II. Sultan Abdülhamid Han

Ben tarih uzmanı değilim, amma okul derslerinde ve bir kısım tarihçilerin Osmanlı tarihi hakkında yazdıkları makale ve yazılarına baktığımızda objektif yazmadıkları görülüyor.

Türkiye’de konuşulacak hiçbir mesele yokmuş gibi konuşmak için konuşan bazı edepli olmayan edipler sübjektif tavırlarıyla II. Sultan Abdülhamid Han hakkında olumsuz eleştirilerde bulunuyorlar.

Köyümüzde yıllarca komşuluk yaptığımız Ermeni Yusuf Efendi vardı, Rahip Yakubê ve Rısko isminde iki çocuğu gayri müslim ve fakat müslim gibi bir çok güzel hasletleri vardı. Bir tarafta “Müslümanların işi yok, çocuklarını sünnet ediyorlar” diye eleştiri de bulunuyorlardı, bir diğer tarafta da diyalog kurmak ve muhabeti arttırmak için Müslümanlarla kirve oluyorlardı. Bazı tarihçilerimiz de o Ermeniler gibi yeri geldikçe Osmanlı sultanlarını istibdat ve hatta kızıl sultan diye eleştiriyorlar; bazen de Osmanlı hanedanının torunlarıyız, ifrat ve tefrit arasında maskara oluyorlar.

Sultan Abdülhamid Han

Said Nursî Hazretleri 1907’de İstanbul’a gelir, Van’da Medresetü’z-Zehra adı altında bir darülfünun inşa etmek için projesini Sultan II. Abdülhamid Han’a sunmak ister. Sultan ile görüştürülmediği gibi bir çok hadiselerle karşılaşan Said Nursî, 1910 yılına kadar İstanbul’da kalır.

1876’da ilân edilen I. Meşrûtiyet Anayasasını tekfir edenler olurdu. Hükümete hücum edenlerin, bazıları “Haydo Haydo” derlerdi. Bazıları “Haydar Ağa, Haydar Ağa” derlerdi; ben ‘Haydar” derdim. Şimdi de “Haydar” diyorum. 1

Evvel ‘Haydar Ağa’lık vardı. Şimdi siz de ‘Haydo’ yaptınız. Hâlbuki bize lâzım ‘Haydar’dır.” 2

Said Nursî Hazretleri burada vermek istediği ifrat, tefrit ve vasat mertebesinin nasıl olmasıdır. Hak edilmeyen bir aşırılıkta birilerine gösterilen muhabbet “Haydar Ağalık” aşırı derecede zemmetmek de “Haydo”luktur. Bu iki fiil ifrat ve tefrittir ve zulümdür. Vasat olan ise ifrat ve tefritten uzak olmaktır.

Burada da anladığımız kadarıyla,“Haydar ağalık” dalkavukluğu “Haydoluk” yıkıcı eleştiriyi “Haydar” ise hakkaniyeti temsil ediyor. Sultan II. Abdülhamid Han, elbette hatadan müberrâdır, denilemez. Şayet iyilikleri yanlışlarından fazla ise, hakkını vermektir. Yanlışlarını şefkatle söylemek lâzımdır.

İnsaf ölçüsüyle aşağıdaki beyanları tartıp ölçersek her halde tarihçi olmasak da Sultan Abdülhamid hakkında fikir yürütebiliriz.

Sultan II. Abdülhamid Han otuz üç sene fasılasız Osmanlı Devleti’ni ayakta tutmasına rağmen, kimilerine göre ulu hakan, kimilerine göre veli, kimilerine göre kızıl sultan olarak en çok tartışılan sultan olmuştur.

Kaderin cilvesi Osmanlı Devleti’nin son döneminde I. ve II. Meşrûtiyet, 93 Harbi, Rumeli’nin Osmanlı’nın elinden çıkması, doğuda bir çok illerin Rus işgaline uğraması, Ermenilerin Rus ordusunun birer milisleri gibi Osmanlı Devleti’ne karşı cephe almaları, 31 Mart hadisesini körükleyen İttihad ve Terakkici’ler ve daha bir çok olumsuz durumlarla karşı karşıya kalan Osmanlı Devleti zor durumda bırakılmıştı.

Böyle ağır hücumlara maruz kalmış ve dağılmış Osmanlı Devleti, Sultan İkinci Abdülhamid Han’ın toparlamasını hazmedemeyen ecnebi devletleri, İttihad ve Terakkici’ler ortalığı karıştırarak 31 Mart hadisesine meydan vermişler.

Sultan Abdülhamid Han kanlı mücadeleye girmedi

Abdülhamid Han, şefkat dolu bir mizaca sahip olduğu için kanlı mücadeleye girmemiştir. Yoksa 31 Mart Vak’asını bastırıp bir çok insanların ölümüne sebebiyet verebilirdi. Otuz üç sene sultanlık yapan bir hükümdar, elbette bütün yönüyle melek gibi hareket etmesi mümkün olamazdı. İcraatinin gereği neyse o şekilde maslahata baş vurmuştur.

Bundan dolayı ecnebi ve İttihâdçılarda onu kızıl sultan olarak ilân ettiler.

Bediüzzaman’a göre ise, Abdülhamid zamanında yapılan bütün istibdâdlar onun şahsına verilmemelidir. Maalesef İttihâdcılar bunu yapmıştır. Zira o şefkatli bir sultandır. Başka bir eserinde de Abdülhamid’in şahsî idaresini anlatırken, “Abdülhamid’in mecbur olduğu istibdâd” ifadesini kullanmıştır.

