Müslüman toplumların helalleşmeleri, siyasettekinden farklıdır

Milletin ve bilhassa Müslümanların kendi aralarındaki helalleşmeleri; siyasetçilerin, devletlerin, şahsı manevilere dönüşmüş temsilî halkların helalleşmelerinden ayrılır.

Burada ferdî hukuk ve adalet daha fazla devreye girer. Mevcut kanunların ve hükümetlerin müsaade ettiği sınırlara kadar adalet arayışını devam ettirmeden “helalleşelim” yaklaşımı temelden yanlıştır. Yaratıcının yanına, üzerinde kul ve mahlûkat hukuku olduğu halde gidilemeyeceğini bilen bir kültürün çocukları, yüzeysel sloganlarla helalleşmezler. Mağdurun helalliği uğrunda, tüm imkânlarını seferber eder; davalı.

Hakikate gelince… Kelebek etkisine benzer yanlışlarımızla vesile olduğumuz haksızlıklar ve zulümler o kadar çok ki… Bunlar farkına varamadıklarımız. Ya bilerek işlediğimiz haksızlıklar, gasplar, zulümler ve gıybetler. Mağdurun helalliği dışında dünyada hiçbir terazinin tartamayacağı zulümlere gelince… Siyasetçilerin “millî bütünlüğü ve iç barışı” hedefledikleri helallik anlayışlarıyla bunların helalleşmesinin olamayacağını her vicdan sahibi hissedebilir.

Tefecilere dönmüş bankalardan büyük krediler alarak global düzeyde iş adamı/tüccar olmak isteyen müflis tüccarların halini hayal edebiliyoruz. Ulaşımın, haberleşmenin, servisin ve her türlü intikalin mucizevi derecede inkişaf ettiği şu dünyada; sıradan hayatını yaşamaya çalışan insanların bile, hayatları boyunca milyonlarca insanla mübaşerete mecbur kaldıklarını ve aralarında hukukun oluştuğunu da kabul etmek zorundayız. Ne hesap defterlerine, ne muhasebe kayıtlarına ve ne de şahitlerin şehadetiyle sınırlı kalamayacak kadar irtibatlar, hukuklar ve insanlar… Bu kirletilmiş sayfaları ancak helalleşme ile temizleyebiliriz, ama nasıl… Özel veya tüzel kişiliklere vereceğimiz milyonlarımız yoksa mağdur ettiğimiz insanların zararlarını te’diyeye gücümüz yetmiyorsa, farkına vardığımız suçlarımız ve hukuksuzluklarımız ince birer yılan gibi vicdanlarımızı ısırıyorsa nasıl helalleşeceğiz?

Yaşadığımız çağda, ihata edemeyeceğimiz düzeyde çoğalmış münasebetlere, dünyanın en uzak köşelerine kadar uzanan zulüm ve hukuksuzluklara muvafık yeni bir “HELALLEŞME” usulünün olacağını düşünmemiz günah olabilir mi? Başka usul olmadığı takdirde, bu meselede ümitsizlik ile boş vermişliğin gayyasından kurtulamayız. Hâlbuki Rabbimiz, sakın ümitsizliğe kapılmayınız, rahmetimden ümidinizi kesmeyiniz, diyor. Hatta bazı benim gibi Bektaşi nefisliler, ‘nasıl olsa Allah affedeceğine dair söz veriyor, isterse davalılar helâl etmesinler’ diyecek kadar insanlığın sınırlarını aşabiliyorlar. İşte bu önemli noktada farklı bir usulün devreye girmesi gerektiğini vicdanlarımız da kabul edecektir, inşaallah.

Bediüzzaman Hazretleri Tahrim Suresi’ndeki sekizinci ayetin istikbale ve zamanımıza bakan cihetini anlattığı, Birinci Şua’nın On Dokuzuncu Ayetinde, yeni bir mana ile karşımıza çıkıyor. Meşrutiyetin ilânı, iki dehşetli dünya harbi ve yeni bir süreç… Yani bilhassa ikinci cihan harbinden sonra “İSTİĞFAR” devresinin başlayacağını yazıyor. Çok ilginçtir ki, meşrutiyet ile toprağa düşmüş ve bu mevsimde nihale dönüşen Risale-i Nur talebelerine bir emir var: İstiğfar dersi vereceksiniz. Biliyoruz ki; manevi temizlenmeye, Allah’a yaklaşmak üzere hak ve hukuklardan sıyrılarak vahdete yönelen ehl-i tarikat, bir mürşidden istiğfar dersi alır. Burada ise, Nur talebelerinin istiğfar verecekleri yazılıyor.

Hürriyetlerin inkişafı, dünya devletlerinin savaşlarını gölgede bırakan sınıf savaşları, kesretiyle fertleri boğan hayattaki unsurlar bir iken bine çıkan ihtiyaçlar ve bir tek günahın bir düğme ile milyonlara ulaşması ve hatta ecdadımızın yüz senede ulaşabileceği günah yüküne, bizim belki de bir ayda ulaşmamız; çok şeydeki inkılapların yanı sıra istiğfarda da bir değişikliğin olacağını haber vermiyor mu? Bizim ihtiyarımızın dışında, imkânlarımızın çok üstünde, havsalamızın fevkalâde ötesinde ve taşıyamayacağımız kadar ağır olan yükün altında bizi ezilmekten kurtaracak yeni dönemi tanımak ve öğrenmek zorunda değil miyiz?

Milli ve dini kültürümüzde istiğfar helalleşmeden önce gelir. Kendi kusurunu görememiş ve yaptığı hata/zulümlerden nedamet etmemiş birilerinin helâllik istemesini toplumumuz genellikle kabul etmiyor. Buradaki ifrat ve tefritin sınırlarında belli olmalı, değil mi? Yani kişinin bu zamanda fıtri olarak ne yapabileceğini tayin etmeden de muhatap olmak çözüm olmuyor. Zamanı, şartları, imkânları ve sürdürülebilirliği fıtri olarak tayin edecek ölçüleri belirlemeden de olmuyor. Kur’an’ın zamanımıza getirdiği prensipler, kaideler ve koyduğu haritalar olmadan, milleti teskin edebilecek helâllik projesi gerçekleşmez, kanaatindeyiz.

İnşaallah devam edecek…

Benzer konuda makaleler:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*