Allah, insan, hayat ilişkisi – 4

İnsanın fiziki varlığı ile biyoloji ve embriyolojik yapısına geçmeden önce; onun iç duyguları ve bu duyguların dışa vurumu ve sosyal hayata olan yansımaları üzerinde durmaya devam ediyoruz. Zira insanı bu hissiyatları çerçevesinde tanımak çok önemlidir.

Diğer yandan, insanı bu değerli cephesi ile yüce yaratanını da, aklî deliller ile beraber tanımaya ve âkil olma iddiasında bulunan insanların, dakik nazarlarına da sunmak istiyoruz.

Allâh, insanı yaratmadan önce, yaşaması için bütün ihtiyacı tekmil edilmiş, zerre miktar eksiği bulunmayan, mükemmel bir mekâna, dünya’ya gönderip yerleştirmiştir. Bu mekânda bulunan her şeyi onun hizmetine koşturmuş, emrine boyun eğdirmiştir.

Allâh, insana sunduğu bu nimetlerin bir kısmını Kur’an-ı Kerim’de şöyle haber vermektedir:

“İnsanı bir damla sudan yarattı, şüphesiz Rabbimiz sizin için şefkatli ve merhametlidir. Sizler için hayvanlar ve bilmediğiniz neler yarattı. Sizin için gökten su indiren O’dur. İçecek ondan, ağaç ondandır (ki) hayvanlarınızı onda otlatmaktasınız. Onunla sizin için ekin, zeytin, hurmalıklar, üzümler ve meyvelerin her türlüsünden bitirir. Şüphesiz bunda düşünebilen bir topluluk için âyetler (deliller) vardır. Geceyi, gündüzü, güneş’i ve ay’ı sizin emrinize verdi; yıldızlar da O’nun emriyle, emre hazır kılınmıştır. Şüphesiz bunda aklını kullanabilen bir topluluk için âyetler, deliller vardır.”(1)

Kuşkusuz yukarıda sayılan nimetlerin tek bir tanesi bile, insanın kendi imkânlarıyla oluşturabileceği, sahip olabileceği nimetler değildir. Bunların tümü, Allâh’ın insanlara lütûf olarak sunduğu, ihsan ettiği güzelliklerdir. Bu nimetlere karşı insana düşen ise; bu sonsuz nimetleri vereni (mun’im-i hakikiyi) tanımak ve tanıdığını da O’na ta’zimle bildirmek ve rızasını tahsil ile hürmet etmektir. Her gün binlerle ifade edilen, tonlarca çöpe attığımız pirinçlerin, bir tek tanesini bile bütün fenciler, bilim insanları bir araya gelseler, icad edebilirler mi?

Hadsiz ihtiyaç içinde bulunan bütün varlıkları terbiye edip besleyen, Allâh’ın Rahmetidir.

Bir ağaç, her şeyiyle onun meyvesine müteveccih olduğu gibi; bütün kâinatı insana yönelik yaratan, onun hizmetine, yardımına koşturan yine O Rahmettir. Bu kâinatı ışıklandıran, şenlendiren, bu fani insanı ebediyete namzet eden ve ezeli ve ebedi, Zat-ı Zülcelâl’e, Allâh’a muhatap ve dost yapan, yine O Rahmettir.

Hayat, kâinatın merkezine alınmış en parlak, en nezih varlıktır. İnsanın hayatı ise; bu hayatların hayatı, en alası, kutsal bir hayattır. Bu kutsal insan hayatının bir amacı, bir misyonu olmalıdır. Eğer bir insan sadece yemek, içmek, uyumak, eğlenmek ve cinselliği tatmin ve akabinde de ölümü beklemek ise; şu halde, o insanın diğer hayvanlardan ne farkı kalabilir ki?

İşte burada insan, akıl, zeka ve şuur ile donanımlı yaratıldığından, bu öz varlığını anlamak ve idrâk etmekle mükelleftir ve bu tarz düşünmek ve meseleye bu şekilde yaklaşmak mecburiyetindedir. İnsan, hayatına bir anlam yükleyerek yaşamalıdır.

İnsanı değerli kılan, manevi yönüdür dedik. Manevi duygular, kişinin iç dünyasında var olan, gözle görülmez, ancak sezgilerle algılanır ve yaşanılarak hissedilebilir duygulardır.

Bazen insanlar, “maneviyatım güçlüdür” derler. Bu ne demektir? Bu insandan insana göre değişiklik arz eden bir durumdur. Mu’min, Allâh’a iman etmiş bir insan için buna; imandan aldığı güç ve moraldir, denilir.

Madde ayrı, mana ayrıdır. Madde, manaya destek ve kuvvet olduğu zaman, değerli olur. İnsanlar için madde, makam; manaya, maneviyata ulaşmak için bir araç bir vasıta olmalıdır. Madde sizi manaya kavuşturuyorsa eğer; işte o zaman mutlu olur, huzura kavuşursunuz.

