Zelzele Devam ederken…

Korkunun ecele faydası olmaz… At ölürse seyıs ne yapsın… Dünya´nın döndüğünü bilen Galile iddiasından vazgeçmiyor…

Anadolu´dan bir tutam insanı ve ülke servetinin ehemmiyetli bir kısmını almaya vesile olan meşhur zelzeleyi tabiata isnad etmeye çalışan hakim güçlerin belasından olacak ki, „zelzele“ kelimesi tarassud altına alınmış.

 Nerdeyse insanlar zelzele için „Remizli“ kelimeler bulup, meramlarını öylece ifade edecekler… Fakat Yer kürenin titremeleri halâ devam ediyor. Japonya´dan, Tayland´dan ve Hindistan´dan devam edip, dünyamızın sancılı böğrünü saran kuşakataki ihtizazları, titremeleri durdurmaya kimsenin gücü yetmiyor. Diğer taraftan ilim adamlarına „devlet hazretlerinden“ ferman var: Şu depremi artık konuşmayınız! Zelzeleyi gündemden kaldırınız!…  İlim adamları önce olur, diyorlar…Sonra, Fayların üzerinde ki yaşama korkusu onlara da musallat oluyor… Atın öldüğünü ve kralın üryan olduğunu görüyorlar… Anadolu´nun titremesiyle onlar da titreyerek tekrar depremi konuşuyorlar. Onlar da anlıyorlar ki, gündemi belirleyen başka bir güç var. Halkın yüzde yetmişi bu sonsuz güç sahibinin „kendilerini ikazı“ olarak değerlendiriyorlar, depremleri… Marmara Depremi büyük bir zaman ayarlamasıyla gelmişti. Dünyayı ahireti tercih eden rejimin bilhassa 1982´dan itibaren milletin damarına enjekte ettiği „dolu-dizgin dünyevileşme“ iksiriyle halkın, dünya hayatını rahat yaşama uğruna bir çok temel değerden uzaklaştığı bir zamanlamayla gelmişti. Bir an-ı vahit sarhoşluğumuzu kısmen gidermiş, bir gecede ne kadar uzun mesafeler katettiğimizi görmüştük. Sonra ikinci bir celalli ikâz… İkâzlar devam ederken, bize teselli vermek isteyen jeolagların yeni ifadeleriyle karşılaşıyoruz: Bu depremler normaldir. Hatta iyidir… Yer kürenin havasını, gazını alıyorlar… V.b… Bu titreyişler bana pek „bebek gazının“ alımına benzemiyor. Gerçi bebeklerle yaşlı pir-i faniler arasında ki „çocukluk“ benzetmesini hepimiz bilirz. Fakat, birisi ayağa kalkmaya – büyümeye doğru gazını çıkarırken, diğerinin çıkardığı gazlar, berisininkine benzemiyor. İhtiyarın kalp atışları, nefes alış – verişleri ve titreyişi bizim için ürkütücü ve hatta gayet korkunç! Maksadım, kendimin de yaşadığım endişe ve korkuları, sizlerle paylaşmak… İnsanlığa güzel günler vaadeden yaratıcımızın vaadlerinin şartlara bağlı olduğunu da biliyoruz. Gördüğümüz kadarıyla; O´nu yeryüzünde tesbih eden, davasının müdafasını yapan ve O´nun arzusuna uygun yaşamak isteyenler halâ baskılardan kurtulamadılar. Kendisini bilmez birkaç densiz,milletin meclisi başta olmak üzere, milletin oluşturduğu sivil ve demokratik haraketleri kilitlemiş durumda… Hürriyeti insanca yaşamak isteyenler, bu mevsimi de geçici kabullenip sabredebilirler, fakat ya dünya sabredemezse… Daha doğrusu bu zulümlere dayanamazsa… Maramara depreminin yükünü millet zorla taşırken, milletin yakasına musibet gibi yapışan hükümetin sebep olduğu ekonomik depremler, Türkiye´yi başka bir cepheden vurdu… Bir gece için de tüm varlıklarını yitiren, zengin iken fukaralaşan ve fukarayı da çökerten depremleri kastediyorum kasdediyorum.  Allah, amelin cinsine göre ceza veriyor: Paraya, dünya´ya ve nefsine tapanlara, anlayacakları dilden cezalar… Kendisini idareden aciz başbakanlar yalnızca birer sebep… Fakat görünen o ki, bu beceriksizler, lâyık olamadıkları yeri işgal ettikleri sürece bu depremler şiddetlice, peş – peşe bizi sallayacak… Zira şu malum üçlü; enkazların arasındaki inilti ve feryatları artık „normal hayat standardı“ kabul ediyorlar. Bu gidişle İsmet Paşa´nın palamut ekmeğine, süpürge tohumuna muhtaç ettiği bir Türkiye´nin aşağısına doğru kayan bu ülkedeki ekonomik depremlerin faturası daha acılı olacak. Çünkü bu zihniyet; akılsızca, sonradan muhtaç olacağı ahlâkî değerlere, dine – imana ve maneviyata savaş açarak icraata başlamıştı. İsmet Paşa´nın zamanında haberleşmenin çok kısıtlı olması milletin hayrına olmuştu. Bunlar, köylere varıncaya kadar „çağdaşlaşma!“ adı altında, milletin son sığınıklarını da yedeklerindeki medya ile bombaladılar… Bunların sebep olduğu günahın ve cinayetin boyutu, kendilerinden öncekilerin cinayetleriyle mukayese edilmeyecek kadar geniş, derin ve yüksek… Bu depremler geçmişteki depremlerin şiddetini çoktan aştı…

