Avrupa Birliği muhasara altında

Şartların değişmesi, beraberinde tanımların da yenilenmesini zaruri kılıyor.

Farklı zamanlarda gelen peygamberlerin şeriatlarındaki değişikliği tedai ettiren bir değişim… Peygamberimizden sonra bu inkılâbı müceddidler ve düşünceleriyle zamanı kucaklayanlar gerçekleştirmişler.

Bediüzzaman’ın yirminci yüzyılın başında; istikbale seslenerek, değişen paradigmaları bütün gücüyle anlatmaya gayret ettiği gibi… Materyalizmden, şimal cereyanından, İkinci Avrupa’dan, Ye’cüc-Me’cüc ve deccallardan, inkâr-ı ulûhiyetten, masonlardan, zındıka komitelerinden, dünyamızın en büyük dinsizlik cereyanlarından bahsederek; onlar için tanımlar yapıyor. Öyle tanımlar ki, uğrunda binlerce yıl hapis yatılsa ve hatta bazı insanlar idam olsalar bile ucuza gelecek mahiyetleri açıklayan tarif ve tanımlar…

Bediüzzaman tarihin klasik savaş ve mücahede kapısının nasıl kapandığını anlatırken, kendisinden sonraki cihadın tarzını ve modelini açıklamış. Dünyamızın bir köy haline geleceğini; insanların din, dil ve ırk farkı gözetilmeksizin aynı coğrafyalarda nasıl bir araya toplanacaklarını, klasik yönetimlerin tarihe karışacağını, laikliğin (din ve vicdan hürriyeti manasında) devletlerde kural haline geleceğini ve demokrasinin yönetim biçimleri arasından öne çıkacağını, Avrupa’nın ikiye ayrılıp birincisinin tevhide, barışa ve İslâmiyet’e yardımcı olacağını, Ahirzaman şerirlerinin fitneleriyle nikâhın azalacağını ve Müslüman-Hristiyan ittifakı gerçekleşmeden Ahirzaman’daki dinsizlik-ahlâksızlık hegemonyasından kurtulunmayacağını, birçok eserlerinde ayetlerden ve hadislerden iktibas ile açıklamışlar.

Risale-i Nur’daki bu temel prensipleri ölçü almadığımızda; ister istemez zamanın klasik labirentlerine düşüyoruz. Eski tanımlarla yeni zamanın problemlerini çözmeye çalışıyoruz ki, neticeyi izaha elbette gerek kalmıyor. Yine Bediüzzaman; küresel dinsizlik hareketinin insanlığın sosyal hayatlarına musallat olacağını yazıyor. Devletler ve milletler savaşlarının yerini; sınıflara dayalı ideolojilerin ve menfaat gruplarının savaşlarının alacağını haber veriyor. Dünya sermayesini eline geçirmiş yüze yakın ismin büyük devletlere nasıl kafa tuttuklarını medyadan okumuyor muyuz? Bütün bunları gördüğümüz ve okuduğumuz halde; Bediüzzaman’ı okuyamamış ve nazarları maziye takılı insanların ölçüleriyle dünya hadiselerini tahlil ettiğimizde, elbette mahçup oluruz.

Yukarıdaki uzun girişi, Avrupa Birliği’nin bir barış ve demokrasi projesi olduğunu söylemek için mi yaptık? Hayır… İslâmiyet’e, insaniyete ve fıtrata karşı büyük tahriplere girişen küresel şerirlerin karşısında, maddi güce sahip yegâne yapının AB ve AB ile ittifak edecek İslâm âlemi olduğunu da hatırlamalıyız. İşte bunun içindir ki; global tahripkârların siyasetteki sözcüleri, AB’yi kendilerine en büyük rakip görüyorlar. (Bu hususta ABD hariciyesinin ikinci temsilcisi Victoria Nuland’ın beyanlarını internet medyasında bulabiliriz.) AB’nin kuruluş gayesini, bir araya topladığı gücün harcı olan iman ve barışın mahiyetini, mecbur kaldığı demokrasisini AB’nin karşıtları iyi bildiklerinden; AB’yi hedeflerinde engel görüyorlar. Buraya yerleştirdikleri AB sekreterine, merkez bankası başkanına ve üç-dört devletin idaresine getirdikleri önemli elemanlarına rağmen AB’yi zayıflatmak ve imkânı varsa dağıtmak istiyorlar. Bu birliğin motoru hükmündeki Almanya’nın içine düşürüldüğü tuzaklar, İtalya’nın pamuk ipliği ile bağlı ekonomisi, iki ülkeyi (Yunanistan-Türkiye) sıcak çatışmaya zorlamaları ve bunlar yetmiyormuş gibi; corona bahanesiyle mengeneye alınmaya çalışılan genel ekonomisiyle AB’nin bir muhasara altında olduğundan şüphemiz kalmıyor.

İnsaniyetin ümidi olan bu ittifakın tamamlanması ve AB’nin söz konusu muhasarayı yarması hususundaki yoğun şüpheleri biliyoruz. Bu şüpheye düşenlerin bilemedikleri bir başka hakikat daha var: Avrupa’nın asıl sahiplerindeki, münevverlerindeki ve vatanperverlerindeki Hak dine yönelme ibresinden haberleri yok. ABD’deki ve AB’deki çapulcuların; bazı sermayedarların imkânlarıyla doldurdukları sokaklar, Ukrayna gibi yerlerde çıkardıkları suni çatışmalar, tekelleştirmeye çabaladıkları ticaret ağı ile tetiklemek istedikleri enerji, gıda ve sağlık krizleriyle bir medeniyeti yenebileceklerini zannediyorlar. Bu arada İslâm âleminde şuurlu-şuursuz bir şekilde global bozguncuların yanında yer alanları da unutmayalım. İster rüşvet hatırına, ister cehaletlerinden… Fark etmiyor. Neticede galip görünümlü mağlupların yanında yer alıyorlar.

Benzer konuda makaleler:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*