Tarihin Surlara Yazıldığı Kent: Diyarbakır

26 medeniyete ev sahipliği yapmış, 9 Peygamberin ve 27 sahabenin kabrinin bulunduğu, 5000 yıldan bu yana Anadolu’nun en önemli yönetim merkezlerinden olan, Dünyanın ilk robotun 900 yıl önce yapıldığı, Kabe’nin ilk ipek örtüsünün işlendiği şehrin adıdır Diyarbakır. Çoğu Anadolu kentimiz gibi derin bir tarihi geçmişinin yanında çok az yere nasip olacak yoğunlukta çeşitli kültürlere ev sahipliği yapan bu kadim şehri sözü daha fazla uzatmadan gezi notlarımı paylaşmaya çalışayım.

Gezime meşhur Diyarbakır kalesinden başladım. Şehrin Ulu camiyle birlikte akla gelen iki simgesinden biridir. Yaklaşık 6 km uzunluğu, 12 metre yüksekliği, 3-3.5 metre arasında değişen genişliği ve toplamda tam 82 adet burca sahip olan bir kale düşünün. Türkiye’nin birinci ve dünyanın da Çin seddinden sonra ikinci uzunluğa sahip surları; alanında en eski tarihe sahip olması benzerlerinden ayırıyor…

Surlarında 12 değişik dönemin yazıtlarını okumak mümkün. Ünlü sanat tarihçi A.Gabriel surlar için “Tek başına bir yazıtlar müzesi” ifadesini kullanıyor. Surları dolaşmak, dokunmak, seyretmek ayrı bir zevk. Şehrin de en önemli dinlenme ve buluşma mekanlarından. Şehre bakan yönü genel olarak iyi durumda ama surların diğer yanı için aynı cümleleri maalesef söyleyemiyorum. Gecekondulaşma, çöplerin biriktiği alanlar vs. nedeniyle ciddi manada kamulaştırma ve düzenlemelere ihtiyaç duyuyor. Öyle ki zaman zaman fotoğraf çekmek için kendimi gecekondu damlarında buldum. Vakit geçirmeden restorasyona girmeli.

Surlar çeşitli burçlara sahip. En önemli üç tanesinden bahsedelim. İlki Evli Beden Burcu. Artuklular burada muazzam bir sanat icra etmişler. Çift başlı kartal, kanatlı aslan kabartmaları ve çiçekli nesih yazıtı kuşak gibi burcu sarıyor. Özellikle kanatlı aslan figürü çok farklı bir stile sahip. Gerçekçi bir algı oluşturuyor. Sanki canlıymış da üzerinize atlayacak hissi veriyor.

İkincisi Yedi Kardeş Burcu. Evli Beden burcuna çok benzeyen yapı, bazalt kesme taşlar kullanılmıştır.

Üçüncüsü Keçi Burcu. Yontulmuş kaya kitlesinin üstüne inşa edilen keçi burcu, burçlar içerisindeki en büyüğü ve en eskisidir. Diğer burçlardan ayrılan en önemli özelliği ise burç içinde 11 tane kemer bulunmaktadır. Eskiden tapınak olarak kullanıldığı tahmin edilen yapı son derece tesirli bir atmosfere sahip. Mimarisi ve kemerli yapısı ziyaretçilerini bambaşka bir zamana götürüyor…

Son olarak iç kaleden bahsedelim. Hz. Süleyman camisi iç kalenin ve Diyarbakır’ın gözbebeği durumunda. Zira arapların şehri alması esnasında şehit düşen yirmi yedi sahabe burada meftundur. Bu sebeple şehir içi ve şehir dışından yoğun bir ilgi görüyor. Ayrıca iç kalede; Aslanlı çeşme, Artuklu sarayı, müzeler ve kilise mevcut. Nispeten dar bir alanda bu kadar çeşitli kültürel ve tarihi eserlerin olmasına hayran kalmamak elde değil.

Şehrin diğer simgesi Ulu cami. 639 yılında sağlam kara taştan yapılan kilise camiye çevrilmiş. Çeşitli zamanlarda eklemelerle bugüne kadar gelmiş. Duvarlarında birçok uygarlığa ait kitabeler bulunur. Diğer camilerden ayrılan en önemli özelliklerinin başında sütunlarının her birinin Anadolu’nun çeşitli yerlerinden getirilmiş olması ve işlemelerinin dahi birbirine benzememesidir. Ayrıca dört mezhebinde namaz kılabildiği, dolayısıyla hoşgörü ve kardeşliğin yaşandığı bir mabed olduğunu belirteyim. Başlangıçta kilise olarak inşa edilmesi, dört mezhebe kucak açması ve her uygarlığın bir iz bırakması hangi din, dil veya mezhepten olursa olsun ziyaretçilerine “kardeşlik” mesajı veriyor. Avlusunda farklı bir hava var. Bunu ziyadesiyle hissettim. Adeta şehrin içtimai hayatından soyutlanıp, bu dünyaya gönderiliş amacınız doğrultusunda hareket etmenize ve huşu içinde ibadete odaklanma imkanı veriyor.

