Takdir, tebrik, tevazu

Kibirli insanlara karşı tevazu gösterilmez elbet. Tıpkı, zalime karşı tezellül gösterilmediği gibi. Bu tip kimselere karşı tevazu-tezellül eziklik olduğu gibi, bunun bir faydası da olmaz.

Tevazu ile önce ruh ezilir, ardından ceset büzülür; yahut “Kişinin ruhu cesedinden evvel ölmüş” olur.

Din-iman hizmetinde bulunan kardeşler arasındaki insanî davranış hâli ise büsbütün farklıdır. Ki, bu yazının ana konusu da budur aslında.

Meyve Risalesi’nin Sekizinci Meselesi’nde izah edildiği gibi, bir insan eğer tahkiki imana sahip ise ve bilhassa âhirete imân kâmil mânada ise, onda güzel ahlâkın esasları olan şu meziyetler hükmeder: ihlâs, samimiyet, fazilet, hamiyet, fedakârlık, rıza-yı İlâhî, sevab-ı uhrevî…

Şayet imanı ve âhiret akidesi yoksa, bu kez o kimsede şu vahşetengiz duygu ve düşünceler meydan almaya başlar: Garaz, menfaat, sahtekârlık, hodgâmlık, tasannu, riya, rüşvet, aldatmak…

Bir müminde güzel şeylere karşı şayet takdir-tebrik hissi ölmemiş ve tevazu meziyeti diri kalmışsa, birinci şahsın ahlâkına sahip durumda demektir.

Tersine, yerine göre din kardeşini tebrik etmiyor, makbul hizmetlerini takdir etmiyor, dahası haksızlık yaptığı halde gidip ondan helâllik dilemiyorsa, Allah muhafaza, ikinci şahsın derekesine doğru yuvarlanıp gidiyor demektir.

Risale-i Nur’daki muhtelif bahislerde, içinde bulunduğumuz bu çağın, bu asrın faziletten ziyade “enaniyet asrı” ifade edilir. El-hak doğrudur.

Hatadan dönmek bir fazilettir. Kardeşinin meziyetiyle şakirâne iftihar etmek bir fazilettir. Haksızlık ettiği, hakkında dedikodu-gıybet ettiği kardeşinden özür dilemek, ondan helâllik istemek bir fazilettir.

Kezâ, haksız yere kırdığı, zan ve töhmet altında bıraktığı, hakkında türlü itham ve isnatlarda bulunduğu bir iman kardeşinin gönlünü almaya çalışmak, onunla helâlleşme cihetine gitmek de bir fazilettir.

Şayet fazilet hissi bir insanda ölmedi ise, hiç vakit kaybetmeden (çünkü, herkes ölecek yaştadır ve ölüm her ân gelebilir) hemen gidip gereken ne ise onu yapmaya çalışır. Hem de kemâl-i tevazu ve mahviyet ile bunu yapar, yapması lâzım gelir. Yapmazsa şayet, o kimsede fazilet yerinde enaniyet hükmediyor demektir. Enaniyet ise, bu zamanda “en tehlikeli bir damar”dır. (5. Desise-i Şeytaniye)

Nur Külliyatında yer alan dost ve kardeşlere yazılan hemen bütün lâhika mektuplarının başında, teşvik, tebrik, takdir, dua ve temenni yerine geçen şu güzel tâbirlerin zikredildiğini görüyoruz: Aziz, sıddık, kıymetli, ciddi, muhlis, çalışkan, samimi, gayretli, fedakâr, vefakâr, sebatkâr… kardeşlerim.

Kardeşleri ve dava arkadaşları hakkında bu tâbirleri hiç cimrilik yapmadan sarf eden kimsede kibiri, gurur, enaniyet, benlik, hodfürûşluk yoktur; varsa da asgari seviyededir. Aksine, onda fazilet hissi, takdir hissi, tevazu duygusu, sahabelerdeki isar hasleti var demektir.

Bir-iki noktaya daha temas ile bitirelim: Tevazu duygusu, zahirî nazar ile bakıldığında, zayıflık gibi görülebilir. Hakikat ise, bunun tam tersinedir. Yani, tevazuda muazzam bir kuvvet ve mukavemet vardır. Misâl, toprak mütevazıdır. Üstünde ne yaparsan yap, hiç sesini çıkarmaz. Lakin, sonunda herkesi bağrına basar, herkesin sırtını yere getirir, bir de etrafı kokutmasın diye üstünü bir güzel örter.

Bir diğer husus, takdir hissi ile alâkalı. Güzel ve hayırlı bir hizmete vesile olan bir kardeşini, arkadaşını, dostunu tebrik ve takdir etmekten kaçınmamalı, bundan asla imtina etmemeli. Tâ ki, iç dünyamızdaki takdir hissi ölmesin, diri kalsın, yaşamaya, dahası gelişmeye-inkişafa devam etsin. Aksi halde, o his zamanla zayıflamaya, hatta ölüp gitmeye yüz tutar.

Benzer konuda makaleler:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*