Ülkeyi halâ yetmiş sene önceki anlayışlarla idareye yeltenen beceriksizlerin Amerika´dan adam ithal ederek şu milletle bir nevi istihzası da kanımıza doknuyor. Demokrasi, halkın iradesi, hakimiyetin millete ait oluşu gibi hakikatlerle de alay edercesine ekonomiyi „Dervişler“e bırakırken halâ temel değerlerimizle savaşa devam eden bu insanlardan, şu millete zerre kadar hayır bekleyenlerin akıllarından şüpheniz olmaz mı? Kur´ân´a, İslâmî Şeair ve temel ahlâka karşı yaptığı kavgayı „irtica ve bölücülükle mücadele“ diye nitelendirerek ülkeyi maddi – manevi büyük zelzelelere hazırlayanların başımızda olması, yalnız Türkiye´nin değil, belki dünyanın da şanssızlığı… Zira bunların vesile oldukları cinayetler, dünyanın geleceğini ve hayatını da alakadar ediyor. Dünyaya verdiği kıymetin yarısını ahiretimize vermeyen biz müslümanların da bu felaketler de bir hissemiz olsa gerek.

Konuşursam dünyama zarar gelecek, diyerek zalimin ve zulmün karşısında susanların kadere fetvasını da vurgulmak istiyorum. Görüyoruz ki, rızık Allah´ın elindedir. Allah´ın rağmına olan teşebbüslerimiz ise akim kalıyor. Yalnızca hissemize, yıkılmış enkazların ardındaki hüzünlü bakışlar düşüyor. Haksızlığa ve zulme karşı konuşmak ibadettir. Hakk namına, temel hakk ve hürriyetler adına demokratik velvelemiz yurdun her yerini sararsa, göklerin kapısı açılabilir, Allah´ın rahmeti de bize ulaşır. Yoksa zelzele devam ediyor ve daha da edeceğe benzer… Rabbimiz, bizim rağmımıza bizi idare ederken zulüm işleyenlerin cinayetlerinin neticesi olacak felaketlerden milletimizi ve yurdumuzu muhaza eylesin.

Benzer konuda makaleler:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*