İnsanlar ve hayvanlar

Risale-i Nurları tanıdığım seksenli yıllarda Ankara Veteriner Fakültesinde okumaktaydım. Risalelerde gördüğün en ilginç konulardan biri de insanlar ve hayvanlar arasındaki farkların başka hiçbir kitapta görmediğim şekilde izahıydı. Ayrıca risalelerin değişik bölümlerinde insan ve hayvan arasında yapılan mukayeseler çok ilginç ve harikaydı.

Arapça aslı hayevân olan hayvan kelimesi, diğer Sâmî dillerde de bulunan ‘hyy/hyv’ (yaşamak, canlı olmak) kökünden gelen ‘canlı, diri’ anlamında bir isimdir. ‘Hyy’ kökünden gelmesi sebebiyle kelimenin aslı hayeyân iken telaffuz kolaylığı için ikinci ‘yâ’nın ‘vâv’a dönüştürülmesi sonucu hayevân biçimini almıştır; ancak Arapça konuşma dilinde ve Türkçe’de yaygınlıkla hayvan şeklinde söylenir. Hayevân Kur’an’da ‘hayat, yaşama’ anlamında geçmektedir (el-Ankebût 29/64). Kelimenin çoğulu hay(e)vânâttır.(TDV İslâm Ansiklopedisi; 17. cilt, s.81).

“Allah her canlıyı sudan yarattı: Kimi karnı üstünde sürünür, kimi iki ayağı üstünde yürür, kimi dört ayağı üstünde yürür. Allah dilediğini yaratır. Çünkü Allah her şeye kadirdir.” (Nur Suresi, 45. ayet).

“Bu ayet, insanın balık, kuş, sürüngen ve maymun yoluyla evrim geçirerek mükemmelleştiğini iddia edenlere bir cevap niteliğindedir. Zira bu ayete göre Allah insana, sürüngenlere ve kuşlara ayrı ayrı ve birbirinden bağımsız birer yaratma bahşetmiş ve her bir türü kendi içinde mükemmel bir şekilde yaratmıştır.” (Musa Kazım Yılmaz, ‘Kur’an’a Göre İnsanın Yaratılış Mucizesi’, Yaratılış Kongresi, s. 520).

İnsan Cenab-ı Allah’ın antika bir san’at eseri olduğu için duygularına yaratılıştan bir hudut çizilmemiş ve bir kayıt konulmamıştır. Bu yüzden mahiyeti ulvidir; kıymeti yüksektir. Gelişme ve olgunlaşmasında sınır yoktur. Hayvanların ise mahiyetleri cüz’idir; kıymetleri şahsidir; olgunlaşmaları sınırlıdır. İnsanın her bir ferdi, hayvanların bir nev’ine mukabil gelebilecek çeşitli duygu ve cihazlarla donanımlı yaratılmıştır.

Bu sayede insan, Cenâb-ı Hakk’ın bütün isimlerine mazhar olabilmektedir. Eğer duygularına sınır konulsaydı, insanın da istidat ve kabiliyetleri, hayvan gibi dar bir daire içinde sıkışıp kalırdı. Cenâb-ı Hakk’ın bin bir esmasının aynası ve mazharı olamazdı. İnsanın duygularının sınırsızlığı, onu aynı zamanda sonsuz bir terakki (yükseliş) ve tedenniye de (alçalış) mazhar etmiştir.

Mesela insan hırs ile bütün dünya kendine verilse ‘hel min mezîd’ yani ‘daha yok mu?’ diyecektir. Bu sebeple Peygamber Efendimiz Aleyhissalatu Vesselam: “İnsanoğlunun mal ve altın dolu iki vadisi olsa (kanaat etmeyip) üçüncü bir vadiyi de ister. O’nun karnını ancak toprak doldurur.” (Müslim, II, 725, K. Zekât) buyurarak insandaki duyguların sınırsızlığına dikkat çekmiştir. Fakat insanın bu duygularına yaratılıştan bir sınır çizilmemekle beraber, tamamen başıboş da bırakılmamıştır. Şeriat (İslam hukuku) ve Peygamberlerle onlara bir hudut tayin edilmiştir. İnsan cüz’i iradesini kullanarak hukuki sınırlar içinde bu duygularını kullanacak ve böylece imtihan da olacaktır.

Bediüzzaman Hazretleri insanı hayvandan ayıran şeylerden: “Biri: Mâzi ve müstakbel ile alâkadar olmasıdır. Hayvan bu iki zamanı bihakkın düşünecek bir idrâke mâlik değildir.”

