Ömrün altın çağı: Gençlik

“İnsan bir yolcudur. Sabavetten gençliğe, gençlikten ihtiyarlığa, ihtiyarlıktan kabre, kabirden haşre, haşirden ebede kadar yolculuğu devam eder.”1 Bu yolculuğun altın çağı gençlik dönemidir. Bu zamandaki ameller, kişiye pişmanlık ya da rahmet olarak döner.

Evlatlarımızın tahkiki imanı için neler yapmalıyız? İman hizmetinde aktif rol almalarını nasıl sağlayabiliriz? Motivasyon sorunlarına karşı nasıl yaklaşmalıyız? Gençlik dönemini verimli bir şekilde değerlendirmeleri için bize düşen görevler nelerdir? Ehl-i dünyanın aldatıcı tuzaklarından korumak için nasıl bir tedbir almalıyız? gibi uzayan sorular çoğumuzun içini acıtır. Zira içtimai hayatta gördüğümüz manzaranın iç açıcı olmadığı malumdur.

Bu tablonun müspet yönde değişmesini istiyorsak gençlerimizi eleştirmeden önce anlamaya çalışmalıyız. İmanlı bir gençliğin yolu bazı hakikatleri anlamayı, yaşamayı ve şuurunda olmayı gerektirir. Bu kavramların listesi uzun olmakla beraber bir kısmını Risale-i Nur rehberliğinde anlamaya çalışacağız.

İnsan hayatında en fazla nimetlerin ihsan edildiği dönem gençliktir. Bu nimetler hakkıyla değerlendirildiği takdirde iki cihanın saadet kapıları sonuna kadar açılacaktır. Aksi takdirde büyük pişmanlıklar, elemlerle baş başa kalınması kaçınılmaz olacaktır.

Kâinattaki en yüksek hakikat olan imana uygun hareket yolumuzu aydınlatır. “İman, herşeyi güzel, ünsiyetli gösteren şeffaf, berrak, nuranî bir gözlüktür.”2,“İman saadet anahtarı, marifetullah mânevî terakkiyatın miftahı, iman-ı billah da bütün kemâlâtın esası ve madenidir.”3 ve “Hakikî bütün elem dalâlette, bütün lezzet imandadır.”4 gibi hakikatler ancak imanla yaşanabilir. Bu gerçekten uzak yaşayan milyarca insanın ne durumda olduğunu her gün ibretle müşahede ediyoruz.

“Arzın tefrişine sebep, yani vesile, insandır. Bu misafirhanedeki ziyafet onun namına verildi.”5 Misafir ev sahibine tabidir. Rahat, huzur ve saadet bizi misafir eden zata itaatle mümkündür. Mezkûr ifade en kıymetli misafirin insan olduğunu, kâinatın insan olmadan manasını yitirdiğini ve ziyafet gibi beş duyuya hitap edilen nimetlerin insana in’am edildiğini özetler. O halde bu kadar değer verilen insan tüm bu nimetler karşısında teşekkür etmelidir. En güzel teşekkürü hayatının her açıdan en verimli dönemi olan gençlikte yapması gerekmez mi?

“İnsan ipi boğazına sarılıp, istediği yerde otlamak için başıboş bırakılmamıştır. Belki, bütün amellerinin suretleri alınıp yazılır ve bütün fiillerinin neticeleri muhasebe için zapt edilir.”6 Çoğu gencin bu teşekkür yerine (sanki hiç hesap sorulmayacak gibi!) kafelerde, stadyumlarda vb. yerlerde zamanını bir hiç uğruna heba etmesi hazindir. Oysaki her saniyemiz kayıt altına alınır ve altın kadar değerlidir.

Bu saniyeleri yanlış yerde tüketmemek için iman dairesinde aktif rol almalıyız. Unutulmamalıdır ki: “Din milletin hayatı ve ruhudur.”7 Hayatını ve ruhunu kaybetmeyen ve bu idealleri paylaşan bir ortam genci motive edecektir. İman hizmetinin lezzetini aldıkça şevki de artacaktır.

“Hayat bir faaliyet ve harekettir. Şevk ise matiyyesidir.”8 ve “İnsan hangi şeye teveccüh ederse, onun ile bağlanır ve onda fâni olur.”9 tespitleri üzerinde düşünelim. İlgi alanımızı bu dünyaya gönderiliş maksadımıza göre uyarladığımızda o noktada bir kabiliyet kesb ediyoruz. Bu faaliyet bize sadece sevap olarak değil çok sayıda peşin ücretin kapılarını da açıyor. O ücretlerin bir kısmını; “Her faaliyet, her bir istidat, inbisat ve inkişaf edip semere vermekle bir ferahlık, bir genişlik, bir lezzet verir.”10 ifadesinde görmek mümkündür.