1907’de İstanbul’a gelen Bediüzzaman, Meşrûtiyetin ilânından evvel söylediği bir nutkunda, Sultan Abdülhamid’i, “Yaşasın yaraları tedavi etmek fikrinde olan halife-i Peygamberî.” diye vasıflandırmıştır.

Said Nursî, II. Meşrûtiyetin başında, hürriyet-i şer’iyyeyi teşvik etmiş, bazı siyasî muhaliflerinin istibdâd adını verdikleri, Abdülhamid idaresi için de “mecburî, cüz’î ve hafif istibdâd”, İttihâdcıların zulmü için ise, “pek şiddetli küllî istibdâd” tabirlerini kullanmıştır.

Bediüzzaman Hazretleri, her zaman müsbet hareketi nazara vermiş, Sultan Abdülhamid’i bir “veli “olarak kabul etmiş.

İnsan hatasız olmayacağından, onun da bazı hataları olduğunu ve ancak bu hataların mecbûriyet altında yapılan hatalar olduğu vurgulamıştır.

Mustafa Sungur Ağabey şöyle anlatıyor: Üstad, Abdülhamid “Veli” idi: “Sultan Abdülhamid, velidir. Ben, onu hususî duâlarımın içine almışım. Her sabah, ‘Ya Rabbi, sen Sultan Abdülhamid Han ve Sultan Vahidüddin ve Hanedan-ı Osmaniye’den razı ol’ diye duâlarımda yad ederim.

Sultan Abdülhamid’in yabancı düşmanlara karşı gösterdiği dehâsı ile onun, İslâm âleminin bir halifesi ve veli bir sultan olduğu icraatları şahittir…

Çok manidar bir rivayet ile konuyu kapatmak istiyorum.

Şöyle: Mehmed Âkif Ersoy babasından rivayetle anlatmış: Sultanahmet Camii’ne her gittiğimde Camide minberin yanında saçı sakalı beyazlaşmış Medet Efendi isminde bir ihtiyarın sürekli ağladığını görüyordum. Bir gün yanına yaklaştım. “Efendim Allah’ın rahmetinden ümit kesilmez niye ağlıyorsunuz?” diye sordum. Bana “Beni konuşturma” dedi. Yine ağlamaya devam etti. Çok ısrar edince, anlatmaya başladı.

“Ben Sultan Abdülhamid devrinde orduda bir binbaşıydım. Babam vefat ettmişti. Geride bırakmış olduğu gayrimenkuller vardı. Benden başka bunları idare edecek bir erkek evlâdı yoktu. Bu gayrimenkuller ayak altında kalmasın diye ordudan istifa etmeyi düşündüm.

Mazeretimi anlatan bir dilekçe yazarak Sadaret (bugünkü Başbakanlık) Makamına verdim. Dilekçem Padişaha arz edilmiş olacak ki gelen cevapta istifanız kabul edilmedi” deniliyordu.

“Bir müddet sonra, Padişahımızın huzuruna çıkıp durumumu bizzat arz edeyim diye düşündüm. Sonra huzuruna çıkmak için müracaatta bulundum. Bu arada bana: “Sultan Abdülhamid Han’ın huzuruna çıkmanın, huzurunda bulunmanın çok ağır olduğunu” söyledi. “Faytonuna bindiğinde sağındaki ve solundaki neferlerin zorlukla nefes aldıklarını” söyledi.

Huzuruna kabul edilince durumumu arz etmeye çalışarak, “istifa etmek zorunda kaldığımı bu sebeple istifa etmek istediğimi” söyledim.

Daha önce de dilekçem kendisine arz edilmiş olacak ki, yüz hatlarından istifa etmemi kabul etmediğini anladım. Fakat benim böyle israr etmek istediğimi de görünce “Haydi git seni istifa ettirdik” dedi.

“Ben istifamın kabulünü aldıktan sonra evime döndüm. Gece yattıktan sonra bir rüya gördüm. Rüyamda Peygamberimiz Hz. Muhammed (asm) ve yanında Sultan Abdülhamid olduğu bir halde Osmanlı Ordusunu teftiş ediyordu. Teftiş ettiği bölükler intizamlıydı. Sıra benim bölüğüme gelince düzensiz olduğunu görünce bunun neden böyle olduğunu dönerek Sultan Abdülhamid’e sordu. Sultan Abdülhamid de, Peygamberimiz Hz. Muhammed’e (asm) cevaben “Efendim bu bölüğün komutanı ısrarla istifa etmek isteyince biz de istifa ettirdik” dedi. Bunun üzerine Peygamberimiz Hz. Muhammed de, (asm) Sultan Abdülhamid’de dönerek “Senin istifa ettirdiğini biz de istifa ettirdik” dedi.

Medet Efendi: “Ben, Sultan Abdülhamid’i Veli olarak biliyorum!” dedi.

“Ben ağlamayım da ne yapayım.” diyerek yine ağlamaya devam etti… 3

Halife-i İslâm, II. Abdülhamid Han, otuz üç yıllık sergüzeşte-i hayatı bir destan olarak tarihe geçmiştir. Onu bir kaç satır yazı ile anlatmaya ve tanıtmaya çalışmak yetersiz görüyorum. Abdülhamid Han’ın umman denizinden bir katre ile iktifa edelim. Allah rahmet etsin…

Dipnotlar:

1- Münâzarât.
2- BADILLI, Mufassal Tarihçe-i Hayat, İstanbul 1998, I, 246.
3- İlahiyatçı, Prof. Osman Öztürk (şerhi).


Benzer konuda makaleler:

1 Trackback / Pingback

  1. "Dindar Atatürk" portresi asılsız | EuroNur | SaidNursi.de

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*