Sağlık penceresi yönünden: GDO

İlaç kullanıyor musunuz? Herhangi bir hastalığınız var mı? Bu iki soruya hayır diyebilen neredeyse kalmadı gibi. Peki, biz bu hale nasıl geldik? Modern çağın teknolojik imkanlarının gelişmesine rağmen hastalıklar neden artıyor? Hastalık sayı ve çeşidinin bu kadar artmasında gıdanın rolü nedir? “Ne yersiniz O’sunuz” ifadesi sağlık vechinden bakıldığında bize hangi mesajları veriyor? Soruları çoğaltmak mümkün. Bu soruların cevaplarını daha iyi anlayabilmek için öncelikle ülkemizdeki sağlık tablosuna biraz daha yakından mercek tutalım:

Türkiye’nin sağlık durumu!

Ülkemizde güncel verilere On bir milyon diyabet, üç milyon beş yüz bin hepatit B, üç milyon beş yüz bin astım, yirmi milyon yüksek tansiyon, yedi milyon beş yüz bin kronik böbrek hastamız var. Ayrıca her yıl yüz altmış bin civarında yeni kanser vakası ve doksan iki bin civarında kansere bağlı ölüm görülüyor. Türkiye’de ölümlerin yaklaşık yüzde yirmisi kansere bağlı. (Gelişmiş ülkelerde, 1900 yılında ölümlerin yirmi yedisinden biri kansere bağlıyken, bu oran 1950’de yedide bire, 1990’da beşte bire, bugün ise üçte bire yükseldi.)

Türkiye’de her yıl üç yüz bin kişi kalp krizi geçiriyor, yüz bin kişi bu yüzden hayatını kaybediyor. Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü (OECD) ülkelerine ilişkin obezite oranlarında ise ABD ve İzlanda’dan sonra dünya üçüncüsüyüz. Nüfusumuzun üçte ikisi fazla kilolu ya da obez.

2017 yılı hekime müracaat sayısı 718 milyon 924 bin 809 olurken, bu sayı 2018 yılında 782 milyon 515 bin 204 olarak ve 2019 yılında ise 812.903.622 olarak gerçekleşti. Yani, 2019 yılında bir kişi yaklaşık on defa hastaneye müracaat etti.

Türkiye’de ilaç pazarı 2018’de değerde 30,9 milyar TL’ye, kutu ölçeğinde ise 2,3 milyar hacme ulaştı. 2019 yılında ise 40,7 milyar TL olarak gerçekleşen satışların kutu hacminde ise 2.37 milyar hacme ulaşmıştır. (Sadece ABD’de, ilaçların kullananlara yan tesirinin devlete ve halka senelik maliyeti 136 milyar dolardır)

Ayrıca, 1000 kişiye düşen günlük antibiyotik tüketim miktarı Türkiye’de 31 iken, bu sayının OECD ortalaması 18.9.’dur. Türkiye, OECD ülkeleri arasında antibiyotik kullanımının en fazla olduğu ikinci ülke. Türkiye’de her 100 reçetenin 35’inde antibiyotik yazılı…

2010 yılında 14 milyon 238 bin kutu antidepresan tüketilirken; bu sayı, 2013’da 34 milyon kutu, 2015’te 43,5 milyon kutu ve 2018’de 55 milyon kutu oldu. Bu arada 2018’de Türkiye’de en çok ciro yapan ilk 100 ilacın 95’inin ithal olduğunu da belirtelim.

Radyasyona dikkat!

Türkiye uluslararası karşılaştırmada MR cihazını en çok kullanan ülke. 1000 kişiye düşen MR(Manyetik Rezonans) görüntüleme sayısı Türkiye’de 189 iken, bu rakam OECD ülkelerinde 65. 1000 kişiye düşen BT(Bilgisayarlı Tomografi) görüntüleme sayısı Türkiye’de 223 iken, OECD ülkelerinde 144. Bir yılda çekilen yirmi sekiz milyon ultrasonla dünyada zirveyi zorluyoruz. (Nisan 2010’da İngiltere Sağlık Bakanlığı röntgen cihazından vücuda dört yüz kat fazla radyasyon yayıldığı için kontrol amaçlı tomografi çektirilmesini yasakladı.)

