Türk dili savunması

Savunma bir hücûma karşı yapılır. Etrafı tutulmuş, çembere alınmış ordular savunurlar. Tarih, muhasara altına alınmış şehir ve kalelerin destanımsı savunmalarıyla süslenmiştir.

Başılığımıza Türkçe´nin savunması ibaresini de alabilirdik. Çin Seddinden Adriyatik’e konuşulan bütün Türk dillerinin savunması ile alâkadar olan yazımıza bu başlığı özellikle aldık. Türkçe´nin önemli alimlerine göre dilimize karşı yapılan suikast, savaş ve imha girişimlerinin tarihi çok yeni sayılmaz. Büyük ihtilâlden sonra dinsiz felsefe ile dizginleri eline alan Paris ve Londra gibi merkezlerdeki “ırkçılık enstitüleri” ile emperyalistlerin niyeti açığa çıkar. Bu fevkalade önemli, fakat uzun meseleyi sair araştırmacılara bırakacağız. Devlet-i Âliyeyi çökertme projesinde öne çıkarılan “Türkçülük ve öztürkçe” hareketindeki düşünür ve yazarların yüzde doksanı gayr-i Türk olunca, artık mızrak çuvala sığmaz. Selânik ve İstanbul’da bu istikamette çıkan dergi ve gazetelerdeki imzalar üzerinde yapılacak ciddî bir çalışma, Türk dilinin kalesi Anadolu’nun eteklerini yalayan alevlerin nereden geldiğini daha iyi anlatır. 20. yüzyılın başlarından Cumhuriyet dönemindeki “Güneş Dil Teorisi” efsanelerine gelen süreçteki dil tahribatında aktif çalışmış tarihçilerin isimleri artık topluma mal olduğundan, şimdilik bahsetmeyeceğiz.

Kur’ân’a düşmanlıklarını nifak perdesinde gizleyen dinsizlerin Türk diline ilk saldırısı; dilimizi Osmanlıca ve  “Öz Türkçe” ayrımı yapmalarıyla başlar. Bu, Karahanlılardan bu yana Kur’ân ve hadisten beslenen dilin içindeki dinî kelime ve tâbirleri ayıklamanın bir ön hazırlığıdır. Yâni bu dile bin seneden beri düşünce ve estetik imbiklerinden süzülerek gelen “mübârek kelimelere” düşmanlıklarını, “dilde ırkçılık”larını gizlemeye çalışanların meş’um saldırılarının örneklerini “Türk Yurdu” ve “Turan” gibi mecmualarda bulabiliriz. Bu süreçte, maksatları dinsizlik olmadığı halde, ırkçılığın tahrikiyle bu harekete yardımda bulunmuş aydınlarımız da olabilir. Bunlar sayıca pek az olduklarından şaz kabul edilebilirler.

Resmî projelerle Türkçeye ihanet edilen 1923-1950 yılları arasındaki dönemin; ihzariye olarak 1900–1920 arasında temellendiğini burada vurgulamamız gerekiyor. Kemalizme kültür, dil ve sosyal hayat üstadlığı yapan Ziya Gökalp’in Cumhuriyet öncesindeki çalışmaları ve Paris’in ırkçı hocalarından öğrendiklerini dilimizde neşri fevkalade ehemmiyetlidir. Dilimize yapılan saldırının kodları incelendiğinde, esas düşmanlığın Kur’ân’a ve Türk milletinin bin seneden beri Kur’ân etrafında ilmik ilmik ördüğü hayata, geleneğe, zevke, tarih ve kültüre olduğu çok açıkça görülür.

