Ekonomi penceresi yönünden: GDO

Kapitalizmin hüküm sürdüğü günümüzde yoksulluk hızla artıyor. Buna mukabil bir avuç insan hızla zenginleşmeye devam ediyor. Bu durum sürdürebilirliğe her manada menfii tesir ediyor.

En zenginler!

Bugün dünyanın en zengin iki ailesi olan Rockefeller (20 trilyon dolar) ve Rothschild (25 trilyon dolar)’in yönettiği servet toplamda 45 trilyon doları geçiyor. 2019 verilerine göre, dünyanın yıllık toplam gayrisafi milli hasılası 87.2 trilyon dolar iken tek başına ABD’nin 21.4, AB’nin 18.7, Çin’in 14.1, Japonya’nın 5.1 ve Türkiye’nin 0.74 trilyon civarında. Bu çarpıcı fotoğraf, sadece iki ailenin servetinin dünyanın yarısından daha fazla olduğunu görmemizi sağlıyor.

Korku İmparatorluğu!

Bu tablo servet sahiplerini korkutuyor ve muhafazası noktasında düşündürüyor. Dolayısıyla insani bir duygu olan “korku” küresel kapitalizmi en fazla tedirgin eden unsur olarak ön plana çıkıyor. Bu durumdan çıkmak için de “korku pazarlaması” yapmak zorunda kalıyorlar. Amaçları yoksulluğu olabildiğince yaygınlaştırmak. Böyle yaptıkları takdirde “diğer insanların!” mevcut düzeni ve alışkanlıkları değiştirmek için bir çaba içine giremeyeceğini umuyorlar. Zira karnı aç olanın en öncelikli düşüncesinin bir dilim ekmek olduğunu çok iyi biliyorlar.

Karayip incisi: Haiti

Bu projeyi uzun zamandır uygulanıyor ve ciddi sonuç aldıklarını belirtmeliyiz. Birkaç örnek vererek konuyu biraz daha iyi anlamaya çalışalım. Küba’dan sonra Karayipler Topluluğunun en kalabalık ülkesi Haiti’dir. ABD’nin dikte ettiği tarım politikaları yüzünden, milyonlarca Haitili tarım arazilerini terk ederek şehirlere göç etmek zorunda kalmıştır. Kaotik bir şehirleşme sürecini yaşayan ülke gıda krizi başta olmak üzere çok sayıda sorun yaşamaktadır. Öyle ki gıda krizi esnasında ülkede isyanlar çıkmıştır. 1981’de nüfusunun yüzde kırk sekizinin yetersiz beslenmeden kırıldığı Haiti’de bu oran günümüzde yüzde altmış ikiye ulaşmıştır. Halkın yüzde elli altısının günde bir dolarla yaşamaya çalıştığı dokuz milyon nüfuslu Haiti’de pirinç milyonlarca insanın temel gıdası. 1980’de ülkedeki pirinç ithalatı on beş bin ton iken, 2000’lerin başında iki yüz yirmi bin tona çıkmıştır. Haiti artık gıda ithalatına bağımlı olarak yaşayan bir ülke. Zira tarım sektörünün büyük bir bölümü yok edilmiş durumda…

Bir zamanların tahıl ambarı: Arjantin

Bir zamanlar Arjantin, dünyanın tahıl ambarıydı. Bugün ise aç çocuklar gecekondu mahallelerinde oynuyor ve sokaktan topladıkları ile hayatta kalmaya çalışıyor. Halkın yarısından fazlasının açlık sınırının altında bir geliri var. Peki, bu hale nasıl gelindi?

1990’ların başında IMF’nin önerisiyle, Arjantin Başkanı Carlos Menem, Monsanto ve Cargill ile anlaşarak ülkenin soya ile kalkınma yolunu tercih etmiştir. Bu karar alınırken parlamento ya da halkın fikri sorulmamıştır. Bu tercihin ardından, Arjantin, ABD’den sonra dünyanın en çok soya üreten ikinci ülkesi olmuştur.