Bunun yanı sıra ABD’de MRI çekimlerinin yüzde kırk üçünün gereksiz yere yapıldığı ortaya çıkarılmıştır. Yine İngiltere’de yapılan bir diğer araştırmaya göre, yine bu görüntülü radyolojik incelemelerin yüzde otuza yakın kısmının gereksiz olduğu ortaya konulmuştur. Tomografi çekimi sırasında alınan radyasyon on üç miligray olup, bu miktar Hiroşima’da atom bombasının atıldığı yerin 1.5 mil (2.4 km) uzağında bulunan insanların aldığı radyasyona eşittir. Gy, radyasyonda kullanılan Gray biriminin kısaltmasıdır. Bir karşılaştırma oluşturma amacıyla kanser tedavisinde kullanılan doz ortalama elli Gy’dir. Etin sterilizasyonu amacıyla uygulanan doz ise bunun yaklaşık yüz katıdır.

Görüldüğü üzere hem çoğu kez gereksiz ve hem de gıda sanayinde aktif olarak radyasyon kullanılması insanlığa dertten başka bir şey getirmiyor. Bu durumu Aidin Salih, “Tabloya bütünsel bir bakışla bakıldığında bütün hastalıkların bir noktadan üretilip yönlendirildiği fark edilir. Fakat trajik olan insanların bunu fark etmemesi ve şifayı hastalığın üretildiği yerde aramasıdır.” diyerek özetler.

Sağlıkla ilgili bir kısmını nazara verdiğimiz bu rakamlardan sonra 2000 yılında kişi başına düşen sağlık harcaması 135 dolarken bu tutarın 2018 yılında bu miktarın 500 dolara yükselmiş olmasına şaşmamak gerekir.

Kısırlık!..

Bir diğer sorun ülkemizde ve dünyada hızla artan kısırlık. Uzmanlar, yıldan yıla artan kısırlık nedeniyle 2050 yılında neredeyse tüm çocukların tüp bebek yöntemi ile dünyaya geleceğini belirtiyor. Her geçen gün yenileri açılan tüp bebek merkezlerinin sayısı 148’i bulmuş durumda.

Ülkemizdeki kısırlık rakamları hakkında Dünya Tüp Bebek Derneği Başkanı Prof. Dr. Timur Gürgan’ın açıklamaları durumu özetliyor: “DSÖ verilerine göre, geçmişte mililitrede yüz ile yüz yirmi milyon olarak belirtilen sperm sayıları, günümüzde on beş milyona kadar düştü. Şu anda her yüz çiftten on yedisi, kısırlık problemi ile karşı karşıya kalıyor. Bilimsel verilere göre, Türkiye’de de yaklaşık iki milyon altı yüz bin kişi kısırlık sorunu yaşıyor.”

Son yıllarda erkeklerde kısırlık oranlarında artış olduğuna dikkat çeken Gürgan, “Bilimsel veriler, erkeklerde kısırlık oranının 30 yıl önce yüzde yirmi ile yirmi beş iken, şimdi yüzde kırk beşe çıktığını ortaya koyuyor. Bu durumda artık kadın ve erkekte kısırlık oranı eşitlendi. Bebek sahibi olmakta güçlük çeken ailelerin yüzde kırk beşinde sorun erkek kaynaklı olurken, yüzde kırk beşinde kadın kaynaklı olarak gösteriliyor. Kalan yüzde onunun ise nedeni açıklanamıyor.” dedi.

Türk Jinekoloji Derneği üyesi Prof. Dr. Bülent Tıraş da TRT’ye yaptığı açıklamada, “Hem dünyada hem de ülkemizde çocuk sahibi olmak her geçen gün zorlaşıyor. Avrupa Birliği’nin yaptığı bir araştırmaya göre 2050 yılında insanların ancak yüzde beşi doğal yollarla çocuk sahibi olabilecek” diyor.

