Meşru amaca, meşru yolla gidilir

İtalyan düşünür Machiavelli’nın temel düşüncesi ile özdeşleştirilen “Amaca ulaşmak için her yol mubahtır” veya “Zafere giden her yol mubahtır” şeklindeki felsefe, toplumlara kabul ettirilmeye çalışılan yanlış bir anlayıştır.

Bu yanlış ve sakat felsefi görüş, Cenab-ı Hakk’ın koyduğu ve kâinatta cari olan şeriat-ı fıtriye kanunlarına da zıttır. Bediüzzaman, bu felsefi görüşün yanlışlığını ve insan fıtratına da zıt olduğunu çeşitli misaller vererek ispat etmiştir. Hem “Meşrû bir amaca, meşrû bir yolla veya tarzla gidilmesi” anlayışının Cenab-ı Hakk’ın koyduğu yaratılış kanunlarıyla uyum gösterdiğini ifade etmiştir. Meşrû amaçlara, meşrû olmayan yollarla gitmeye kalkan kimselerin, genelde amaçlarının tersi ile ceza gördüklerini, geçici bir başarı elde etseler bile sonuçta hüsranla karşılaştıklarını nazarlarımıza sunmuştur.

Bediüzzaman, Risale-i Nur eserlerinde bu konu ile ilgili çeşitli misaller vermiştir. İlk misal, İslâm hukukunda yer alan ve miras bırakan kimsenin varisi tarafından öldürülmesi hakkındaki bir prensip ile ilgilidir. Diğer bir misal ise şöhret olmak isteyen kişilerin ve makamlarını muhafaza etmek isteyen liderlerin veya idarecilerin helâl-haram, iyi-kötü, zararlı-zararsız, hukuk içi-hukuk dışı her şeyi mubah görerek hareket etmesinin neticeleri ile ilgilidir. Başka bir misal de insan kabiliyetlerinin geliştirilmesi amacıyla verilen doğru veya yanlış eğitimin doğurduğu sonuçlar ile alâkalıdır.

Bediüzzaman’ın verdiği ilk misal ile ilgili açıklaması şu şekildedir: “Şeriatın, “Katil miras alamaz.” düstur-u âdilânesi (adaletli düsturu), şeriat-ı fıtriye (Allah’ın yaratılışa koyduğu ve bütün varlıkların tabi olduğu kanun) olan kavanin-i kadere (kader kanunlarına) muntabıktır (uygundur) ki, tarik-i gayr-ı meşrû (meşrû olmayan bir tarz, bir yol) ile bir maksadı takip eden, maksudunun zıddıyla ceza görüyor. Wilson, Klemanso, Venizelos gibi…”1

Hz. Üstadın verdiği bu misal ile anlıyoruz ki miras bırakan kimse varisi tarafından öldürülse, İslâm hukuku “katil miras alamaz” 2 hadis-i şerif kaidesince öldüren veya azmettiren kişiye miras vermiyor. Bediüzzaman, miras almak amacıyla murisini kasten öldüren katilin, amacının tersi ile cezalandırılması şeklindeki bir hak mahrumiyeti ile karşılaşacağını bu hükmün hikmetlerinden birisi olarak yorumlar. Miras alma işini meşrû bir yol takip ederek, kanunlara müracaat ederek alınması gerektiği hatırlatılır. Adalet arayışının ancak mahkemelere müracaat edilerek, şahitler göstererek meşrû ve doğru bir metot takip edilmesi ile sağlanacağı akıldan çıkarılmaması gerektiği vurgulanır. Eğer meşrû olmayan – öldürmek gibi – yanlış bir yol takip edilirse, miras hakkını kaybetme gibi maksudunun zıttı bir ceza ile karşı karşıya kalınacağının unutulmaması gerektiği nazarlara sunulur.

Hz. Üstad, paragrafın sonunda Wilson, Klemanso, Venizelos gibi şahısları da misal olarak gösterir. Klemanso, Fransa eski başbakanı. Wilson, Amerika’nın 28. başkanı. Venizelos, Yunanistan’ın eski başbakanı.

