Ruhaniyet

Üstad Hazretleri: “Melaike ve ruhaniyatın vücudu, insan ve hayvanların vücudu kadar kat’îdir denilebilir.” (Yirmi Dokuzuncu Söz, Hatıra Külliyat, s.571) ifadesiyle ruhaniyata dikkat çekmiştir.

Bilindiği gibi ruh; bitkileri ve insanları birbirinden ayıran bariz bir fark olup, şuuru ve aklı da ihtiva ettiği için insanın asıl cevherini ifade eder. Fakat insanlardaki o ruhun dahi mahiyeti meçhul olmakla birlikte, ayet-i kerimede mealen şöyle buyurulmaktadır: “De ki: Ruh, Rabbimin emrindedir.” (İsra Suresi, 85)

Ayrıca ruhlar ayet-i kerimenin ifadesiyle; “salih” ve “habis” ruhlar diye de, ikiye ayrılır. Mesela mealen: “Habis kadınlar habis erkeklere, habis erkekler habis kadınlara yakışır.” buyurulur. (Nur Suresi, 26)

Bu ruh meselesi Yirmi Dokuzuncu Söz’de detaylarıyla anlatılmıştır. Biz, ezcümle deriz ki; bu dünya imtihan yeri olduğundan Allah (cc) habis ruhlarla salih ruhları iç içe yaratmıştır. Mesela; Kabil ve Habil aynı baba ve anneden, iki öz kardeş oldukları halde birinin habis, öbürünün salih ruha sahip olması çok düşündürücüdür ve demek ki, imtihan çok çetindir. Hatta Fahr-i Cihan Efendimiz (asm) bile kızı Fatıma’yı “Sakın peygamber kızı olmana güvenme” diye uyarıyor. O halde ruhumuzun bozulmaması için son derece titiz olmamız lazım. Anlaşılan ruhlar ihmalden ve kötü niyetten bozuluyor çünkü Cenab-ı Hak ahsen-i takvimde yarattığı halde, esfel-i safilîne düşüyor. Yani bir yağın bozulması gibi ruh bozuluyor. Onun için ruhumuzu gözümüzden daha çok korumalıyız.

Diğer bir ibret de, odur ki; leim bir ruha iyilik bile yapamazsınız çünkü o, her şeyi kendinden bilir. Ayet-i kerimenin ifadesiyle; Karun’un Allah’ın (cc) nimetlerini kendinden bilip: “Bu varlığı ben bilgimle kazandım” diyecek kadar şirazeden çıkması gibi ki, daha önce onunla beraber olmak isteyenler, bilhassa o felaketi görünce, bu defa da; “Yazıklar olsun bize! Demek ki Allah rızkı kullarından dilediğine bol bol, dilediğine de, ölçülü verir.” (Kasas, 78-82) hakikatine mâsadak oldular.

Demek bu ibretlik hadisede de görüldüğü gibi; asil insana iyilik melekleştirdiği halde, leim kimselerde ise; daha da temerrüde sebep olur. Yani bu imtihan meydanında ruhlar arasında esfel-i safilînden âlâ-yı illiyyîne kadar mertebeler vardır. Akıl buna yol bulamadığı halde Üstad, verilen ilim vesilesiyle o ayrıntılara da dikkat çekerek: “vicdanın anasırı erbası ve ruhun dört havassı olan “irade, zihin, his, latife-i Rabbaniye” herbirinin bir gayat-ül hayatı vardır” der.

Demek ruhu ruh yapan, bu dört unsurun vazifelerini görmesi ve gayelerini yerine getirmesidir. Bu dört havassınn her birinin gayatü’l-gâyâtı vardır. Bu, hayatımızın en mühim meselesidir. Şöyle ki:

1- İradenin, “İbadetullah”tır.

2- Zihnin, “Marifetullah”tır.

3- Hissin; “Muhabbetullah”tır.

4- Latifenin; “Müşahedetullah”tır.

“‘Takva’ denilen ibadet-i kamile, dördünü tazammun eder. Şeriat, şunları hem tenmiye, hem tehzip, hem bu gayatü’l-gâyâta sevk eder.” (Eski Said Dönemi Eserleri)

İşte ruhun böylesine âlî maksatları var iken onu adi meselelerde kullanmak; altın çekiçle taş yontmak gibi bir hamakattır.

Fatiha-i Şerif’te ifadesini bulan; hidayet ehli mü’minler için “sırat-ı müstakim”, Yahudilere işaret eden “gazap” ve Hristiyanlara dikkat çeken “dallîn” ifadelerindeki işaretler de, hep ruhun fonksiyonlarındandır. Onun için bize asırlarca haçlı seferleri uygulamışlarsa da bize; “İnsana sadakat yaraşır görse de ikrah, doğruların yardımcısıdır Hz. Allah! (cc)” demek düşer.

Benzer konuda makaleler:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*