Gıda Alerjisi!

Uluslararası Gıda Otoriterleri Ağı’nın verilerine göre dünyada çocukların %4-6’sında, erişkinlerin de %1-3’ünde gıda alerjisi görülmektedir. Günümüzde 70’ten fazla gıda maddesinin alerjiye neden olduğu bilinmektedir. Genetik yapı değişiminde, verici kaynağın alerjen özelliklerinin genin transfer edildiği bitkiye ya da hayvana geçmesi muhtemeldir. Keza, 1996 yılında, Brezilya kestanesinden ve fındığından soya fasulyesine aktarılan geni içeren ürünler, alerji yapması nedeniyle, marketlerden toplatılmıştır.

Besin değerinde kayıp!

GDO’lu bitkilerde, yeni özellikler kazandırılırken, bitkinin orijinal yapısında bulunan bazı kalite öğelerinde önemli azalmalar meydana gelmiştir. Örneğin, kalp hastalıklarına ve kansere karşı önemli bir koruyucu madde olan “phytoestrogen” bileşiklerinin, doğal olanlara oranla, GDO’lu bitkilerde daha az miktarda olduğu tespit edilmiştir.

Potansiyel toksisite!

GDO’lar, aktarılan yeni gen ürünlerini ve onlardan kaynaklanan sekonder metabolitleri içerdiğinden, potansiyel bir toksisiteye sahiptir. GDO’lu bitkilerde bulunan özellikle zararlı ot ve böcek öldürücü ile terminatör teknolojisi gereği aktarılmış olan genler de toksin üreterek çalıştıklarından, dokularda birikme durumunda, önemli riskler oluşturur.

Kansere davetiye!

GDO’lu bitkilerin doğrudan ve dolaylı olarak kanserojen etkisinin olabileceği birçok araştırmacı tarafından belirtilir. Öte yandan, sindirim sisteminde tam olarak sindirilmeden dolaşım sistemine geçerek kan hücreleri aracılığı ile normal genoma katılabilen yabancı DNA parçalarının da hastalıklarda etkili olma ihtimali söz konusudur.

Antibiyotikler!..

Günümüzde kullanılan biyoteknolojik tekniklerle bitkilere aktarılan genlerin büyük bir çoğunluğu bakteri ve virüs kökenlidir. Gen aktarımı esnasında GDO’lu bitkilerin seçilebilmesi amacıyla antibiyotik dayanım izleme genleri kullanılır. Ancak, bu antibiyotik dayanım izleme genlerinin insan ve hayvan bünyesindeki bakterilere yatay olarak geçişiyle onların da genlerinin antibiyotiklere dayanıklı hale dönüştürülmesi gibi sağlık açısından büyük riskler taşımaktadır.

Yukarıdaki manzaranın en baştaki sebeplerinden biri hiç şüphesiz GDO’lu gıda tüketimidir. Tabi bunu ifade ederken GDO’lu gıdaların üretimi için başta pestisitler olmak üzere kullanılan suni gübreleri, ilaçları ve çeşitli kimyasal maddeleri de gözden kaçırmamak gerekiyor. Yani, GDO’lu tarımın yapılabilmesi için çok sayıda zararlı kimyasalın kullanılması gerekir. Bu ebter tohumların ve kullanılan kimyasalların ne tür bir etkiye sahip olduğu ile ilgili çeşitleri araştırmalar yapılmıştır. Birkaç tanesini nazara vererek sağlık üzerindeki tesirini anlamaya çalışalım:

Kedi deneyleri!

