bilgiler yer almakta ve ruh sürati ve hayal sürati gibi bilimin tanımlamakta aciz kaldığı bir çok husus izah edilmektedir. İşte onlardan bazılarını kısa başlıklar halinde nazarlara sunmaya çalışalım.

Işık hızı aşılabilir mi?

İzafiyet Teorisinin en önemli prensiplerinden birisi de ışık hızıdır. Zira ışık hızı zamana ve mekana bağlı olmadan sabit kabul edilmiş. Yani ışığın hızı gözlemciye bağlı olmadan her an ve zaman ve mekanda sabittir. Yaklaşık 300.000 km/sn. Yani ışık hızı İzafiyet Teorisine göre evrensel bir sabittir. İşte bu nedenle hiçbir nesne “ışıktan dah hızlı hareket edemez” denilmiştir. Yani ulaşılabilecek en yüksek hız ışık hızı olmaktadır.

Peki gerçek böyle mi?

Işık hızı aşılamaz bir hız mı?

Elbette ki hayır…

Daha Einstein zamanında EPR paradoksu(https://tr.wikipedia.org/wiki/EPR_paradoksu) denilen bir olayla, ışık hızının aşıldığı ispat edilmiştir. EPR paradoksuna göre birbirinden ayrılan iki parçacığın ışık hızından daha yüksek bir hızla haberleştiği deney yolu ile tespit edilmiştir. Son zamanlardaki “Takyon Teoremi” de ışıktan daha hızlı hareket eden parçacıkların varlığını iddia etmektedir.

Peki Risale-i Nurda bu konu yer almakta mıdır?

Yani ışıktan daha hızlı bir hız var mıdır?

Evet, Risale-i Nurda ışıktan çok daha yüksek hızlardan bahsedilmektedir.

“Yine hatıra gelir ki: Dersin, “Birkaç dakikada binler sene mesafeyi kat’ etmek aklen muhaldir.”

Biz de deriz ki: Sâni-i Zülcelâlin san’atında, harekât nihayet derecede muhteliftir. Meselâ, savtın sür’atiyle ziya, elektrik, ruh, hayal sür’atleri ne kadar mütefavit olduğu malûm. Seyyârâtın dahi, fennen harekâtı o kadar muhteliftir ki, akıl hayrettedir. Acaba lâtif cismi, uruçta sür’atli olan ulvî ruhuna tâbi olmuş, ruh sür’atinde hareketi nasıl akla muhalif görünür? (Sözler, s.776)”

“…elbette nuranî, kayıtsız, geniş ve ebedî olan Cennette, cisimleri ruh kuvvetinde ve hiffetinde ve hayal sür’atinde olan ehl-i Cennet,(Sözler, s.676)”

“Ruh zaten zamanla mukayyed değildir. Ruhu cismâniyetine galip olan evliyanın işleri, fiilleri, sür’at-i ruh mizanıyla cereyan eder.(Mesnev-i Nuriye, s. 258)”

Mezkur ifadelerde geçen “ruh ve hayal süratleri” ışık hızından çok daha yüksek süratlerdir. İşte ruh ve hayal hızına sahip olan Peygamberimiz(asm) Miraç yolu ile tüm zaman ve mekanları çok kısa bir zaman dilimi içinde seyahat etmiştir.

Bu hıza Risale-i Nurda bir saat misali ile dikkat çekilmiş:

“İnsanın hareketinden, güllenin hareketinden, savttan, ziyadan, elektrikten, ruhtan, hayalden tezahür eden sür’at-i harekâtta bir mikyas olmak için şöyle bir saat farz ediyoruz ki: O saatte on iğne var. Birisi saatleri gösterir. Biri de, ondan altmış defa daha geniş bir dairede dakikayı sayar. Birisi altmış defa daha geniş bir daire içinde saniyeleri, diğeri yine altmış defa daha geniş bir dairede sâliseleri, ve hâkezâ râbiaları, hâmiseleri, sâdise, sâbia, sâmine, tâsia, tâ âşireleri sayacak gayet muntazam, azîm bir dairede birer ibre farz ediyoruz. Faraza, saati sayan ibrenin dairesi küçük saatimiz kadar olsa, her halde âşireleri sayan ibrenin dairesi arzın medar-ı senevîsi kadar, belki daha fazla olmak lâzım gelir.” (Sözler, s. 776)

