Ben yerine biz olabilmek!

Üstad Bediüzzaman Hazretleri İhlas Risalesi’nin Üçüncü Düsturunda Hz. Ali (ra) ve Hazreti Gavsı Azam’ın (ks) hizmet edenlerle olan yakın ilişkisine değiniyor. Bu yakın ilişki hem iltifat etmek suretinde ve hem de himayetkerane teselli vermek olarak tezahür ediyor. Bu teveccühün sebebinin de ihlas olduğu belirtilirken, ihlası bilerek kırmanın bu büyük zatların tokatlarını yemeye sebep olacağı ifade ediliyor. Onuncu Lem’a’daki şefkat tokatları hatırlatılarak durumun ciddiyeti bir kez daha ortaya konuluyor.

İnsan son derece aciz ve fakir olduğundan sürekli bir dayanak noktası arar. Rabbini bulup, rızası dairesinde hareket ettiğinde ahirette alacağı mükafat dışında peşin bir ücret olarak da iç huzuru, mutluluğu ihsan ediyor. Ayrıca bizlere teselli ve iltifat edecek büyük zatları da hizmetlerimiz noktasında istihdam ediyor. Yüzyıllar ötesinden ruhaniyatlarıyla halâ bizimle ilgilenen bu büyük zatlar, elbette gittiğimiz yolun ne kadar doğru olduğunu da ispatlıyor. O büyük zatlar desteği, tesellisi ve iltifatına sürekli ihtiyaç duyarız.

Peki tam bu noktada “Bu büyük zevattan feyiz ve destek nasıl alabiliriz?” sorusu akıllara geliyor. Onun da cevabını Üstad Bediüzzaman Haşir Suresinin 9. ayetini delil göstererek açıklıyor:

“Böyle manevi kahramanları arkanızda zahir, başınızda üstad bulmak isterseniz “Onları kendi nefislerine tercih ederler “ sırrıyla ihlas-ı tammı kazanınız.” (Lem’alar, s.277)

Tam bir ihlası kazanmak ne büyük bir saadet olmalı! Bu ayet ihlas noktasında ne mana ifade ediyor? Tam ihlası kazanabilmemiz için bu ayetin ihlasla ilgili irtibatını kurmamız gerekiyor. Çokça muhtaç olsak bile kendi nefsimizi başkasına, yani, bir kardeşimize tercih etmek nasıl olur? Durumumuzu idrak etmek için hangi parametrelerle değerlendirme yapmalıyız?

Üstad hazretleri her birinin kitap kadar açılımı olan kelimelerle özetliyor bunu: “Kardeşlerinizin nefislerini nefsinize; şerefte, makamda, teveccühte, hattâ menfaat-i maddiye gibi nefsin hoşuna giden şeylerde tercih ediniz.” (Lem’alar, s.277)

Bu çağın insanın özellikle de hizmet etmeyen çalışan Risale-i Nur talebelerinin dört kelimeyle özetlenen ağır imtihanlardan geçmek gerektiğini anlıyoruz son nefese kadar: Teveccüh ve şeref manevi, menfaat-i maddiye maddi ve makamda hem maddi ve hem de manevi kriterler olarak karşımıza çıkıyor. Demek ki bu dört kritere baktığımızda maddi, manevi ya da hem maddi hem manevi olabiliyor.

Nefsimiz, çalışmaktan kaçar; rahatlığı ister. Hatta, doymak bilmeyen bir yapıya sahip olduğundan ücrete taliptir. O yola sülük edenler, eğer terbiye edilmezse firavunlaşarak mevhum bir rububiyete doğru sürüklenir. Bir çoğumuzu hazır lezzetler aldatır. Dikkat edilirse, bu dört kriterin de hazır lezzetlere yönelik olduğu açıkça görülür. Her birimizin nefsi başkalarının bizleri övmesinden lezzet alır. Şeref ve makamların büyüklüğü hoşumuza gitse de nefisleri kontrol etmek noktasında zorlanmamıza sebep olur. Hatta menfaat-i maddiye bu çağın çok dehşetli bir hastalığıdır.