Manada bir hedef ve amaç vardır. Öğrencisini gerçek anlamda yetiştirip terbiye etmek, bildiklerini ona aktarmak, eğitmek, bir öğretmen için manadır. Yoksul insanlara yardım elini uzatmak; yağmurdan, soğuktan korumak için kuşlara yuva yapmak, yem vermek, sokaktaki kediye, köpeğe mama vermek, onları himaye etmek; bir kişi için manadır.

Bir insan, Dünya’da istediği makam ve rütbeyi elde edebilir. Kişi, işgal ettiği o makam ve görevi gerektiği gibi hakkıyla yerine getirdiği zaman; o makam bir mana olur ve gönül rahatlığı yanında bir de mutluluğa kavuşturur. Hakim, savcı adalet ve hukukla iş gördüğü zaman, o görevleri onlar için, bir mana olur.

Sadakatle çalışan her bir işçi, memur, amir, müteahhit manaya kavuşur, huzurla yaşar. Aksi takdirde, tek başına madde, para, dolar; özellikle bunlar gayr-ı meşru ise, başa bela olur, sahibine dert, keder, elem getirir.

Bir insan, maddi olarak arzuladığı her şeye kavuşabilir ama; “İçimde bir huzursuzluk var, kendimi boşlukta hissediyorum, mutlu değilim.” diye hayatından şekva edenlerle sık sık karşılaşırız. İşte bunlar manadan, anlamdan yoksun, insanlık adına duyguları sönmüş, maneviyatı olmayan zavallı insanlardır.

Cenab-Hak, eşref-i mahlukat olarak yarattığı insanı; “zeminin halifesi” olabilecek, derecede istidat ve yeteneklerle, aklî melekelere sahip, yüksek anlamlarla yüklenmiş olarak yaratmış ve yine muazzam bir fıtrat ile duygu ve lâtifelerle süslemiş ve donatmıştır.

Yaratılışın bu noktadaki hikmet ve sırlarını bilen ve düşünen her bir insan; ne kendisini başkasından üstün görecek kadar böbürlenip tekebbür eder, ne de Allâh’tan başkasına kulluk eder derecesinde boyun eğip, itaat eder.

Allâh Te’al’a; insanın yaratılışı ile ilgili olarak âyet’in birinde şöyle buyurmuştur: “O. ki, hanginizin daha güzel davranacağını (iyi yararlı birer insan olacağını) sınamak için, ölümü ve hayatı yaratmıştır. O, mutlak galiptir, çok bağışlayıcıdır.”(2)

Hayat; her şeyin başıdır. İnsana bahşedilen en büyük nimetlerin başında hayat gelir. Hayat, anlamsız bir var oluş olmadığı gibi, ölüm de sonu bir hiç olma, bir yokluk değildir. Aksine hayat; hayırlı, iyi ameller yapmak ve yüce yaratıcıyı bulmak ve nimetlerine şükretmek adına, bir vücuda sahip olmaktır.

Ölüm ise; bu yaptığımız faaliyetlerin karşılığını bulacağımız, ebedi varlık âlemine geçişi sağlayan bir dönüm noktasıdır. Ve âlem’de ve özellikle Dünya’nın geçirdiği bu evreleri ve her şeyi hayata elverişli bir kıvama getirmesi; insanın aklına bir kapı açma ve tefekkürü için bir alan, bir sahne teşkil etmesidir. Ancak hiç bir zaman, insanın özgürce düşünmesinin önüne engel koymaz, hür iradesiyle hareket etmesinin önünü hep açık tutar.

Ve bir âyet’le, bir uyarı:

“Günahkarların, Rabbleri huzurunda başlarını eğdikleri bir zamanda görsen! Şöyle derler: “Ey Rabbimiz! Gördük, duyduk. Şimdi bizi (Dünya’ya) geri gönder de; iyi (Salih) ameller işleyelim, artık kesin olarak inandık.”(3) derler, diye; Dünya’da yaptıklarından dolayı, bin pişman olduklarını ve iyi birer insan olmak üzere; tekrar dünyaya geri gönderilmelerini Rabblerinden yalvararak, niyaz ederler.

Bu âyetten sonra:

Siz kıymetli dostlarımdan samimi, gönülden bir isteğim vardır, o istek de şudur:

İnsan, sonunda mutlak ölüm olan, şu fani dünaya’dan, ahiret yurduna doğru göçüp giderken; geride kalanlarda güzel bir intibah ve iyilikle anılacak bir ahlâkı bulunsun. Ve dünya görüşü, düşüncesi, yaşam tarzı ne olursa olsun; başta hayat olmak üzere, bunca nimetlerle bizi besleyen, nazlıca terbiye eden, yüce Yaratana karşı da; mahcup olmayacak kadar bir yüzü, az da olsa mana yüklü bir sermayesi, bir birikimi bulunsun, isterim.

Dipnotlar

(1) NAHL 16/4-12
(2) Mülk 67/2
(3) Secde 32/12

Benzer konuda makaleler:

İlk yorum yapan olun

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*