1940’lı yıllarda Dr. Francis Pottenger, işlenmiş ve doğal gıdaların arasındaki farkı gözlemleyebilmek amacı ile önemli bir deney düzenledi. Dokuz yüz kedi aldı. Bu kedileri beş gruba ayırdı. İki grubu, kedilerin yediği doğal besinlere uygun, çiğ süt ve etle besledi. Diğer üç grup, kedilerin yediği doğal besinlere uymayan, işlenmiş, pastörize edilmiş ve yoğunlaştırılmış gıdalarla beslendi. Kediler dört kuşak boyunca izlendi. Sonuçlar ilginçti: Doğal beslenmelerine uygun çiğ gıdalar ile beslenen kediler ve yavruları normal yaşam süreçlerini devam ettirdiler. Beklenenin dışında problem yaşamadılar. Doğal beslenmelerine uygun olmayan işlenmiş gıdalar ile beslenen kedilerin ilk kuşağında yaşamın ileri dönemlerinde; ikinci kuşağında yaşamın orta dönemlerinde; üçüncü kuşağın da yaşamın ilk dönemlerinde kronik hastalıklar görüldü. Doğal beslenmelerine uygun olmayan gıdalar alan kediler, bu kronik hastalıklara bağlı olarak yaşamlarını yitirdiler. Bu grupta 4. Kuşak izlenemedi, çünkü 3. Kuşağın tamamı genç dönemde hayatlarını kaybetmiş ve yavru doğuracak kadar büyümemişti. Şimdi bu noktada sormak gerekiyor: Kedilerin neslini dört kuşakta mahveden doğal olmayan beslenme, acaba insanların yaşamına neler yapıyor? İşlenmiş gıda ve gıda katkı maddelerinin en önemli kaynağını oluşturan GDO’lu gıdaların bizleri nasıl madden ve manen nasıl zarar verdiğinin farkında mıyız?

WWF (World Wildlife Fund) adlı kuruluşun Ekim 2004’te yaptığı araştırmada AB’li on üç çevre bakanının kan örneklerinde elli beş çeşit kimyasal madde tespit edilir. Bunlar içerisinde böcek öldürücü ilaç kalıntıları da vardır.

FDA tarafından gıdalarla ilgili ruhsatı alan ilk GDO’lu ürün rBGH’dir.(Rekombinant dana büyüme hormonu) 1994’te Monsanto Şirketi tarafından ineklerde süt verimini %10-15 artırmak iddiasıyla piyasaya sürülmüştür. Ancak ürünün kullanıldığı hayvanlarda meme iltihabında %25 artış sonucu antibiyotik kullanımının artışı, gebe kalma oranında %55 azalma, tırnak hastalığında artış, enjeksiyon yerinde tahriş gibi yan etkiler hayvanlarda görülmüştür. Ayrıca, rBGH sütteki IGF1 faktörünü artırmıştır. IGF1’in insanlarda meme, bağırsak, prostat kanseri gibi birçok kansere yol açabileceği ileri sürülmüştür. AB, Kanada, Avustralya, Yeni Zelanda ve ülkemizde de kullanımı yasaklanmıştır.

Fare deneyleri!

Rusya Bilim Akademisi Görevlilerinden Dr. Irina Ermakova’nın 2005 yılında yaptığı fare deneyi GDO konusunda oldukça önemli bir sonucu ortaya çıkarır. Denek farelerden 1. Grup doğal gıdalarla, 2. Grup GDO’suz soyayla, 3. Grup GDO’lu soyayla beslenir. Üç kez tekrarlanan fare deneylerinin sonucunda denek farelerden üç hafta içerisinde:

Doğal gıdalarla beslenen farelerin %6.8’i ölür.
Normal soya ile beslenen farelerin %9’u ölür.
GDO’lu soya ile beslenen farelerin %55’i ölür.
Ayrıca GDO’lu soya ile beslenen fakat ölmeyen farelerin %36’sı olması gereken ağırlığın altındadır.

2008 yılında Viyana Üniversitesi’nin, Avusturya Tarım ve Sağlık Bakanlığı’nın katkılarıyla yaptığı bilimsel çalışmada ise GDO’lu gıdalarla beslenen farelerin, ilk neslinden başlayan fakat 3. ve 4. nesillerde büyük ölçüde artan şekilde üreme yeteneklerini gitgide kaybettikleri tespit edilir.

Monsanto’nun mısırları!