Bu yanlış tercih ülkeye felaket getirmiştir. Üç yüz binden fazla çiftçi köyleri terk etmiş ve beş yüzden fazla kent çökme noktasına sürüklenmiştir. Tarım arazilerinde soya ekimine yer açabilmek için hayvancılığı terk eden Arjantin günümüzde Uruguay’dan süt ithal etmektedir…

Mazlum bir ülke: Somali

Bir başka ülke Somalidir. Hepimizin aç insanlarıyla ve iç savaşlarıyla haberlerden tanıdığımız bu müslüman ülke 1970’lerde gıda üretimi açısından kendi kendine yetebilen bir ülkeydi. Şaşırdınız değil mi? Üstelik hayvan üretiminin yüzde seksenini ihraç eden bir ülke olduğunu söylememiz muhtemelen şaşkınlığınızı artıracaktır. Peki, ne oldu da kendi kendine yeten ve hayvan üretiminin yüzde seksenini ihraç eden bu ülke açlığa yokluğa mahkum edildi?

Her zamanki gibi başrolde ABD var. Tarım ve hayvancılığa art niyetli müdahaleleri mevcut durumun yaşanmasına sebep olur. Önce “yeniden yerleşim” projesi ve IMF’nin 1980 müdahalesi Somali’nin tarımını tümüyle yok eder. Dünya bankasının göçebe çobanlara verdiği desteği kesmesi ve yardımları paralı hale getirmesi ile ülke yıkıma uğrar. Ülke nüfusunun önemli bir kısmını oluşturan çobanlar, suyun ticarileştirilmesi, otlakların koruma alanı yapılması gibi dayatmalar yüzünden hayvancılık yapamaz duruma gelir. Geleneksel tarımı yapılan ve kendi kendine yeten mısır ve süperge ged arası yerine buğday ve pirinç ekiminin dayatılması, göçebe ve köy yaşamı yerine kent yaşamının teşvik edilmesi üzerine ülke artık kendine yetemez hale gelir ve dahası ithalatçı konumuna düşer. Elbette tüm gelişmeler ülkede kaos ve kargaşanın yaşanmasına ve nihayet 1993’te ABD’nin askeri müdahalesiyle sonuçlanır. Plan başarıyla uygulanmış ve bir ülke daha açlığa, yokluğa mahkum edilmiştir…

Küresel örgütler! (haydutlar)

Dikkat edilirse en önemli korkutmanın açlık yani gıda üzerinden yapıldığı görülecektir. Bu korkuyu yayabilmek için ciddi bir örgütlenmeye ihtiyaç duyulur. Söz konusu güçlerin mali ve siyasi çıkarlarını korumakla görevli IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü, Dünya Gıda ve Tarım Örgütü, Dünya Sağlık Örgütü gibi kuruluşlar tam da bu görevi ifa ederler. Altını kalın harflerle çizmek gerekir ki küresel sistem gücünü, tek başına muhataplarının güçsüzlüğünden değil, bölünmüşlüğü ve dağınıklığından alıyor. Üstad Bediüzzaman’ın, “Bu zamanın en önemli farz vazifesi ittihad-ı islâm’dır” ifadesini GDO mevzusunda da düşünmek ve analiz etmek gerekiyor. Risale-i Nur’daki tüm misallerin cemaate, birlik ve beraberliğe verilmesi tesadüf olmasa gerek.

Açlıkta ilk yardım eden ülke: ABD!

Açlık söz konusu olduğunda ilk imdada yetişen ABD’nin ihtiyaç sahibi ülkelere ne amaçla gittiğini ve yeri geldiğinde gıdayı nasıl bir tehdit unsuru olarak kullandığını daha yakından anlamaya çalışalım. NATO’nun kurucularından ve ABD’nin 1949-1953 dönemi Dışişleri Bakanı Dean Gooderham Acheson, Amerika’nın açlık sorunu hakkındaki uygulamasını 1950 yılında yaptığı açıklamayla şöyle özetlemişti: “Eğer Çin’de kıtlık ve açlık baş gösterirse, Amerika oraya biraz yiyecek göndermelidir. Açlığı dindirecek ve giderecek kadar olmayan, fakat psikolojik savaşta puan kazandırmaya yetecek şekilde…”

Monsanto’nun 2005 yılında yayınladığı bir açıklamada; GDO’lu tohumlar tüm dünyayı kapsayacak kadar yayılırsa, ABD’nin on yıl içinde yılda iki yüz on milyar ABD doları gelir sağlayacağını beyan etmesi çarpıcıdır. Bu beyan bize açlık ve diğer bahanelerle tüm dünyaya yardım eden ABD’nin bunu hangi niyetle yaptığını net bir şekilde ortaya koyuyor.

Zambiya’ya yardım!