Tarihi vetirede çoğu insanın gençliğini heba ettiği ibretle müşahede edilir. İnsanın belki de en fazla “keşke” dediği zaman diliminin gençlik dönemi olması tesadüfi değildir. Bunun sebepleri elbette ki muhteliftir. En başta gelen sebebi: “Gençlik damarı akıldan ziyade hissiyatı dinler. His ve heves ise kördür, âkıbeti görmez. Bir dirhem hazır lezzeti ileride bir batman lezzete tercih eder.”11 cümlelerinde aramak yerinde olacaktır.

Hakiki lezzete odaklanmak elzemdir. “Dünyanın lezzetini, zevkini, saadetini, rahatını isterseniz, meşru dairedeki keyfe iktifa ediniz. O, keyfinize kâfidir. Haricinde ve gayr-ı meşru dairedeki bir lezzetin içinde bin elem vardır.”12 Demek ki lezzetin sonrasında elem varsa o lezzette hayır yoktur.

Ayrıca; “Lezzet ve nimet devam etmek şartıyla lezzet ve nimet olabilir.”13 “Lezzetin bekası lezzetten daha lezîzdir.”14 ve “Dünyanın lezâizi zehirli bala benzer. Lezzeti nisbetinde elemi de vardır.”15 Mezkûr ifadelere dikkat edildiğinde lezzetin bekası olması, elem getirmemesi ve dünyevi lezaizin aldatıcı olduğunu açıkça müşahede edebiliyoruz.

Aklın yerine hissiyatın ön planda olması hataların başıdır. Gençlik nimeti kısa süreliğine verilen emanettir. “Sizdeki gençlik katiyen gidecek…”16 ifadesini düşünelim. Hangi yaşlıya sorarsanız sorun, zamanın çok hızlı geçtiğini söyleyecektir. Şu ana kadar zamanın yavaş geçtiğini söyleyene rast gelmedik. Demek ki hiç bitmez zannettiğimiz anlar hızla geçiyor. Üstadın “Hayat zannettiğin hâlât, yalnız bulunduğun dakikadır.”17 ve “Ey nefis! Bil ki dünkü gün senin elinden çıktı. Yarın ise senin elinde yok ki ona maliksin. Öyle ise hakiki ömrünü bulunduğun gün bil.”18 veciz tespitleri mevzuyu özetliyor.

Ehl-i dünyanın “anı yaşamak!” olarak lanse ettiği, nefisleri okşayan ve çoklarını aldatan durumun hakikatini de bir kez daha anlamış bulunuyoruz. Haram lezzetlerin cazibesine kapılanların çoğunun gençler olduğunu biliyoruz. “Gençlik damarı akıldan ziyada hissiyatı dinler. His ve heves ise kördür, akıbeti görmez. Bir dirhem hazır lezzeti, ileride bir batman lezzete tercih eder.”19 Bu damar insanı vartalara yuvarlayan tuzak gibidir. Hissiyat, lezzet, heves başlıca tuzaklardır. Elbette bunlara uymak sonun başlangıcı olacaktır.

“Cemaatten ayrılmayın, zira sürüden ayrılanı kurt kapar”20 hadis-i şerifi şahs-ı mânevînin ehemmiyetini izhar eder. Tek başımıza menfi yönde bir şahs-ı mânevîyle mücadele etmemiz mümkün değildir. Bu gerçeği görerek Nur dairesinin haramlara karşı koruyan zırhından istifade etmeliyiz. Yazılı, görsel ve sosyal medyanın sahte kahramanları, idolleri yerine akranlarımızla teşriki mesai yapmalıyız. Her şeyde vasadı tavsiye eden aziz üstadımızın “müfridane irtibat” ikazına kulak vermeliyiz. Ne kadar irtibatta olursak o ölçüde muhafaza edileceğimiz hatırlanmalıdır.