Uluslararası Biyolojik Bilimler Dergisi’nin Şubat 2010 sayısında yayımlanan araştırma sonuçlarına göre, Monsanto’nun genetiği değiştirilmiş mısırlarından elde edilen yiyeceklerin, memelilerde organ yetmezliğine neden olduğu tespit edilir. Dergide yer alan makalede, “Etkiler, kendilerini genel olarak yiyeceklerin toksinsizleştirmesinin yapıldığı iki ana organ olan böbrek ve karaciğerin işlevlerinde gösteriyor. Buna ek olarak GDO’ların kalp, böbreküstü bezleri, dalak ve kan hücrelerinin çalışmaları üzerinde de olumsuz etkileri olduğu gözlendi. Genleriyle oynanmış ürünler hiçbir zaman insan ve hayvan beslenme düzeninin bir parçası olmamalı. Bu ürünlerin tüketiciler üzerinde uzun vadede ne gibi etkilerinin olacağını henüz tam olarak bilemiyoruz” deniyor.

American Epicyte Şirketi Eylül 2001’de yaptığı basın toplantısında, “Gebeliği engelleyen mısır ürettik. Sperm öldürücülü antikorlar üreten mısırlarla dolu bir seramız var” demiş ve sonra Novartis ilaç şirketiyle gebelik engelleyici proje ortaklığı kurduğunu da ilan etmişti. Bu firma daha sonra sperm öldürücü mısırların üretim lisansını DowAgro ve Monsanto’ya devretmişti.

ABD’de on dört bin çift üzerinde yapılan çalışmada, GDO’ların cinsel hormonların faaliyetlerini sekteye uğrattığı, çift cinsel organ, cinsel organ bozukluğu ve sperm azalması gibi sonuçlar ortaya çıkardığı tespit edilmiştir.

2000 yılında tüm GDO bitkilerin yüzde altmış dokuzunda glifosat adındaki yabancı ot öldürücü ilaca karşı direnç geni mevcutken, günümüzde bu oran yüzde sekseni geçmiştir. Bu durum sürekli artan oranda ilaç kullanılarak çözülmeye çalışılmaktadır. Resmi kurumlar 1996 yılında sebzelerde bulunabilecek en fazla ilaç artığı değerini, soya fasulyesinde kilogram başına yirmi miligram düzeyine çıkartmıştır. Bu daha önceki değerin iki yüz katıdır.

İki yüz katlık artış elbette insanlarda birçok sağlık sorununa sebep olur. Kanada Sağlık Bakanlığı tarafından yapılan bir araştırmada 2110 kadın, toplam 3936 gebeliği hakkında bilgi vermiştir. Bu gebeliklerin 395’i düşükle sonlanmıştır. Düşüğün tarımsal ilaçla ilgisi araştırıldığında, ilaçla temas edenlerin etmeyenlere oranla daha yüksek çıkmıştır. Özellikle otuz dört yaş üstü kadınlarda daha fazla düşük tespit edilmiştir. Ayrıca, 2007’de Fransa’da yapılan bir araştırmada, glifosata maruz kalan insan hücre kültürlerinde hormon üretiminde bozukluk oluştuğu tespit edilmiştir. Bu nedenle de glifosatın kısırlık yapıcı etkisi olduğu ileri sürülmüştür.

Glifosatın hücre döngü bozukluklarına yol açtığı deniz kestaneleri üzerinde yapılan bir araştırma ile saptanmıştır. Deniz kestanesi hücrelerinde, bu tarım ilacını kullananların solunum yoluyla maruz kaldığı dozun 500-4000 kat daha altında bir dozla hücre döngü kusurları oluşmuştur.

Glifosatın StAR proteininde bozukluk oluşturması sonucu beyin gelişiminde önemli olan adrenal hormon üretiminde azalma meydana gelmiştir. ABD’nin Minnesota eyaletinde glifosat kullanan çiftçilerin çocuklarında doğumsal özür ortaya çıkıp çıkmadığı araştırıldığında, glifosat ile teması olan çiftçilerin çocuklarında genel ortalamaya göre üç misli daha fazla dikkat eksikliği ile kendini gösteren beyin gelişim hastalığı saptanmıştır.