Hemen yanı başındaki Mesudiye Medresesiyle de bitişik olması daha bir değerli kılıyor Ulu camiyi. Anadolu’da ki ilk üniversite olmasının yanı sıra nadide bir sanat eseri olmasıyla da dikkat çekiyor. Avlusundaki mihrabın iki yanına yerleştirilmiş taş sütunların binada meydana gelecek çökmeyi tespit için konulması üzerinde teferruatlı düşünmeyi gerektiriyor. İlk üniversite sadece din ilimlerini değil, fen ilimlerinin de okunması gerektiğini daha inşası esnasında düşünüldüğünü ortaya koyuyor. Bu düşüncenin neticesini İslam coğrafyasındaki eserlerden müşahede edebiliyoruz. Demek ki Kur’an-ı Kerim’ e uyduğumuz müddetçe özellikle de eğitim alanında sadece ahiretimiz değil dünyamız da mamur oluyor. İşte Diyarbakır Ulu cami ve Mesudiye medresesi din ve bilimin ayrılmaz bir parça olduğunu yüzyıllardır haykırırken, Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin hayatı boyunca mücadele ettiği Medresetüzzehra projesini bir kez daha özlemle hatırlayarak, saygıyla yâd etmeme vesile oluyor…

Diyarbakır’ın Ulu cami dışında ziyaret edilmesi gereken çok sayıda camisi olduğunu belirteyim. Birkaç tanesinin ayırt edici özelliklerinden kısaca bahsetmeye çalışayım.

İlki Melik Ahmet camisi. Mihrabın tümünün çiniyle kaplı olması eseri çok dikkat çekici hale getiriyor. Minaresine yarıya kadar birbirini görmeyen iki merdivenle çıkılması, yarıda bu iki merdivenin birleşmesi çok az örneği görülen bir uygulama. Kaidesini çini mozaikler süslüyor. Kabartmaları ince ve ustalıklı bir sanatı yansıtıyor. Cami giriş kapısı da çok heybetli ve sanatlı. Bu şaheser bizlere taş ve çininin ustalıklı ellerde nasıl uyumlu bir şekilde kullanabileceğini gösteriyor.

Behram Paşa camisinin giriş kapısına dikkat etmek ve düşünmek gerekiyor. Giriş kapısının üstündeki sağ ve sol sahaların ters düzenin bugünkü inşaatlarda kullanılan modern sıkıştırma usulünün günümüzden 400 sene önce taş inşaatına uygulanması suretiyle yapılması bilim adamlarının dikkatini çekmekte ve takdirle karşılanmaktadır. Ecdat bazen 400 sene önden gidebilmesi bizler için ibretli bir ders olsa gerek.

Fatih Paşa camisi şehrin ilk Osmanlı valisi Bıyıklı Mehmet Paşa tarafından yapılmıştır. İlk Osmanlı eseri olan caminin duvarlarındaki çiniler dikkat çekicidir. Mihrabı ve minberi de görkemli sanat eseri olan caminin ayrıntılarında Selçuklu tarzını görmek mümkündür.

Safa camisinin minaresi bizlere Mardin minarelerini hatırlatmaktadır. Minare kaidesi geometrik motifli bir çini ile süslenmiş, gövdesi beyaz taştan yapılmıştır. Zarif bezemelerle kufi, nesih yazılarla yükselmektedir. Heybeti ve zarafetiyle şehir siluetinde ehemmiyetli bir payı vardır.

1537 yılında Diyarbakır valisi Hadım Ali Paşa tarafından yaptırılan Ali Paşa camisi ziyaret edilmesi gereken camilerden. Mimar sinan eseri olan caminin çinileri enfestir. Geniş avlusu ve ince sanat anlayışı camiyi daha değerli kılmaktadır.