Bu ifade bize ışık hızı üstündeki hızın derecesi hakkında basit bir hesap yapma imkanı veriyor. Bu saat misalinde başlangıç noktası ve hızı insan hareketi olarak alındığı zaman şöyle bir hesap ortaya çıkıyor. İnsanın hızı ortalama 1 metre / saniye alınırsa; dakika ibresi 1x 60, saat ibresi 1x60x60 ve nihayetinde aşire ibresi ise 1×60^9 olur. Yani altmış sayısını 9 kez bir biri ile çarparsınız. İşte böyle bir hıza erişmiş olursunuz. Demek ki, “İnsanın hareketinden, güllenin hareketinden, savttan, ziyadan, elektrikten, ruhtan, hayalden tezahür eden sür’at-i harekâtta bir mikyas olmak için şöyle bir saat farz ediyoruz ki…” ifadesindeki ruh ve hayal hızları doğrudan ışık hızı üstündeki bir hıza işaret ediyor.

Zamanda yolculuk mümkün mü?

Bu günkü bilimsel teorilere göre ışık hızı altında zaman pozitif yönde akar. Işık hızında ise zaman durur ve sıfırlanır. Işık hızı üstünde bir hızda ise zaman tersine akar. İşte bu düşünceye göre zamanda ileri ve geri gitmek mümkündür. Yani zaman yolculuğu teorik düşünce olarak mümkün. Peki pratik olarak mümkün mü?

Bilim bu konuda ne diyor?

Bilim şu an için ışık hızının aşılamayacağını kabul ettiği için pratikte zaman yolculuğu henüz kabul edilen bir olay değil. Henüz diyoruz, çünkü sıçrama yolu ile ışık hızını aşma çalışmaları sürmekte. Bu çalışmalar da hep bir zaman makinesi kavramı üzerine kurulduğu için iş zorlaşmakta.

Ancak Risale-i Nurdaki ifadelere bakacak olursak zaman yolculuğu mümkün. Fakat bu yolculuk daha çok insan üzerine kurulmuş. Yani insan kendini eğittiği zaman, nuraniyet özelliği kazanır ise zaman ve ve mekan üzerinde bir tasarruf ve idareye mazhar olur. İşte o zaman, zaman içinde seyahat edebilir.

15. Mektupta geçen şu ifadeler zaman içinde mazi ve müstakbele gitmenin mümkün olduğunu bildiriyor:

“İkincisi, zamanla mukayyet olan cism-i maddî gılâfından sıyrılıp tecerrüdle ruhen yükselip, dün geceki Leyle-i Kadri öbür gün leyle-i îyd ile beraber, bugünkü gibi hazır görmektir. Çünkü ruh zamanla mukayyet değil. Hissiyat-ı insaniye ruh derecesine çıktığı vakit, o hazır zaman genişlenir; başkalarına nisbeten mazi ve müstakbel olan vakitler, ona nisbeten hazır hükmündedir.(Mektubat, s. 83)”

İfadeye göre hazır zaman içinden mazi denilen geçmiş zamana ve müstakbel denilen gelecek zamana geçmek ve gitmek mümkün. Hatta bir çok evliya zaman içinde hareket ederek Peygamberimizden(asm) ders almışlardır. Celaleddin Suyuti gibi alimlerin çok kez Resul-u Ekrem(asm) ile görüştüğü rivayet edilir.

Zamana müdahale mümkün mü?

Zaman yolculuğu konusundan, biraz da bilim kurgu düşüncesi olarak, bir paradokstan bahsedilir. Şayet bir kişi zamanda yolculuk etse, gidip dedelerinden birisini öldürse kendi hali ne olur? İşte bu noktada teorik olarak zaman yolcularının zamana müdahale edip edemeyecekleri konusu ortaya çıkıyor. Yani kişi zaman içinde yolculuk edip bazı değişmelere yol açabilir mi?