Arapça düşmanlığı

Harf devriminden önce Şark kültüründen gelen kelime, tamlama ve deyimlere şiddetli bir hücûm yaşanır. Batıdan ve bilhassa o zamanlar Paris’ten gelen kelimeler asla ve kat’a mevzubahis edilmez. Arapça ve Farsça’dan gelen kelimeler veya Türk dilinin Arapça ve Farsça’dan gelen ipliklerle dokuduğu kendisine has kelime ve terkipler hedef tahtasına konulurlar. Kur’ân alfabesinin 1928’den sonra yasaklanması üzerine, gizli düşmanların işleri o kadar kolaylaşır ki… Orijinal dilin tapu ve senetleri hükmündeki kitaplar ve belgeler kaybolduğundan, dil adına her türlü yalan ve hokkabazlığa meydan açılmıştır. Bu çerçevede o günlerde konuşulmuş ve yazılmışları arşivlerden inceleyenler, şu satırlara hissiyatımızı katmadığımızı göreceklerdir. Kemalizmin en büyük düşmanları sırasına koyduğu Arapları ve Arapça’yı da bu tabloya eklediğimizde; Hz. Muhammed (asm) ve Kur’ân düşmanlığının dilimizin başına neler getirdiğini bir başka pencereden görüyoruz.

Osmanlıca Türkçe değil miydi? Selçukluca, Hârizmîce, Gaznelice veya Artukluca diye diller olabilir miydi? Bu maskaralığı Almanlar Almanca’ya, Fransızlar Fransızca’ya ve İspanyollar kendi dillerine reva görürler miydi? İbrânîce, Süryanîce, Latince, Arapça ve Farsça gibi binlerce senelik dillerde böyle bir kategorize yapılmış mı?

Burada “dilde tutuculuk veya muhafazakârlık” suçlaması ile karşılaşabiliriz. Evvelâ İslâm kültüründe “tutuculuk ve muhafazakârlık” mânâları yoktur. Avrupa’daki  “conservatizm” kelimesinin tercümesidir. Müslümanlar “tekâmüle” inanırlar. Kur’ân’ın âyetlerinden aldıkları derslerle, herşeyin devamlı hareket halinde ve yaratılış gayesi istikametinde tekâmülde olduğunu bilirler. Kültürün her unsurunda meydana gelen tekâmül, dışarıya kendisini “değişim” olarak yansıtabilir. Kıyafet, yemek, mesken, edebiyat ve nihayet dilde de teceddüt ve tekâmül yaşanmıştır. Kelimenin mânâsından da anlaşılacağı üzere tekâmül insanın faydasınadır. Medeniyettir, güzelliktir ve zengiliktir. Bir dilin veya kültürün bağımsızlığını koruyarak komşu dil ve kültürlerden aldıkları malzemelerle kültür ve dillerini zenginleştirmek insanlığın vazgeçilmez bir içtimaî hakikatidir. Altıyüz bin kelimeye sahip Fransızcadan; Arapça, İngilizce, Latince ve Almanca kelimeleri çıkardığınızda, geride kullanılabilecek bir dil kalır mı?

İSLÂM ÖNCESİNE KAÇIŞ…

Evvelâ ırkçılığın dinsiz felsefenin laboratuvarında elde edilmiş içtimaî bir zehir olduğunu belirtelim. Irkçılıkla; dinin, geleneğin ve millî değerlerin hiçbir alâkası yoktur. Avrupa’daki II. Avrupalıların hayalî bir düşman olarak piyasaya sürdükleri neo-nazicik ve dazlaklığın da yine onlarca finanse edildiğini, perde arkasına bakmayı bilenler göreceklerdir.

Evvelâ Paris’te ve daha sonra yoğun bir şekilde Londra’da faaliyete geçen “İslâm halkları enstitüleri”, Osmanlı bünyesindeki milletleri İslâm öncesi tarihlerine yöneltirler: Arnavutlar, Boşnaklar, Kafkaslar, Kürtler, Araplar ve Farslar… Paris’te Turancılık çalışması yapan ve Kızılelma masalları uyduranlar elbette Türk değillerdi. Sonra Ötüken, Ergenekon, Altaylar ve demir dövme hikâyeleri… Türk milletine; inançları, dili, gelenekleri ve tarihi itibâriyle İslam öncesine gitmesi telkin edilegelindi… Türkleri Mançur Moğol´a ve Kürtleri Nemrut’a bağlamak isteyenlerin Türklük ve Kürtlükle elbette ilgisi olamazdı. Bu paralellik sair İslam halkları için de aynen geçerlidir. Şeyh Galip ve Hafız Şîrâzî’nin yörüngesinde uçan Ahmed-i Hanî’nin Mem u Zin tasavvufî hikâyesini Marksist felsefe ile anlatmaya çalışan Kürtçülerin Ziya Gökalp ve Tekinalp´ten farkı olmamalı, düşüncesindeyiz.