Bu mantık bugün de devam ediyor. Aslında dertleri açlığı bitirmek değil, “psikolojik savaşta puan kazanmak!” Bu durum Zambiya örneğinde yaşanıldığı gibi psikolojik düzeyde kalmayıp tehdide de dönüşebildiğini görüyoruz. 2002 yılında Zambiya’da açlık sorunu yaşanır. ABD imdada yetişerek 23.500 ton mısır ve 51 milyon dolar nakdi yardım gönderme kararı alır. Bu “yardım paketindeki!” nakit kısmın, ABD’li şirketlerden GDO’lu gıda alma koşuluna bağlanması ve gönderilen 23.500 ton mısırın kısırlaştırıcı GDO’lu ürün olması nedeniyle Zambiya’nın yetkililerince reddedilir. Bunu üzerine “yardımsever!” ABD yönetimi “Dilencilerin seçme hakkı olamaz!” diyerek gerçek yüzlerini gösterir.

GDO açlığa çözüm olabilir mi? GDO’lu tarımın en fazla yapıldığı ülkenin ABD olmasına rağmen otuz milyon insanın açlık çekmesi nasıl izah edilebilir? Yani her on kişiden birinin aç olduğu bir ülke düşünelim. Kendi aç vatandaşlarını doyuramayan bir ülke nasıl olur da dünyada açlığa çözüm olarak GDO’yu teklif eder?

840 milyon aç insan!

Dünya Gıda ve Tarım Örgütüne göre GDO’lu ekimlerin resmen ilan edildiği 1996 yılında dünyadaki aç insanların sayısı 840 milyondu. Aradan geçen zamanda bu sayının azalmaması yalan söylediklerinin ispatı değil midir? Anlaşılan o ki, ne en büyük üretici olan ABD’de, ne de dünya genelindeki açlık probleminin çözülmesi GDO’yla mümkündür.

Dahası GDO’nun açlığa çözüm olmadığı gibi çiftçilerin açlığına neden olduğunu araştırmalar ortaya koymuştur. Kanada’da genetiği değiştirilmiş tohumla üretim yapan 1566 çiftçi arasında yapılan araştırmada çarpıcı sonuçlar elde edilmiştir. Araştırmada 1300 çiftçi genetiği ile oynanmış tohum kullanmaya karşı olduğunu ve üretimde kullanmak istemediğini belirtmiştir. Bunun sebeplerini; kazançlarının düştüğü, gıda arzının şirketlerin eline geçtiğini, doğal bitkilerin ve ürünlerin risk altına girdiğini ve pazar payı kaybına uğradıklarını belirtmişlerdir.

En büyük vaatleri olan açlığı bitirmek iddiası kelimenin tam anlamıyla “fos!” çıkmıştır. Açlık hiçbir zaman azalmadığı gibi aksine sürekli artmıştır. Resmi rakamlar 840 milyon olarak açıklansa da gerçekte bir milyarın üzerinde insanın açlık çektiği çoğu uzman tarafından ifade edilmektedir.

Görüldüğü üzere GDO, dünyanın her yerinde karşımıza çıkan açlık ve hastalık gibi sorunlarla baş edebilmenin tek yolu gibi gösterilerek geliştirilmiş ve pazarlanmıştır ve gerektiğinde dayatılmıştır. Gerçekteyse ekonomik ve siyasi kontrolün bir aracı olarak kullanıldığı aşikârdır.

Az çiftçi, çok aç insan!

Endüstriyel tarımın ve tekellerin tarımsal alandaki egemenliğini tam olarak sağladığı ABD’de, günümüzde çiftliklerin yüzde altısını oluşturan en büyük yüz yirmi bin civarında çiftlik toplam tarım gelirinin yüzde altmışını alıyor. Eskiden çiftçinin satıştan aldığı pay yüzde kırk iken, 1990’da bu oran yüzde ona düştü. 1930’lu yıllarda ABD’de yedi milyon çiftçi varken bu sayı 1990’da bir milyon sekiz yüz bine indi.

