Ya şimdi konuş, ya da şimdi konuş!

Ehil olanların ve ‘uzman’ların konuşması gereken yerlerde konuşmaması, susması gereken yerlerde ise konuşması ne kadar garip değil mi? Meselâ, dinî bir konuda tartışma olduğu zaman ilk konuşması gerekenler ehil ve uzman ilahiyatçılar, müftüler, âlimler olması gerekmez mi?

Elbette dinî mevzuların münakaşa suretinde konuşulması, tartışılması doğru değildir. Ama bu kural, yanlış bilgi verenler karşısında susulmasını da gerektirmez. Uygun lisan ile, gerçekler her imkân ve fırsatta anlatılmalı, hatırlatılmalıdır.

 

Meselâ, düşünün ki Türkiye’de başörtüsü yasağı uygulanıyor ve bu yasak hakkında âlimler, fazıllar, müftüler, ilahiyatçılar, eğitimciler hiçbir itiraz dile getirmiyorlar. Böyle bir durum garip karşılanmaz mı? Nihayetinde bu mesele inançla ilgili bir meseledir ve bu konuda en önce konuşması gerekenler de ehil olan ilahiyatçılardır.
Benzer şekilde “taaddüd-ü zevcat” yani; “bir erkeğin aynı anda birden fazla (4’e kadar) hanımla nikâhlı olması” da son günlerde tartışılan konulardan biri oldu. Tabiî ki bu konu ilk defa tartışılıyor değil. Geçmiş yıllarda da zaman zaman bu mesele tartışılmış ve bundan sonra da tartışılmaya devam edecek. Garip olan, temelde dinî bir mevzu olmasına rağmen ehil kişilerin, uzman ilahiyatçıların, emekli ya da görevdeki müftülerin, eğitimcilerin ve benzeri ‘yetkililer’in bu hususta susmayı tercih etmeleridir. Bu konuda uzman olan ilâhiyatçılar şimdi konuşmayacaksa acaba ne zaman ve hangi konuda konuşmayı düşünürler? Hadi, ‘memur ilahiyatçı’ları anladık, memur olmayan ilahiyatçılar niçin susar? Niçin Kur’ân’ın, İslâmın bu konudaki hükmünü aklî ve mantıkî delillerle ispat edip; hakikati, yalnızca hakikati ifade etmezler? Bu susmanın sonradan ödenecek bir bedeli yok mu?
Tartışma, “Davranış bilimleri uzmanı” bir hanımın bu konuda cesaretle konuşmasıyla tazelendi. Özetle şunu diyor: Erkek için “çok eşlilik” fıtrata uygundur. Bunu yasaklamak, kanun dışı saymak fayda vermiyor vs. (Ayrıntılar için 24 ve 25 Mayıs 2011 tarihli gazetelere bakılabilir.)
Medya, bu tesbitlere karşı çıkıp, karalama kampanyası başlatmak istedi. Ama görüldüğü kadarıyla pek de tesirli olmadı. Çünkü tepki gösterenler kadar, açıklamaya destek verenler de çıktı. Fakat ilahiyat camiasının tartışmayı uzaktan seyretmeyi tercih etmesine pek mânâ verilemedi.
Elbette bu mesele gazete haberleriyle ya da kısa açıklamalarla neticeye kavuşturulabilecek bir mesele değil. Biz de konunun ‘uzman’ı değiliz, ama ‘birden fazla kadınla evliliğe’ karşı çıkanların hakikate gözlerini kapadığının da farkındayız. Garip olan bir mesele de, dindar hanımların da bu konuda aşırı ‘endişeli’ olmasıdır. Afedersiniz, ama her türlü çirkinliğe göz yumup, ‘ikinci eş’i ölümle eş tutmalarını anlamak mümkün değil. Bu tavır, olsa olsa Kemalist anlayışın 80 yıllık ‘aleyhte’ propagandasının bir neticesidir.
Bu vesile ile geçmiş yıllarda şahit olduğumuz bir hadiseyi hatırlatmak isteriz: Endonezya’dan bir siyasî parti lideri İstanbul’a gelmiş ve gazetecilerle tanışma toplantısı (Sultan Otel, Laleli’de) düzenlenmişti. O siyasî lider basın toplantısına ‘iki eşi’ ile birlikte katılmıştı. Başörtülü gazeteciler de toplantıyı takip ediyordu. Sonunda, ‘ikinci eş’e; “Siz nasıl olur da ‘ikinci eş’liği kabul edersiniz?” yollu itham yüklü sorular sordular. Endonezyalı siyasetçinin ‘ikinci eşi’ de, bizim başörtülü ve feminist gazetecilere, “Siz Müslüman değil misiniz? Nasıl olur da ‘çok eşliliği’ böyle garip karşılarsınız?” demişti.
Maalesef Türkiye’deki dindar hanımlar hem Kemalizmin, hem de feminizmin bu husustaki aleyhte propagandasıyla sarsılmış görünüyorlar. Allah hepimizi hem ıslâh, hem de muhafaza etsin.
Ehlince malûmdur ki, İslâm ‘birden fazla kadınla evliliği’ teşvik etmemiş, ama yasaklamamış da. Hatta, tarihî bir gerçektir ki bir bakıma ‘sınırsız eş (kadın)’ almayı “dört adet”le sınırlandırmıştır. Bütün bunları bilmeden kim ahkâm kesiyorsa yanlış ediyor. Kim de bildiği halde bu hususta gerçekleri savunmuyor, hatırlatmıyor ve aktarmıyorsa o da yanlış yapıyor.
Bediüzzaman Hazretlerinin bu husustaki tesbitlerini de şöyle özetleyebiliriz: Dörde kadar eş, tabiata, akla hikmete uygundur. Şeriat bir taneden dörde çıkarmamış, belki sekiz ya da on adetten dörde indirmiştir. Hem dört eş için öyle şartlar koymuştur ki, ona uymak hiçbir zarara sebep olmaz. Bazı noktada şer olsa da ehven-i şerdir, ‘hafif şer’dir. (Münâzarât, s. 292)
Dolayısıyla bazı Müslümanların “İslâmda, Kur’ân’da ‘taaddüd-ü zevcât’ yani bir erkeğin, dört kadını aynı anda nikâhına alması yoktur” demesi yanlıştır. Yapmayabiliriz; ama ‘yoktur’ deyip inkâr etmeyelim. (Ehiller konuşmadı, bize de söz düştü!)

Benzer konuda makaleler:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*