Nebi camisi tek kubbeli camilerinden. Minaresinde Hz. Muhammed (asm)’den bahseden kitabelerinden çokluğundan dolayı bu isim verilmiş. Ecdadımızın hassasiyeti bence mimariden daha önemli. Bu hassasiyet bizde olduğu müddetçe önemli eserleri yapacak gücümüz biiznillah olacaktır…

Son olarak Şeyh Mutaahhar camisi sıra sıra siyah ve beyaz taşlardan yapılmıştır. Camiden daha çok minaresi meşhurdur. Zira minare dört sütun üzerine inşa edilmiştir. Bu nedenle Dört ayaklı minare olarak da adlandırılmaktadır. Şimdiye kadar örneğini görmediğim bu minare tipini cami avlusunda değil de sokak ortasında bulunması ayrıca dikkat çekicidir. İnsanlar bu minarenin altından geçerek yollarına devam etmekte, ziyaretçiler ise fotoğraf çektirmektedir…

Camilerin dışında üç kilise tarihi ve kültürel özellikleriyle ön plana çıkıyor. İlki 3. yüzyıldan kalma Meryem Ana Kilisesi. Bu kadar eski bir tarihe sahip olunca çeşitli zamanlarda onarım görmesi kaçınılmaz oluyor. Bizans devrinden kalma mihrabı, Roma biçimi kapısı ilgi çekicidir. Ayrıca, kilisede bazı azizlerin türbesi de bulunmaktadır.

İkinci kilise de 3.yüzyıldan kalma içkaledeki Saint George kilisesi. Kubbe kısmının günümüzde olmaması yapının eşsiz özelliklerinden. Böyle tarihi bir mekanda yukarı doğru baktığınızda gökyüzünü görmek eşsiz bir nimet. Zira, tarihi bir kiliseden gökyüzüne bakmak ve tefekkür etmek eşsiz bir lütfi ilahi diye düşünüyorum. Bir ara hamam olarak da kullanılan kilise günümüzde sanat galeri olarak hizmet vermektedir.

Surp Gragos Kilisesi Ortodoks ermenilerin kullandığı bir kilisedir. Ermeni mimari tarihinin en önemli eserlerinden olan kilise, ayrıca ortadoğuda bulunan kiliseler içindeki en büyük ermeni kilisesi olma özelliğini taşımaktadır. İki katlı yapının kolonlarının üzerinde dairesel boşluklar binaya hem hava katmakta hem de çok yakışmaktadır.

Şehrin en önemli kervansarayı deliller hanıdır. İsmini her yıl İslam ülkerinden gelen hicaza gitmek üzere bu handa toplanan hacı adaylarını götürecek delillerin (rehberlerin) bu handa kalmalarından alıyor. Atalarımızın, dini hassasiyetini yine bariz bir misalle müşahade ediyoruz. Günümüzde turistik otel olarak kullanılan han yine de ziyaret edilmesi gereken yapılardan.

Hasanpaşa hanı da ikinci en büyük han. Tarihi atmosfer içinde ziyaretçilerine kahvaltı yapma veya çay içme olanağı veriyor. İki renkli taş sıralarının yatay olarak cephelerde kullanılması yapıyı olduğundan uzun göstermektedir. Üstü kubbeli örtüyle bezemesiz bir şadırvan avluya hareket katmanın yanı sıra çok da yakışmaktadır.

30000’den fazla eseriyle Diyarbakır Arkeoloji müzesi alanında ülkemizin sayılı müzelerindendir. Ayrıca Cahit Sıtkı Tarancı, Ziya Gökalp ve Ahmet Arif Edebiyat müzeleri de Diyarbakır’ın tarihi evlerini merak edenler için ziyaret edilebilecek diğer mekanlardandır. 1065 yılında yapılan ve İlk Türk İslam eserlerinden olan On gözlü köprü de Dicle’nin iki yanını birleştirmektedir. Şehrin en dinlendirici mekanlarından biri olarak göze çarpmaktadır.

Diyarbakır’ın mutfağı da meşhur. Tahmin edileceği üzere çoğunlukla et ağırlıklı yemeklerden oluşuyor. Meftune, Cartlak Kebabı, Kaburga Dolması gibi onlarca yemek ve Burma Kadayıfı, Paluze gibi tatlılar en aşina olduğumuz lezzetler olarak ön plana çıkıyor.

Bu vesileyle bir hatıramı paylaşayım. Bir lokantada yemeğin ardından hesap ödeme esnasında “Kredi kartı geçerli mi?” diye sordum. İşletme sahibinin “Allah göstermesin” şeklinde karşılık vererek helal-haram hassasiyetini ortaya koyması beni nefsimle baş başa bırakarak, uzun uzun düşünmeme vesile olmuştu.

Diyarbakır camileri, kiliseleri ve dünyanın ceylan derisine elle yazılmış tek Tevrat’ın bu şehirde olması sebebiyle Ortadoğu’nun en önemli inanç merkezlerinden biri olarak öne çıkıyor. Dolayısıyla, üç semavi dinin de izleri var bu şehirde. Bu izleri şehrin hemen her yerinde gözlemlemek mümkün. Farklı dinlerin bu kardeşliğini görünce yıllardır bir hiç uğruna aynı inancı paylaşan Türk ve Kürt çatışmasının ne denli yanlış olduğunu bir kez daha anlamamıza vesile oluyor vesselam…

Benzer konuda makaleler:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*