Sayısı azalan çiftçilerin gelir durumunu özetleyen bir misal verelim: Bir somun ekmek için tezgaha bir buçuk dolar koyduğunuzda bu para perakendecinin elinden geçer, sadece birkaç rakibi olan on milyar dolarlık şirketlere ulaşır. Asıl üretici olan çiftçiye döndüğünde ise bu paradan geriye sadece beş sentlik bir bozukluk kalmıştır. Bu bozukluğun da zincirin diğer tarafındaki girdi sağlayan güçlü şirketler tarafından çiftçinin cebinden alınması sadece hayalleri yıkmıyor, geçimini sağlayamayan birçok hayatların da sönmesine sebep oluyor…

İnsani gelişme göstergelerine göre 2018 yılında 13. sırada yer alan Kanada’da 2007-2008 hesaplarına göre nüfusun %7,3’ünün gıda güvencesi olmadığı tespit edilmiştir. Nüfusu 35 milyon olan ülkede 2 milyona yakın insan karnını doyurmak için yoksullara yardım yapan 1121 adet gıda bankalarına gitmek zorunda kalıyor.

Yüksek gelir kime gidiyor?

Anlaşılacağı üzere GDO’lu tohumlar pazarlanırken kullanılan “yüksek gelir!” iddiası gerçeği yansıtmıyor. Piyasa kaybı yaşamaları, tohuma her sene para vermek zorunda kalmaları, ilave sulama ve gübreleme maliyetleri gibi etkenler geliri düşüren ana sebeplerdir. Günümüzde tarım ve gıda alanında dev tekeller haline gelmiş 8-10 uluslararası şirket, dünyadaki temel gıda üretimi ve ticaretinin önemli bir kısmına hakim durumda. Gıda maddeleri için harcanan her beş doların dördünü bu tekeller kazanıyor. Gıdanın yalnızca üretimi değil, dağıtımı ve nakliyesi de sözü edilen şirketlerin kontrolü altında.

Trajedinin adı: Hindistan

Hindistanda yaşanan trajediyi anlamak için “İntihar Tohumları” adlı raporu yazan ünlü aktivist Dr. Vandana Shiva’ya göre, GDO’lu BT pamuğunun ekildiği ilk yılda çiftçiler bir milyar rupi kaybeder. Sebebi ekim maliyetlerinin artması ve vaad edilenin yedide biri verim alınmasıydı. Çiftçiler GDO’lu tohumlar nedeniyle her ekim döneminde tohum almak zorunda kaldı. Biyoçeşitlilik yerini monokültüre bırakırken, çiftçilerin borçları günden güne arttı. Ayrıca daha az pestisit ve gübre kullanılacağı öngörülürken, gerek yeni zararlıların türemesi, gerekse bitkilerin direnç kazanması nedeniyle bu da gerçekleşmedi. Mesela Maharashtra’nın kuzeydoğusundaki Vidarbha’da, dört kilometrekarelik bir alanda pamuk yetiştirmek 1991’de iki bin beş yüz rupiye mal olurken, 1990’ların sonunda bu maliyet on üç bin rupiye çıktı. Eylül 2006’ya gelindiğinde bu bölgede altı saatte bir, bir çiftçi kendini öldürür oldu.

Hindistandaki trajedi hiçbir vaadin gerçekleşmediğini göstermesi açısından manidârdır. Tohum ve gübre maliyetlerinin artması, verimin düşmesi, doğal türlerin yok olması ve tüm bunların neticesi olarak borç sarmalı içinde sönen binlerce hayat…

Tohum maliyetleri!

Bu yalanlara biraz daha yakından bakalım. Tohumla başlayalım. Tohum yaşamdır, yaşam satılamaz. Çiftçilik ertesi yıl kullanılacak tohumun bir önceki yılın mahsulünden saklanmasıyla yapılır. Süregelen bu sistem sayesinde binlerce yıldır çiftçi tohuma neredeyse hiç para ödememiştir. GDO’lu tohumlar sanılanın aksine geleneksel tohumlardan daha pahalıdır. Mesela, Hintli çiftçi on İngiliz pounduna yüz gram GDO’lu pamuk tohumu satın alırken, daha az paraya bunun bin katı geleneksel tohum temin edebilir.

ABD de ise tohum fiyatları can yakar. 1975-2000 yılları arasında geleneksel soya tohum fiyatı yirmi beş yılda toplam yüzde altmış üç yükselmişken, GDO’lu soya tohum fiyatı 2000-2009 yılları arasında yüzde iki yüz otuzluk bir artış göstermiştir. Monsanto’nun ürettiği SmartStax adlı mısır tohumunu kullanmak isteyen çiftçi geleneksel tohumun iki katını ödemek zorunda. Bu fiyat, çiftçilerin on yıl önce ödedikleri fiyatın dört katı anlamına geliyor. Pamuktaki durum ise daha kötüdür. GDO’lu tohum geleneksel tohumdan tam altı kat daha pahalıdır.