İslâm öncesine kaçışı “öztürkçe” diye tanımlayanlar da biliyorlar ki, Çince ile akraba olan Göktürk ve Uygur lehçesiyle, yetersizliğinden dolayı günümüz Türkleri konuşamazlar. O dillere dönüşün, bu millete yeni bir dili alfabesiyle birlikte yeniden öğretmekten daha müşkil olduğunu her akıl sahibi bilir.

TÜRK DİLİNE SALDIRININ ZAMANLAMASI…

Hâdiseleri birbirine bağlayan gayet ince ve şeffaf bağları göremeyenler; ilgili olayları bir çerçeveye toplayanları genellikle “hayalperest, komplo teoriciliği, mantıksızlık veya fantaziyecilikle” suçlarlar. Zaman makinesinde yeni yeni hâdiseler dokunup çıktıkça çerçeveyi anlamaya çalışırlar. Karahanlılarla birlikte büyük medeniyet ve kültür dili olmaya başlayan Türkçe’nin bugüne kadar böyle bir saldırı ile karşılaşmaması, yirminci yüzyılın başlarında başlayan taarruzu anlamayı zorlaştırabilir.

Türk diline yapılmakta olan genel taarruzun asıl sebebi Kur’ân ve hadis düşmanlığı ise, bu hâdiseyi “ahirzaman dinsizliğiyle” irtibatlandırabiliriz. Bundan bin sene önce Moğol cereyanıyla Kur’ân ve hadîse yapılan saldırıyı da yazımızın çerçevesine taşıdığımızda, Çingiz’in Semerkant ve Buhara kütüphanelerini neden ateşe verdiği ve Hülagu’nun Bağdat, Basra ve Dicle kenarındaki şehirlerde Kur’ân ve hadis tefsirlerini nehre attırmasında ki asıl hedefi kendiliğinden ortaya çıkar… Çapulcu dinsiz Moğolların Kur’ân düşmanlığıyla, Kuzey Avrupa’dan doğan semavî dinler karşıtı “şimal cereyanı” arasındaki en önemli alâka, elbette tahripkârlık ve dinsizliktir. Türk, Arap, Kürt, Arnavut veya Fars ırkçılığının da ikinci Avrupa tarafından imal ve organize edildiğini aynı resme dahil ettiğimizde, Anadolu merkezli “Türk dili düşmanlığının” da nereden beslendiğini görmemek için kör olmak gerekmiyor mu? Burada hem bin sene öncesindeki Çingiz ve Hülagu tahribatı ile geçen asırdaki “II. Avrupa” cereyanlarından farklı olarak, bizde dinsizlik “nifaka” bürünmüştür. Hatta ezanın ve Kur’ân’ın Türkçe okunmasını savunan sosyoloğun; niyetini, milletin ibadetin mânâsını daha iyi anlaması perdesinde saklaması, pek azımızın dikkatini çeker.

Çingiz  ve Hülagu yalnızca kütüphâneleri ve medreseleri tahrip etmezler, yazarlarını ve hocalarını da imha ederler. Türkiyemizde vuku bulan harf devriminden sonra, söz konusu kitapların başına gelenlerin hikâyesini ancak ciltler dolusu kitaplar ifade edebilir. Fakat evvelâ İngilizlerin Malta´ya, sonra da Cumhuriyet hükümetlerinin Türkiye dışına sürgün ettiği yüzlerce şair, yazar ve ilim adamımızın akıbetleri az da olsa Moğol istilâcılarını tedai ettirmiyor mu?

Benzer konuda makaleler:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*