Ahmet Hüsrev Altınbaşak (1899 -1977)

Ahmet Hüsrev 1899 yılında Isparta’da doğdu. İlk eğitimini ailesinden aldı. Önce İdadî mektebine girdi ve burayı bitirdi. Birçok insan gibi, kendisi de eğitimini tamamlayamadan ara vermek durumunda kaldı. Çünkü, Osmanlı Devleti uzun yıllar devam eden savaşlara girmek zorunda kalmış ve bu savaşlarda eli silâh tutan hemen herkes cepheye koşmuştu. Ahmet Hüsrev de diğer vatan evlâtları gibi savaşa katıldı. Kurtuluş Savaşı sırasında Yunanlılara karşı açılmış bulunan Batı Cephesi’nde bulundu ve düşmana karşı savaştı.

Kurtuluş Savaşı’ndan sonra 1931 yılına gelinceye kadar geçen zaman zarfında Ahmet Hüsrev’in meşguliyeti hakkında fazla bir bilgi ve ayrıntı yoktur. 1931 yılı ise hayatının dönüm noktasını oluşturacak ve çok büyük değişikliklere sahne olacaktır. Bilindiği gibi, Bediüzzaman Hazretleri 1926 yılından itibaren sürgün olarak Isparta’ya getirtilmiş ve Barla’da zorunlu ikamete tabi tutulmuştu. Bu sürgün, aynı zamanda iman hizmetinin tohumlarının serpiştirilmesinin ve Risâle-i Nurun neşrinin başlangıcını teşkil eder. Ispartalı olan Ahmet Hüsrev’in Bediüzzaman ve Risâle-i Nurla tanışması ise, 1931 yılında olmuştur.

Ahmet Hüsrev, Bediüzzaman Hazretleri ile tanıştıktan sonra mesaisinin büyük bir kısmını iman ve Kur’ân hizmetine adadı. Çok kıt imkânlar içinde yazılmaya başlanan Risâle-i Nurların el yazılarıyla çoğaltılarak ülkenin muhtelif beldelerine gönderilmesi ve insanlara ulaştırılması, dönemin en büyük görev ve hizmetlerinden biri idi. Hem okuma yazma bilen son derece az olduğu gibi, hem de bu işe kendini vakfeden insanlar büyük bir baskı ve hapsi de göğüslemek zorunda kalmaktaydılar. Bu yazma işinde büyük bir hizmeti ifa edenlerden birisi de kuşkusuz Ahmet Hüsrev oldu. O artık, Risâle-i Nur kâtiplerinden biri idi.

Ahmet Hüsrev’in ifa ettiği en büyük hizmetlerden bir tanesi de tevafuklu Kur’ân-ı Kerim’i yazması oldu. Bediüzzaman Hazretlerinin arzu ve isteği doğrultusunda ve aynı zamanda tarifleri, yol göstermesi çerçevesinde Kur’ân-ı Kerim’i yazmaya başladı. Zaten var olan ve o zamana kadar açık bir şekilde bilinmeyen tevafukların ortaya çıkarılmasına vesile oldu. Onun bu hizmetinden sonra tevafuklu Kur’ân-ı Kerim insanların istifadesine sunulmuş oldu. O günden itibaren insanların Kur’ân’ı okumadan kaynaklanan huzur ve saadetleri bir kat daha arttı. Dikkatlerin Kur’ân’dan başka taraflara kaydırılmaya çalışılan bir dönemde, bu hizmetin ifa edilmesi büyük hayırlara vesile oldu. Ahmet Hüsrev Kur’ân-ı Kerim’i dokuz kez yazdı. Güzel hattıyla da aynı zamanda daha kolay okunmasına vesile oldu.

Risâle-i Nurun elle yazılıp çoğaltıldığı ilk dönemde Ahmet Hüsrev’in çok büyük hizmeti oldu. Hattının güzel olmasının da etkisiyle Nurun önemli kâtiplerinden biri oldu. Bu hizmete atıldıktan ve yaptığı işlerden dolayı Bediüzzaman Hazretlerinin övgü ve iltifatlarına mazhar oldu:

“Âhiret kardeşlerim ve çalışkan talebelerim Hüsrev Efendi ve Refet Bey, Sözler namındaki envâr-ı Kur’âniyede üç keramet-i Kur’âniyeyi hissediyorduk. Sizler dahi gayret ve şevkinizle bir dördüncüsünü ilâve ettirdiniz. Bildiğimiz üç ise: Birincisi: Telifinde fevkalâde suhulet ve sür’attir… On Dokuzuncu Mektup, iki üç günde ve her günde üç dört saat zarfında mecmuu on iki saat eder-kitapsız, dağda, bağda telif edildi. Otuzuncu Söz, hastalıklı bir zamanda, beş altı saatte telif edildi. Yirmi Sekizinci Söz olan Cennet bahsi, bir veya iki saatte, Süleyman’ın dere bahçesinde telif edildi. Ben ve Tevfik ile Süleyman bu sürate hayrette kaldık. Ve hâkezâ… Telifinde bu keramet-i Kur’âniye olduğu gibi… Üçüncü keramet-i Kur’âniye: Bunların okunması dahi usanç vermiyor. Hususan ihtiyaç hissedilse, okundukça zevk alınıyor, usanılmıyor. İşte, siz dahi dördüncü bir keramet-i Kur’âniyeyi ispat ettiniz. Hüsrev gibi, kendine tembel diyen ve beş senedir Sözleri işittiği halde yazmaya cidden tembellik edip başlamayan bir kardeşimiz, bir ayda on dört kitabı güzel ve dikkatli yazması, şüphesiz dördüncü bir keramet-i esrar-ı Kur’âniyedir…” (Mektubat, s. 343)