Tarih kitaplarını karıştırdığımızda, bu meşhur şahısların da “Amaca ulaşmak için her yol mubahtır” felsefesiyle hareket ettiklerini ve meşrû olmayan yolları kullanarak şöhret olmaya çalıştıklarını okuyoruz. Tarihî süreçler takip edildiği zaman bu şahısların niyetlerinin aksiyle tokat yediklerini görüyoruz. Şan ve şöhret için her yolu mubah görüp her vasıtaya başvurdukları halde, geçici olarak bir şöhret elde ettiklerini, fakat sonlarının ise acı bir çöküş ve hüsranla bittiğini görüyoruz. Demek ki Bediüzzaman, bu kişilerin maksatlarının aksiyle tokat yedikleri tesbitini yapmıştır.

Bediüzzaman’ın idarecilere yönelik verdiği misal ise şu şekildedir:

“Bidayet-i inkılâbımızdan beri (II. Meşrûtiyetin ilânından itibaren) sevâb-ı âhiretin vesilesini (ahirete yönelik sevap kazanmaya vesile olabilecekken) dinsizcesine şan ve şerefe vasıta yapanlar (İslâm dinine uygun olmayacak bir tarzda hareket ederek, makamları şan ve şeref kazanmaya vasıta yapanlar), müthiş bir rezaletle neticelendi. Muvakkat bir şan ve şereften sonra, elîm bir sukut (feci bir hüsran) takip etti. Lisân-ı hâlleri “Keşke tamamen unutulmuş olaydım.” tilâvet ediyor.” 3

Bediüzzaman, bu misalde II. Meşrûtiyetten itibaren on yıllık bir süreçte (1908 – 1918) iktidarda bulunan İttihat ve Terakki Partisi idarecilerinin “Amaca ulaşmak için her yol mubahtır” felsefesiyle hareket ederek ve meşrû olmayan yolları kullanarak şöhret olmaya çalışan, dünyevî makam, mevki, şan, mal ve mülk imkânlarını elde etmek gayesiyle yaptıkları yanlış ve hukuksuz uygulamaların sonuçlarını hatırlatıyor. Bu idarecilerin çoğu, “Halka hizmet etmek, Hakk’a hizmet etmektir” anlayışıyla hareket edip ahirete yönelik sevap kazanacaklarına, dinde lâubalilik göstererek, şiddetli baskı rejimi uygulayarak ve siyaseti dinsizliğe alet ederek yanlış yapmışlardır. Şiddetli istibdat uygulamışlar, muhalif gördükleri vatandaşlara yönelik sayısız cinayet işlemişlerdir. İnsanlıktan uzak karanlık yolları tercih ederek yaptıkları hukuksuzluk ve yanlışların hesabını halkın sorma endişesine kapılan bu idarecilerin bir kısmı, Birinci Dünya Savaşı yenilgisi sonrasında ülkeyi terk ederek kaçmışlardır. Bir kısmı ise perişan olmuşlardır. İnsan yüzüne çıkamayacak kadar itibarlarını kaybetmişlerdir. Kısacası maksatlarının aksiyle tokat yemişlerdir. Nitekim Bediüzzaman Said Nursî, bu tarz hareket edenlerin yanlışlıklarını “İttihatçıların bozuk kısmının cinayetleri” 4 olarak nitelendirmiştir.

Şimdi gelelim Bediüzzaman’ın insan kabiliyetlerinin geliştirilmesi amacıyla verilen doğru veya yanlış eğitimin doğurduğu sonuçlar ile ilgili misaline.

“Fıtrat-ı insan (insan fıtratı) bir mezraa (bir tarla) hükmündedir ki, secayâ-yı hasene (güzel huylar, güzel karakterler) temâyülât-ı şerriye ile beraber (kötülüğe duyulan meyiller veya eğilimlerle beraber), taneler gibi dest-i kaderle (kader eliyle) içinde ekilmiştir. Bu taneler neşvünemâ (büyüyüp gelişme) bulmak için bir suya muhtaçtır.