Bu artışlar çiftçinin gelirini eritir. 1975-1997 yılları arasında Amerikan çiftçileri mahsul gelirinin yüzde dört ile sekizini tohum satın almaya harcarken, günümüzde soya eken çiftçi yüzde yirmi beş civarını tohuma ayırmak zorundadır. Mısır üreticisinin girdi maliyetinin yüzde otuz dördünü tohum oluşturur; bu miktar mahsul gelirinin yüzde on dokuzuna denk gelir.

İlaçlama maliyetleri!

İlaçlama da üreticiye ek bir maliyet getirir. Amerikan çiftçisi 2009 yılında GDO’lu tarımda geleneksel tarıma göre yüzde yirmi altı daha fazla tarım ilacı kullanmıştır. Sadece soya çiftçisinin 2010 yılında dekar başına iki yüz ABD Doları daha fazla ilaç masrafı olmuştur. Böylece dekar başına maliyet beş yüz ABD Doları’na ulaşmıştır. Bu miktar, Amerikan Tarım Bakanlığı’nın 2010 soya fiyatı esas alındığında, çiftçinin gelirinin yüzde yirmi sekizine denk gelir. Çiftçiye çalışma bedeli, yönetim ve geri kalan tüm giderler için dekar başına yalnız seksen beş ABD Doları kalır. Bu da, GDO’lu soya çiftçisinin yaptığı işten gelir elde edemeyeceğini gösterir.

Ulaşım maliyetleri!

ABD, İngiltere ve Kanada’da yapılan çalışmalar ortalama bir gıda ürününün üretildiği yerle tüketildiği yer arasındaki mesafenin iki bin beş yüz ile dört bin kilometre arasında değiştiğini gösteriyor. Bu oran kişi başına kilometre olarak hesap edildiğinde İngiltere için ortalama üç bin yüz doksan beş ton/kilometre iken, Japonya için yedi bin doksan beş ton/kilometreye çıkıyor. İngiliz sivil toplum örgütü Sustain’in yayınladığı Eating Oil adlı rapor Kaliforniya’dan İngiltere’ye uçakla ulaşan her bir kalorilik marul için yüz yirmi yedi kalorilik yakıt kullanıldığını gösteriyor.

Bu arada maliyetleri konuşurken ekolojik ve toplumsal maliyetleri de nazara vermeliyiz. Toprağı kirletmenin ve zehir deposuna çevirmenin de yakın bir gelecekte geri dönülemez maliyetlerini hesaba katmalıyız. Çok büyük miktarlarda GDO’lu tohumlar için verilen devlet sübvansiyonları da ilave edildiğinde ortada yalancı bir verimlilik masalından bir şey kalmıyor. Şimdi birkaç şirketin kârı uğruna, gelecekte çok büyük bir toplumsal ve mali bir zararla yüzleşmeye doğru hızla ilerliyoruz.

Dr. Yavuz Dizdar’ın, “Küreselleşme olarak bize dayatılmaya çalışan kavram, dünyayı daha çok rakamsal verilerle görmeye teşvik eder. Bu yaklaşımın merkezini ticaret oluşturur, ülkelerin ekonomik büyüklükleri ve buna bağlı güçleri vardır. Nasıl ekonomi denince büyüme oranını anlamaya çalışıyorsak, gıda denince de sorgulanan kavram “ne kadar çok üretildiği”ne dönüşür. Oysa üretimin dört farklı yüzü vardır: üretilenin içeriği, miktarı ve elbette onu üretenler ve tüketenler. Bunlara eklenmesi kaçınılmaz olan bir beşinci kavram daha var ki, endüstrileşme tutkunlarının, küreselleşme meftunlarının gözden kaçırdıkları da odur: sürdürebilirlik. Sürdürebilir olmayan hiçbir şey ekonomik değerlendirme içerisinde ölçeklendirilemez, hele hele mesele beslenme olursa.” ifadeleri bu sistemin sürdürülemez olduğunu ve yakın zamanda çökeceğini müjdeliyor.

Sömürü düzeni nasıl işliyor?