Tam bu noktada enaniyet, kibir gibi manevi hastalıklar şahs-ı mânevîye dahil olmada önemli bir engel teşkil eder. Bu hususta; “İnsanda en tehlikeli damar enaniyettir. Ve en zaif damarı da odur. Onu okşamakla çok fenâ şeyleri yaptırabilirler.21 ve “Kendini beğenen belâyı bulur, zahmete düşer. Kendini beğenmeyen safâyı bulur, rahmete gider.22 şeklindeki ikazlara dikkat etmeliyiz. Bu hastalıkların neticelerinin vahim olması cemaatin ne kadar elzem olduğunu izhar eder.

O halde nefsimizi temize çıkarmadan “Nefsini ıslah etmeyen, başkasını ıslah edemez.”23 kaidesiyle hareket etmeliyiz. Böyle yaptığımız takdirde çok kısa sürede hızlı bir ilmi ilerleme sağlayacağımızı Üstadımız şu şekilde müjde veriyor: “Bir sene bu risaleleri ve bu dersleri anlayarak ve kabul ederek okuyan, bu zamanın mühim, hakikatli bir âlimi olabilir. Eğer anlamasa da mâdem Risâle -i Nur şâkirdlerinin bir şahs-ı mânevîsi var, şüphesiz o şahs-ı mânevî, bu zamanın bir âlimidir.”24

Sahnede gençlerin olduğu davalar daima galip gelir ve diğer gençleri de motive eder. Ashab-ı Kehf’in gençlerinden tutun Efendimiz’in (asm) etrafındaki Ashâb-ı Suffe gençliğini alim, komutan, imam gibi kritik vazifelerde görüyoruz. Üstad hazretlerinin de etrafında yeğeni Abdurrahman, talebesi Ceylan Çalışkan gibi gençlerin olduğunu biliyoruz.

Bu tablo gençlerimize güvenmemiz ve sorumluluk vermemiz gerektiğini ihtar ediyor. “Bizler gayet az ve zayıf ve fakir ve kuvvetsiz olduğumuz halde, gayet ağır ve büyük ve umumî ve kudsî bir vazife-i imaniye ve hizmet-i Kur’âniye omuzumuza ihsan-ı İlâhî tarafından konulmuş.”25 Mezkûr ifade mesuliyetin büyüklüğünü izhar ediyor. Zira imanı vazife herkese nasip olmuyor. Nasip olanı büyük bir sevap, huzur, saadet bekliyor. Yeter ki hakkıyla vazifesini ifa etsin.

Bu dairenin dışındaki yangını en iyi gençler söndürebilir. Bu bilinçle hareket etmek elzemdir. Akranların birbirini anlaması, iletişim kurması çok daha kolaydır.

Netice itibariyle asayişi temin eden, hiçbir yüz kızartıcı suç işlemeyen, en çok okuyan ve düşünen, kendisinden başlayarak etrafını lisan-ı haliyle ıslah etmeye çalışan, ben değil biz şuuruyla hareket eden, hayatını kâinattaki en yüksek hakikat olan iman davasına adayan, hiçbir kötü alışkanlığı olmayan, zahmette rahmet olduğunu bilen, hakiki lezzeti helal dairesindeki meşru sınırlarda yaşayan, nerden gelip nereye gittiğini bilen, dünyanın aldatıcı yüzüne kanmayan, misafirliğinin farkında olan ve her saniyesindeki amellerinde ihlası hedefleyen bir gençlik ancak şahs-ı mânevîyle mümkündür. 100 yılı aşkın süredir Risale-i Nur hizmetinde vazife yapan bahtiyar gençler de bu hakikatlerin en büyük şahitleridir vesselâm…

Dipnotlar:

1- Mesnevî-i Nuriye, s.189.
2- Mektubat,s.38.
3- Şualar, s.398.
4- Sözler,s.680.
5- İşârâtü’l- İ’caz, s.155.
6- Sözler, s.75.
7- Hutbe-i Şamiye,s.69.
8- Münazarat, s.136.
9- İşârâtü’l- İ’caz, s.76.
10- Lem’alar, s.343.
11-Sözler,s.135.
12-Sözler, s.132.
13-İşârâtü’l- İ’caz, s.197.
14-İman ve Küfür Muvazeneleri, s.212.
15-Mesnevî-i Nuriye, s.106.
16- Kastamonu Lâhikası, s.117.
17-Sözler, s. 436.
18- Sözler, s.246.
19- Şualar, s.412.
20- Ebû Dâvûd, Ṣalât, 46.
21- Mektubat, s.412.
22- Mektubat, s.273.
23- Sözler, s.243.
24-Lem’alar,s.171.
25- Lem’alar, s.;274.

Benzer konuda makaleler:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*