Hevâdan (faydasız, gelip geçici nefsanî arzulardan) gelse, şer taneleri neşvünemâ bulur: Şimdiki şu medeniyet-i habisenin (çirkin, pis medeniyetin) heyet-i içtimaiyeye (toplumsal hayata) verdiği tesir gibi…

Fıtraten, çendan hayır ciheti galiptir; fakat sümbüllenmiş, semere vermiş on çekirdek, yüz değil, bin kurumuş çekirdeğe galebe eder. İşte şunun çaresi, o bab-ı fitneyi (fitne kapısını) kapatmakla suyu hûdâ tarafından vermek lâzımdır.” 5

Bediüzzaman’ın bu paragrafını biraz daha açacak olursak:

İnsanın fıtrat tarlasındaki iyi veya kötü kabiliyetlerinin inkişafına ve şahsiyetinin, ahlâkî değerlerinin şekillenmesine sebep olacak en önemli sebeplerinden birisinin de medeniyetin sunduğu hayat felsefesidir. Pis, ahlâksız ve çirkin bir medeniyetin sunduğu eğitim, insaniyete zıt haram nefsanî arzuları tatmin etmeye yönelik faaliyetleri teşvik ettiği için insanlardaki güzel karakterlerin, huyların gelişmesine katkı sağlamayacaktır. Bilâkis kötü huyların ve ahlâksızların gelişmesini temin edecektir. Bu durum toplumsal hayatı da perişan edeceği aşikârdır. Yani hevâdan beslenen pis ve çirkin medeniyet suyu ile sulanan insan tarlasında, şer taneleri yeşerecektir. Güzel huylu taneler ise yeşermeyecektir. O sebeple insan şahsiyetinin güzel bir şekilde şekillenebilmesi için hüda suyuyla sulamak gerekir. Doğru bir eğitim vermek, Kur’ânî ve Nebevî ölçüleri dikkate alarak insanları yetiştirmek ve Kur’ân medeniyetinin güzellikleri ile aşılayarak insanî ve İslâmî ahlâk değerlerinin yeşermesine imkân tanınmak, hûdâ suyuyla fıtrat tarlasının sulanması demektir.

Böylece Bediüzzaman’ın da ifade ettiği gibi “Kur’ân, ancak umumun, lâakal ekseriyetin saadetini tazammun eden bir medeniyeti kabul eder.” 6 hakikatinin toplumsal hayata yansıması da mümkün olacaktır.

Bediüzzaman, nasıl olsa “yaratılış itibariyle hayır galiptir, şer zayıftır” deyip, ihmalkâr davranmamız gerektiğini de hatırlatır. Çünkü “on tane sümbüllenerek meyve vermiş çekirdek, bin tane kurumuş çekirdekten daha kıymetlidir” kaidesince, insan fıtratındaki az kötü huy çekirdekleri yeşerirse, çokça olan hayırlı huylar ise yeşermezse veya kurursa, kötü huyların şahsiyetlerin belirlenmesinde galebe çalacağını da unutmamak gerekir.

Sonuç olarak, ferdî, içtimaî, siyasî veya cemaatî her türlü işlerde meşrû hedefimize meşrû yolları takip ederek, meşrû sistemleri çalıştırarak ulaşmayı hedeflememiz gerekir. Hem dünyevî hem de uhrevî saadete vasıl olabilmek için “Amaca ulaşmak için her yol mubahtır” yanlış anlayışından uzak durmalıyız. Bu felsefi görüş, İslâmî değildir.

Rabbim bizleri hayırlı ve meşrû işlerde, meşrû yolları takip eden kullarından eylesin. Vesselâm.

Dipnotlar: 

1- Eski Said Dönemi Eserleri, Tuluat, Yeni Asya Neşriyat, s. 578.
2- Tirmizî, Ferâiz: 17; Ebu Davud, Diyât: 18; Dârimî, Ferâiz: 41; İbni Mâce, Ferâiz: 8:, Diyât: 14; Müsned, 1:49.
3- Eski Said Dönemi Eserleri, Tuluat, Yeni Asya Neşriyat, s. 578.
4- Emirdağ Lâhikası II, Yeni Asya Neşriyat, s. 812.
5- Eski Said Dönemi Eserleri, Tuluat, Yeni Asya Neşriyat, s. 578.
6- Mektubat, Yeni Asya Neşriyat, s. 802.

  Prof. Dr. Hüseyin Uzun

Benzer konuda makaleler:

İlk yorum yapan olun

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*