Dikkat edilirse her adımda bu şirketler sömürü düzeni kurmuşlardır. Özetle anlamaya çalışalım. Kendinizi bir çiftçi olarak hayal edin. İlk işiniz bu şirketlerden tohum almak olmalıdır. Bu tohumlar iklim koşullarına ve haşereye dayanıksız olduğundan dolayı mahsülü oluşabilecek zararlardan korumak için pestisit de almak zorundasınız. Kesimlik hayvan yetiştiriyorsanız antibiyotik kullanmanız gerekir. Bu uygulama, antibiyotiğe dirençli bakteri türlerinin çoğalmasının ve insan nüfusuna bulaşmasına sebep olacağı için antibiyotik üreten firmalara da ciddi bir bütçe ayırmak zorunda kalırsınız.(ABD’de antibiyotik direncin maliyetinin yılda yaklaşık otuz milyar doları bulduğu tahmin edilmektedir.)Tarlanız için traktör, tarım makineleri ve bunları çalıştırmak içinde petrole ihtiyaç duyarsınız. Eğer borç sarmalına girerseniz bankaya gidip kredi kullanırsınız. Bu ürünler çok sayıda sağlık sorunlara sebep olacaktır. Siz ve bu ürünleri tüketen diğer insanlar ilaçlara, sağlıkta kullanılan makinelere ihtiyaç duymanızla bu sömürü düzeni devam edecektir.

Şimdi sıkı durun. Tüm bu vetire yaşanırken bütün satın almalarınızı Rockefeller ve Rothchild ailelerine ait şirketlerden temin ettiğinizi hayretle görürsünüz. Yani bu şirketler size sadece tohum satıp kenara çekilmezler. Sağlığınızı bozmak için tohumun yanı sıra pestisit de satarlar. Bunu en iyi ve hızlı yapmanız için traktör, sulama sistemleri ve ilgili ekipmanı da temin ederler. Elbette ki petrol şirketleriyle enerji ihtiyacınız da karşılanacaktır. Finansal zorluk yaşadığınızda bankadan kredi de sağlarlar. Son olarak hasta olup sağlığınızı kaybettiğinizde ilaç ve ekipman sağlayarak yardımcı olurlar. Şirketlerin adları farklı olsa da bağlı oldukları ve yönlendirildikleri yer aynıdır…

Uyanışın sesleri: Davalar!

Peki tüm bu yaşananların sebebi nedir? Bir avuç insanın kâr ve servetini koruma hırsı şeklinde özetleyebiliriz. Öyle bir çark kurulmuş ki her aşamada insanı sömüren bir çukura düşmeye mecbur bırakılıyorsunuz. Tüm vaadleri yalan üzerine kurulu. İnsanı, bitkileri, hayvanları kısacası tüm dünyayı pis emellerine alet ediyorlar. Şu ana kadar en büyük mağduriyeti Arjantin, Meksika, Haiti, Brezilya, Bangladeş, Somali, Nijerya, Etiyopya çiftçileri yaşamış durumda. Vaadlerin yalan olması Amerika başta olmak üzere birçok üretici, düşük verim, yüksek maliyetler nedeniyle GDO’cu şirketlere dava açmışlardır. Bu davalar uyanışın ve sömürü düzenine boyun eğmemenin bir göstergesidir…

Dipnotlar:

1- Roger Garaudy, Amerikan Efsanesi.
2- Kemal Özer, Deccal Tabakta.
3- Kemal Özer, Şeytan Ye Diyor.
4- Dr.Yavuz Dizdar, Yemezler.
5- Dr. Müh. Hüseyin Kami Büyüközer, Yeni Dünya Düzeni ve Helal Gıda.
6- Dr. Müh. Hüseyin Kami Büyüközer, Yeniden Gıda Raporu.
7- Prof. Dr. Kenan Demirkol, Gdo: Çağdaş Esaret.
8- Aidin Salih, Gerçek Tıp.
9- Kemal Özer, Yediklerinizin içinde ne var?.
10- Mebruke Bayram, Gıdalar, Ambalajlar, Silahlar ve Açlar.
11- İsmaik Tokalak, Dünyada Gıda Terörü.
12- Vandana Shiva, Tohum ve Gıdanın Geleceği Üzerine Manifestolar.
13- F.William Engdahl, Ölüm Tohumları.
14- Prof. Dr. Mustafa Koç, Küresel Gıda Düzeni.
15- Soner Yalçın, Kara Kutu.
16- Muhtelif internet siteleri, makale, gazete haberleri.

Benzer konuda makaleler:

1 Trackback / Pingback

  1. Dini pencere yönünden: GDO | EuroNur · SaidNursi.de

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*