Sıladaki kabristan

Sılâdayım. Doğup büyüdüğüm topraklardayım, şu sıralar. Sılâ-i rahim yapıyorum; herkesin yapması gereken sılâ-i rahim.

Hadis-i Şerif mucibince “iki sadaka hükmünde” olan, Âyet-i Kerime mûcibinde İlâhî emir ile bildirilen sılâ-i rahim.

Hiç terk edilmemesi gereken, terk edilmesinde ağır vebâl olan sılâ-i rahim.

Doğup büyüdüğümüz topraklara geldiğimizde, hemen her defasında iki türlü sılâ-i rahim yapmaya gayret ediyoruz: Akraba ziyareti ve kabristan ziyareti.

Şu da var ki, hem akrabalar çok geniş ve dağınık bir alana yayılmış, hem de vefat edenler ayrı ayrı mezarlıklarda medfûn.

Dolayısıyla, ziyaret turları uzun ve geniş zaman istiyor. Olsun. Her birinde hayatın ayrı bir tadını alıyor, ayrı bir rengini görüyor, ayrı bir havasını soluyor, ayrı ayrı sürûr yahut hüznünü yaşıyoruz.

Dost ve akraba ziyareti genellikle sevinçli, sürlû geçer. Bazen teessürlü geçmekle beraber, hasta ziyareti de öyle…

Kabir ziyaretleri ise, ekseriyetle hazin ve daha çok ulvî bir hüzün ile tamamlanır.

Bu defaki kabir-mezar ziyaretleri eskisinden çok daha etkileyici, çok daha hüzünlü, çok daha düşündürücü şekilde geçti.

Bilhassa annemin, babamın, bir cinayete kurban giden abimin ve ders arkadaşım rahmetli dedemin mezarı başında çok derin düşüncelere daldım. Her birinin başında uzun uzun kalmak istedim.

Yanımda gelenleri bekletmek ayıbı-sorumluluğu olmasa şayet, onların mezarları başında saatlerce oturup kalmak, bol bol okumak, uzun uzun tefekküre dalmak isterdim.

Ama, kısa süreli de olsa bu defa ziyadesiyle etkilendiğimi tekrâren ifade etmiş olayım.

Bahsini ettiğim yakınlarımın mezarını ziyaret esnasında, birden hayalim eski zamana, hayatta oldukları günlere gitti. Capcanlı hayatları geldi gözlerimin önüne. Acı-tatlı hatıralar film şeridi gibi canlandı hayalimde.

Bir taraftan mutlu tablolar, neşe ile geçen sahneler hayal âleminde resm-i geçit yaparken, bir taraftan da gözümün önündeki vaziyete dalıp dalıp gidiyorum. Şöyle ki:

Bir zamanlar beraberce konuşup sohbet ettiğimiz, yemek sofrasında muhabbete daldığımız, birlikte yolculuk yaptığımız annemin, babamın, abimin, dedemin kabrine dikkatlice bakıyorum. Gözümün önünde sessizce, ıssızca duran mezarın soğuk taş, toprak ve mermerleri; kimi solmuş, kimi yeşermiş birkaç parça çiçekleri…

Çok yakınlarında devamlı oturan kimse yok ki, sık sık gelip baksın, ilgilensin… Geride kalanların hemen tamamı uzaklarda ve gurbet ellerde. Ki, bu da insana ayrı bir hüzün veriyor. Duâ, Fatiha uzaktan da gelir şüphesiz; ama, mezar ziyareti esnasında hem ziyaretçi nisbeten rahatlıyor, hem de orada yatanın ruhen rahatladığı, ferâhlık hissettiği kanaati hâsıl oluyor. Hiç ziyaret edilmeyen, yalnızlığa-kimsesizliğe terk edilmiş bir mezarı, meselâ kendisi için kimse düşünmüyor, düşünmek dahi istemiyor.

Son bir düşünce notu: Kabir ziyareti esnasında, insan ölüm hakikatini çok daha yakından düşünüp hissetmeye başlıyor. Ki, bu hususta da pek müessir bir Hadis-i Şerif var, “Lezzetleri tahrip edip acılaştıran ölümü çok zikrediniz” diye.

Ölümü yoğun bir şekilde zikredince, ister istemez şöyle bir düşüncenin içine giriyorsunuz: Bizden öncekiler gittiler; bundan sonra sıra bizde. Günün birinde biz de aynen bu mezardakiler gibi oluruz.

Bu tarz çarpıcı ve etkileyici düşünceler, şüphesiz dünyaya aldanmaktan muhafazaya da mühim bir sebep teşkil ediyor.

Ne mutlu, “hayattan ziyade bir isteği olan ölüm”ün hakikatini hakkıyla derk edebilene.

Benzer konuda makaleler:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*