“Hüsrev gibi Nura müştak ve dirayetli” (Lem’alar, s. 50), “Risâle-i Nur’un şakirtleri içinde Cenâb-ı Hakk’ın nimetlerine mazhar bazı zatlar (Hüsrev, Refet gibi), iktirânı illetle iltibas etmişler, Üstadına fazla minnettarlık gösteriyorlardı…” (Lem’alar, s. 138).

Bediüzzaman Hazretleri, kendisine mektup yazıp ismini Risâle-i Nurda zikrettiği gibi, muhtelif zamanlarda kendisinden de duygularını ifade eden mektuplar almıştır: “Sevgili Üstadımız, Efendimizi, Garazkâr raporlarıyla hakkımızda Afyon adliyesini pek büyük bir dikkate sevk eden ve sekiz aydan beri şiddetli bir tazyik altında siz sevgili Üstadımızı yaşatan, biz talebelerinizle birlikte Afyon hapsinde temâdi-i mevkufiyetimize sebep olan ve Nurun kabil-i inkâr olmayan muciznümâ hakikatlerini hasûdâne nazarla mütalâa eden ehl-i vukuf ulemasına, … o muhterem allâmelerin ehl-i imanı, hususan hamele-i Kur’ân’ı müdafaa ve muhafaza en büyük vazifeleri iken, Afyon adliyesini aleyhimize teşvik edip tahrik eden … Kur’ân’ın en büyük hakikatlerini muhtevî Risâle-i Nur’u müdafaa etmek şöyle dursun, en tehlikeli vakitlerimizde cephe alan … imhânıza susayan insafsız düşmanlarınızın en dehşetli savletleri karşısında … imdadınıza yetişmiş, titreyen zeminle dâvânızın doğruluğunu tasdik etmiş. İlâhî ve melekûtî bir kudretle mübarek kaleminizden çıkıp yükselen “Zafer bizimdir.” beşaretlerinizi ihtar ile, bizleri siz sevgili Üstadımıza çok minnettar eylemiştir. … Çok kusurlu talebeniz Hüsrev.” (Şuâlar, s. 457-58).

Bediüzzaman Hazretleri ile birlikte talebeleri de büyük sıkıntılar çekmekte ve baskılara maruz kalmaktaydılar. Ahmet Hüsrev de bunlardan nasibini aldı. Sırasıyla Eskişehir (1935), Denizli (1944), Afyon (1948), Isparta (1960), Eskişehir (1971)’de tutuklama ve muhakemelere maruz kaldı. Bursa, Bergama, İzmir ve Buca cezaevlerinde yedi yıl hapis yattı. 1899 yılında başlayan, 1931 yılından itibaren iman ve Kur’an hizmetiyle devam eden dünya hayatı 1977 yılı Ramazan ayında İstanbul’da nihayet buldu. Kendisi tarafından kurulan Hayrat Vakfı, geride bırakmış olduğu tevafuklu Kur’ân-ı Kerim’i neşretmeye ve bu güzel hizmeti insanlarımızın hizmetine sunmaya devam etmektedir.

image_pdfimage_print

3 Yorum

  1. çok güzel demişsiniz ama hüsrev üstadımızın hayat sadece bunlardan ve bu kadardan ibare değildir.ayrıca bediüzzaman ustadımızın tek varisidir. teşekkürler..

    • İfratkar muhabbetinize vererek derim: Lütfen, basiretli ve hakikatli olun. Tek varisim diye bir şey geçmemek ile beraber Üstad’ın “olsa olsa bir ürün…” sözüne mâsadak olan ve çok kıymettar, vefâdar, sâdık ve ihlâs-ı etemm’e mazhar Hüsrev Ağabey’imizdir.

  2. “Gizli düşmanlarımız iki plânı takib ediyorlar: Biri, beni ihanetlerle çürütmek; ikincisi, mabeynimize bir soğukluk vermektir. Başta Husrev aleyhinde bir tenkid ve itiraz ve gücenmek ile bizi birbirimizden ayırmaktır. Ben size ilân ederim ki; Hüsrev’in bin kusuru olsa ben onun aleyhinde bulunmaktan korkarım. Çünki şimdi onun aleyhinde bulunmak, doğrudan doğruya Risale-i Nur aleyhinde ve benim aleyhimde ve bizi perişan edenlerin lehinde bir azîm hıyanettir.” (14. Şua)

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*