Fransa’da yapılan bir araştırmada, HepG2 tipi insan karaciğeri hücreleri değişik dozda glifosata maruz bırakılmıştır. Doz iki ppm’ye çıkartıldığında HepG2 karaciğer hücrelerinde östrojen reseptörleri işlevini kaybeder. Beş ppm dozda ise, hücre içi DNA hasar görmeye başlar. On ppm dozda hücreyi öldürücü etki ortaya çıkmaya başlar. Bazı yemlerde dört yüz ppm’ye kadar glifosat artığına izin verildiğini düşünürsek, ne kadar büyük bir risk altında olduğumuz ortaya çıkar.

Bunun dışında glifosatın sinir sistemi üzerine olumsuz etkilerinin; ses kısıklığına sebep olması, burun iltihabına yol açması gibi sağlık sakıncalarının da olduğunu belirtelim.

İki altın bilezik: Soya ve mısır!

GDO artık başta soya ve mısırla dünyaya ciddi anlamda yerleştirilmiştir. Piliç endüstrisi bütünüyle GDO’lu soyaya bağlı hale gelirken, büyükbaş yeminde de hammadde olarak GDO’lu mısır kullanılmaktadır. Bugün soyanın sekiz yüzden fazla, mısırın ise altı yüzden fazla çeşit ürüne katıldığı ve bütün bu ürünlerin gündelik tüketimin her aşamasında yer alan ürünler olduğu düşünülünce, riskin büyüklüğü bir kez daha görülüyor.

Amerikan Federal Pestisit Ürünleri Veri Tabanı’na göre hibrit tohumlar yetişsin diye yirmi binden fazla pestisit kullanılıyor. Pestisit ürünlerde kullanılan kimyasal maddelerin sayısı altı bin dört yüz civarında. Bu maddelerin akut zehirlenme, kanser, doğum kusurları, kısırlık, sinir sistemi bozuklukları, gelişim bozuklukları başta olmak üzere onlarca zararlı etkisinin olduğu tespit edilmiştir.

Tüm bu araştırma sonuçları GDO’nun bilerek ve planlı bir şekilde insanlığın başına bela edildiğini gösteriyor. Şu ana kadar sağlık yönünden bakıldığında tek bir müspet etkisinin olmadığı görülüyor. Bunu örtbas etmek için sürekli yalana başvuruyorlar. Verim artacak, besin değeri yükselecek, maliyet düşecek gibi iddiaların yalan üzerine kurulu olduğu görülüyor. GDO piyasasının yüzde doksanını elinde tutan Monsanto için: “Üç çeşit yalan vardır: Yalanlar, menfur yalanlar ve Monsanto yalanları” denmesi tesadüf olmasa gerek.

İngiliz Papaz: Thomas Robert Malthus

Bugün açlık ve kısırlığı insanlığa başa bela edenlerin kimden akıl alarak hareket ettiğini bilmek bu zihniyeti daha yakından tanımak için gereklidir. İngiliz papazı Thomas Robert Malthus, 1798 yılında “Nüfus İlkesi Üzerine Bir Deneme” adlı çalışmasıyla tanınmıştır. Özetle, nüfusun geometrik bir şekilde artarken yiyecek arzının aritmetik bir şekilde artacağını ve bu durumun kitlesel açlığa sebep olacağını ve dünya nüfusunun azaltılması gerektiğini savunur.

Bu görüşler, Charles Darwin’in evrim teorisinin temeli sayılan “doğal seleksiyon” tezinin oluşmasına sebep olacaktır. Bu fikir Amerikan Soy Arıtım Derneği, Sosyal Hijyen ve Doğum Kontrol Bürosu gibi kuruluşların ortaya çıkmasının zeminini hazırlar. Tüm bu gelişmelerin baş rolünde Rockefeller ailesinin en önemli ismi David Rockefeller vardır. Kendisini bu işe adamıştır. 1952’de Nüfus Konseyi’ni kurar.