Risale-i Nura baktığımız zaman kişilerin zaman içinde yolculuk edebilecekleri, zamanda ileri ve geri gidebilecekleri ifade edilmekte. Fakat bu yolculuk müdahale tarzında değil, müşahede tarzında olduğu görülüyor. 15. Mektubta geçen, “zamanla mukayyet olan cism-i maddî gılâfından sıyrılıp tecerrüdle ruhen yükselip, dün geceki Leyle-i Kadri öbür gün leyle-i îyd ile beraber, bugünkü gibi hazır görmektir” tabiri bu hususu açıklıyor. Buna göre zamanda genişleme, mazi ve müstakbeli seyir hadisesi, yani görme tarzındadır. Bu da müşahede kavramına işaret ediyor. Yoksa zamana müdahale etme tarzında değil.

Yani bir ölçüde zaman içinde görülen şeyler kayıtlardır. Zira kainatta cereyan eden her hadise alem-i misal, alem-i ruhani, alem-i ervah, alem-i berzah, levh-i mahv ve ispat ve nihayet Levh-i Mahfuz’da kayıt altına alınmıştır. İşte evliya misal bazı insanlar zaman içinde seyahat ettiklerinde bu kayıtları okuyorlar. Bu okuma da müşahede, yani gözlem tarzında oluyor. Yoksa o kayıtları değiştirmek ve başka şekle dönüştürme yetkisi kimsede yok.

Zaten mazi ve müstakbeldeki kayıtlar alem-i şehadetten alındığı için bir nevi onların video ve canlı resimleri hükmünde. Bu nedenle gören kişi ile görülen şey aynı boyutta değil. Zira tüm kayıt şehadet alemine göre yapılmakta. Mesela bir kişi ayna karşısında dursun. O aynada kendisini görür. İşte şehadet alemindeki vücut diğer alemlere aynadaki görüntü gibi yansır. Şehadet aleminde kişi herhangi bir kişiye zarar verebilir. Çünkü aynı boyut içinde yaşıyor. Ancak aynadaki görüntüye ne kadar çaba sarf ederse etsin hiçbir zarar veremez. Yani aynadaki görüntüyü öldüremezsin. İşte yaşanan tüm zamanlar ayna misal misal aleminde ve diğer kayıt merkezlerinde kayıt altına alınıyor. Şayet bir kişi zamanda yolculuk özelliğine sahip olmuş ise ancak bu kayıtları görebiliyor. Gördüğü kayıtları ise ne kadar uğraşırsa uğraşsın silme imkanı yok. Zaten silinse de görüntü silinir, asıl yine şehadet alemine bağlıdır.

Silinme işlemi ancak misal alemi, Levh-i Mahfuz gibi ayna misal kayıt alemlerinin tümü ile ortadan kalkması ile mümkün olabilir. Bu da tamamen Kudret-i İlahi dairesinde olduğundan hiçbir mahluk ve kul buna müdahale edemez.

Bast-ı zaman ve tayy-ı mekan

Zamanın iki mühim özelliği bize Kuran’da bildirilmiş. Bunlardan birisi zamanın genişlmesi, yani bast-ı zaman denilen olay. İkincisi ise tayy-ı mekan denilen zaman ve mekan sıçraması. Bu iki husus Risale-i Nurda şöyle ifade edilmiş:

” قَالَ قاَئِلٌ مِنْهُمْ كَمْ لَبِثْتُمْ قَالُوا لَبِثْنَا يَوْمًا اَوْ بَعْضَ يَوْمٍ “İçlerinden söze başlayan biri, ‘Bu halde ne kadar kaldık?’ diye sordu. ‘Bir gün, yahut daha da az’ dediler.” Kehf Sûresi, 18:19 âyetiyle وَلَبِثُوا ﯺﰆ كَهْفِهِمْ ثَلٰثَ مِائَةٍ سِنِـينﭯ وَاَزْدَادُوا تِسْعًا âyetiyle “Onlar mağaralarında üç yüz yıl kaldılar, buna dokuz yıl daha kattılar.” Kehf Sûresi, 18:25 âyeti tayy-ı zamanı gösterdiği gibi, وَاِنَّ يَوْمًا عِنْدَ رَبِّكَ كَــاَلْفِ سَنَةٍ مِمَّا تَعُدُّونَ “Rabbinin katında bir gün, sizin hesabınıza göre bin yıl gibidir.” Hac Sûresi, 22:47 âyeti de bast-ı zamanı gösterir. (Lemalar, s. 45)”