Tam bu noktada çözüm; nefsin hoşuna giden her ne varsa tersini yapmaktır. Hakiki ihlasa giden yegane yol budur. Yani, ortada güzel bir şey varsa, mesela şeref, makam, teveccüh, ya da maddi menfaat; o güzel şey neyse kardeşimizi tercih etmemiz gerekir. Diyelim ki böyle yaptık ve kardeşimiz de o güzel şeye sahip oldu. Şimdi ne yapacağız?

Üstad hazretleri onun da cevabını İhlas Risalesi’nin dördüncü düsturunda haber veriyor: “Kardeşlerinizin meziyetlerini şahıslarınızda ve faziletlerini kendinizde tasavvur edip onların şerefleriyle şakirâne iftihar etmektir.” (Lem’alar, s.278)

Yani, o güzelliğe sahip olmuş kardeşimizi gördüğümüzde kendimiz sahip olmuş gibi mutlu olmalıyız. Yaptıklarımızla değil de kardeşlerimizin yaptıklarıyla şakirâne iftihar etmeliyiz.

Bazen şeytan sağdan yaklaşıp aldatabiliyor. Bu noktaya işaret eden Üstad hazretleri, ancak asrın müceddidinin ifade edebileceği bir misal vererek konuyu tamamlıyor:

“Hattâ en latîf ve güzel bir hakikat-i imaniyeyi muhtaç bir mü’mine bildirmek ki en masumane, zararsız bir menfaattir. Mümkün ise nefsinize bir hodgâmlık gelmemek için istemeyen bir arkadaş ile yaptırması hoşunuza gitsin. Eğer “Ben sevap kazanayım, bu güzel meseleyi ben söyleyeyim.” arzunuz varsa çendan onda bir günah ve zarar yoktur. Fakat mabeyninizdeki sırr-ı ihlasa zarar gelebilir.” (Lem’alar, s.277)

Şimdi burada durup düşünelim: Bir imani hakikati bildiğimizi farz edelim. Karşımızda da bu imanı hakikate ihtiyacı olan bir mümin kardeşimiz var. Bu durum, menfaatli, ama masumane ve zararsızdır. Üstad Bediüzzaman’ın teklifi gayet açıktır:

Bu imani hakikate sen değil istemeyen bir arkadaş yapsın. Bunun böyle olması da “senin hoşuna gitsin” der. Peki, neden böyle bir teklifte bulunur? “Nefsimize hodgamlık gelmemesi için.” Rabbimize nihayetsiz hamd ü sena olsun ki, bizi bizden daha çok düşünen bir Üstadı ihsan eylemiş.

Diyelim ki, bu teklifi kabul etmedik. Yani “Ben sevap kazanayım, bu güzel meseleyi ben söyleyeyim.” arzusuna yenik düştük. Şimdi ne olacak? Bunun bize bir zararı var mıdır? Yani bildiğimiz imani bir hakikati, muhtaç mümine bildirmek zararlı mıdır?

Şimdi sıkı duralım; kulaklarımıza küpe olacak cevap geliyor: “Çendan onda bir günah ve zarar yoktur. Fakat mabeyninizdeki sırr-ı ihlasa zarar gelebilir.” Ne kadar vurucu değil mi? Dinen caiz. Günah ve zarar da yok. Ancak çok ehemmiyetli bir uyarıda bulunuyor:

“Mabeyninizdeki sırr-ı ihlasa zarar gelebilir.” Görüldüğü üzere dinen caiz olan bir durum bile kardeşimizle olan ihlasımıza zarar verebiliyor. Bu da hizmetimize zarar manasını taşıyor. Rabbimiz cümlemizi muhafaza etsin ve her saniyesini ihlasla geçiren kullarından eylesin inşaAllah!..

Benzer konuda makaleler:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*