Rockefeller!

Bu tarihten sonra Soy Arıtım Projesi, Nüfus Konseyi’nin oluşumuyla geri plana düşürülerek yerine “aile planlaması” ve “nüfus kontrolü” terimleri kullanılmaya başlanır. Bu yeni söylem sayesinde ırkçı söylemler yerini politik terimlere bırakmıştır. Nüfus Konseyinden sonra Uluslararası Planlı Aile Federasyonu’nu kurar. Rockefeller, dünya nüfusunun hızla arttığını bu nedenle hem nüfusun azaltılması hem de tarımsal üretimin artırılması gerektiğini iddia ederek 1943’te “yeşil devrim”i başlatır. Bu tarihten itibaren de daha önceki yazılarda ifade edildiği gibi GDO’nun dünyaya yayılmasının temeli atılarak bugünlere gelinir.

Bunca çabanın amacı nüfusu hızla azaltarak kontrol etmeye çalışmak. David Rockefeller’in torunu John David Rockefeller’in “Bana göre nüfus kontrolü günümüzde atom silahlarının kontrolünden sonra ikinci en büyük önceliğimizdir” ifadesi durumu özetliyor.

Porto Riko ve Brezilya!

Doğum kontrolü denemelerinin ilk yapıldığı ülke Porto Riko’dur. 1965 yılında yapılan bir araştırmada doğurganlık çağına gelmiş kadınların %35’inin başarıyla kısırlaştırıldığı görülür. İkinci hedef Brezilya’dır. 1970’lere gelindiğinde Brezilya hükümetince yapılan araştırmada 14-55 yaş aralığındaki kadınların %44’ü doğurganlığını kaybetmiştir.

Görüldüğü üzere, sömürmek için aldatmak zorundalar. Aldatmak için maskelere ihtiyaçlarının olduğu açık. Merhametleri yok. Aile planlaması, korunma, üreme sağlığı, sezaryen, aşı kampanyaları, kürtaj ve kısırlaştırıcı gıda yardımları gibi faaliyetler en fazla kullandıkları yöntemlerdir. Ayrıca, kısır tohumlar üretmelerinin nedeni onları tüketenleri de kısırlaştırarak yok etmek. Bu oyuna gelmemek elimizde. Gıdaların niceliğiyle değil niteliğiyle ilgilenmemiz gerekir. Görselliği ve hazzı ön plana alırsak mağlup olmak kaçınılmaz olacaktır. Mide ifsadına izin veren, aklının ifsadına da izin verdiğini anlaması gerekir. Tabaktaki iktidar kaybedildiğinde düşünce, eylem ve dava adamının çıkmasının zorlaşacağı aşikârdır…

İstifade edilen başlıca kaynaklar:

1- Roger Garaudy, Amerikan Efsanesi.;

2- Kemal Özer, Deccal Tabakta.;

3- Kemal Özer, Şeytan Ye Diyor.;

4- Dr.Yavuz Dizdar, Yemezler.;

5- Dr. Müh. Hüseyin Kami Büyüközer, Yeni Dünya Düzeni ve Helal Gıda.;

6- Dr. Müh. Hüseyin Kami Büyüközer, Yeniden Gıda Raporu.;

7- Prof. Dr. Kenan Demirkol, Gdo: Çağdaş Esaret.;

8- Aidin Salih, Gerçek Tıp.;

9- Kemal Özer, Yediklerinizin içinde ne var?.;

10- Mebruke Bayram, Gıdalar, Ambalajlar, Silahlar ve Açlar.;

11- İsmaik Tokalak, Dünyada Gıda Terörü.;

12- Vandana Shiva, Tohum ve Gıdanın Geleceği Üzerine Manifestolar.;

13- F.William Engdahl, Ölüm Tohumları.;

14- Prof. Dr. Mustafa Koç, Küresel Gıda Düzeni.;

15- Soner Yalçın, Kara Kutu.;

16- Muhtelif internet siteleri, makale, gazete haberleri.

Benzer konuda makaleler:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*