İşte Ashab-ı Kehf’in bir mağarada 309 yıl uyuması ve sonra uyanması zaman ve mekan sıçramasına işaret ettiği gibi, bin ve elli bin yıllık zaman dilimi de zaman genişlemesine işaret etmektedir. Bu konuda Hz. Hızır’ın hayatı da ilginç bir misaldir. Zira Hz. Hızır zamanda yolculuk eden bir zattır. İstediği zaman ve mekanda bulunma yetkisine sahiptir. Ashab-ı Kehf de 309 yıl bir mağarada uyuyup sonra uyanmışlardır.

Zaman genişlemesi ise bir çok evliyanın yaşadığı, hatta avamdan bir çok insanın da mazhar olduğu bir hakikattir. “Ezcümle: Kitab-ı Yavâkit’in rivayetine göre, İmam-ı Şa’rânî bir günde iki buçuk defa kocaman Fütuhat-ı Mekkiye namındaki büyük mecmuayı mütalâa etmiştir” ifadesi bu mühim hakikate işaret eder. Hatta Risale-i Nurdan bir çok hakikatin bast-ı zaman hususiyetine mazhar olduğu, “Risale-i Nur’un telifinde de bu bast-ı zaman hakikati çok defa vukua gelmiş. Ezcümle: On Dokuzuncu Mektup yüz elli sahifedir. Üç yüzden fazla mu’cizatı, kitaplara müracaat edilmeden, ezber olarak, dağ, bağ köşelerinde dört gün zarfında her gün üçer saat meşgul olmakla, mecmûu on iki saatte telif edilmesi; Ramazan Risalesi kırk dakikada telif edilmesi; Yirmi Sekizinci Söz, yirmi dakikada telif edilmesi, bast-ı zamanın vukuunu ispat etmiştir” gibi tabirlerle ifade edilmiş.

Demek ki insan şuuru, ruhu, hissi ve diğer manevi melekeleri nuraniyet özelliği kazandığı zaman zaman ve mekan üzerinde tasarruf edebilmektedir. İzafiyet Teorisi ise sadece hıza bağlı zaman ve mekan değişimi üzerinde durmuştur. Fiziki olarak bazı sınırlar getirerek bir çok problemi çözümsüz bırakmıştır. Halbuki insan kendisine verilen yetenekleri inkişaf ettirerek zaman ve mekan üzerine çıkabilir. Son zamanlarda bu konuda ciddi araştırmalar yapılmakta ve ilginç görüşler ortaya konmaktadır.

Ahirette zaman nasıl olacak?

Dünya şartlarında insan zaman ve mekana bağımlıdır. Yüksek bir kabiliyete sahip olan evliya ve mistik misali baz insanlar bir ölçüde bu bağımlılıktan kurtulabilmektedirler. Ancak ahirette zaman ve mekan farklı olacaktır. İnsanlar ahiret hayatında zaman ve mekana bağımlı bir hayat yaşamayacaklar. Çünkü ahiretteki hayat ruh ve hayal süratinde gerçekleşeceği için orada zaman ve mekan bağı olmayacaktır. Hatta zaman ve mekan insana bağlı olacaktır. İnsan yerinde duracak ağaç ve taş insanın yanına gelecektir. Bu da gösteriyor ki, ahiret hayatı bu hayatın çok daha üst boyutlarında gerçekleşecek bir hayattır.

Netice-i kelam

Bu kısa çalışmada İzafiyet Teorisi gibi son yılların en popüler bir bilimsel teorisinin Risale-i Nurdaki yansımalarını izah etmeye çalıştık. Bu çalışma neticesinde görüldü ki, Risale-i Nurda çok ileri seviyede bilimsel izahlar ve açıklamalar yer almakta. Bu günkü bilimin ulaştığı en hakikatli neticeler yanında, daha ulaşılamayan konulara da temas edilmekte. Umuyoruz ki bu kısa çalışma bu sahada uğraş veren bilim erbabına bir hatırlatma nevinden olur. Zira konu bir akademik araştırmayı içine alacak kadar geniş ve derin bir konudur.

Benzer konuda makaleler:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*