“İkincisi: Gerek enfüsî, gerek âfâkî, yâni dahilî ve haricî şeylere taalluk eden idrâki, küllî ve umumîdir.”

“Üçüncüsü: İnşaata lâzım olan mukaddemeleri keşf ve tertib etmektir. Meselâ: Bir evin yapılması için lâzım olan taş, ağaç, çimento misillû lüzumlu mukaddemeleri ihzar (hazırlama) ve tertib etmek gibi.” ( Mesnevi-i Nuriye, Onuncu Risale, Yedinci Basamak) diyerek insanlar ve hayvanlar arasında üç önemli fark olduğunu beyan etmiştir.

İlk fark olarak ifade edilen ‘mazi ve müstakbel’ ile yani ‘geçmiş ve gelecek’ ile ilgili olmak insanlara has bir vasıf olup hayvanlarda bulunmamaktadır. İnsanlar geçmişin tecrübeleriyle geleceklerini planlayabilirken hayvanlarda bu özellik bulunmaz. Karınca ve arı gibi bazı hayvanlar ilham yoluyla bazı hazırlıklar yaparlarsa da bunlar bilerek ve idrak ederek yapılan bir planlama sonucu değildir. Ya da insanlar geçmişin elemleri ve geleceğin endişesiyle hazır anını huzur içerisinde geçiremezken hayvanlarda böyle bir durum görülmez. Hattâ kesilmek için yatırılan bir hayvan, bıçak boğazına sürüleceği zamana kadar hiçbir şey hissetmez. Yalnız bıçak kestiği zaman bir anlık hisseder. Fakat kesim bitince o his de gider, o elemden de kurtulur. (Bunun içindir ki, İslâm’da kesimin güzel yapılması ve şah damarlarının bir anda kesilmesi; omuriliğin kesilmemesi emredilmiştir. Böylece beyinle irtibat kuran sinirler kesilmemiş olacağından hayvanın çırpınması refleks olarak devam etse de acı çekmez. Refleks hareketlerin yani çırpınmanın devam etmesi kanın akmaya devam ederek tamamen boşalmasını sağlar. Bu da etin kalitesini arttırır. Fakat bunu bilmeyen kasaplar omiriliği hemen keserek hayvanı felç edip çırpınmasını durdururlar).

Hem hayvanlar lezzet aldıklarında tam alırlar. Geçmiş ve gelecekten gelen korku ve endişeler onların o anki zevklerini bozmadığı için, onlar dünyevi zevk cihetiyle insandan çok daha fazla zevkler alır ve lezzet duyarlar. İnsanlar dünyadan zevk almada onlara yetişemez. Endişeler ve korkular, o lezzeti ve zevki zehire çevirir. Bu da, insanın sadece dünya lezzetlerini tatmak için yaratılmadığını; kendisinden daha başka ve çok mühim vazifeler beklendiğini göstermektedir.

İkinci fark olarak ifade edilen ‘enfüsi ve afaki’ yani ‘dahili ve harici’ şeylerle münasebette bulunan idrakimizin her şeyi kapsamasına rağmen hayvanların idrakinin sınırlı olmasıdır. İnsanlar kendi iç alemini ve dış alemi tahlil edip değerlendirebilirken hayvanlar ne kendi varlığını ne de dış alemi layıkıyla bilemezler. Kendi varlıklarından belli ölçüde haberdardırlar; rızıklarını bilirler; yavrularını belli bir dönem tanırlar. Sonsuz denilecek kadar çok olan konuların farkında bile değildirler.

Üçüncü fark olarak ifade edilen ‘keşf ve tertib’ özelliği yani hayal edip keşfetme, planlama, üretme, tertip edip işleri bir sebep sonuç ilişkisi içerisinde yapma yeteneği hayvanlarda yoktur. İnsanların görüş ve anlayış ufku çok geniştir. Gerek nefsine ve gerekse nefsi dışındaki varlıklara, hâdiselere ilişkin idrakleri küllî ve umumîdir. Fikir aydınlıkları sayesinde eşyayı analiz ve sentez kabiliyetine sahiptirler. Bir şeyin meydana gelmesi için lâzım olan malzemeleri tesbit ve tayin edebilirler. Sonra bunları bir plân dahilinde birleştirirler. Meselâ: Bir evin yapılması için lâzım olan taş, ağaç, çimento gibi lüzumlu şeyleri bir araya getirir ve bir ev yaparlar. Halbuki hayvanların görüş ve anlayışı sınırlıdır. Analiz ve sentez kabiliyetleri yoktur. Eşya arasında ilgi kurup onlardan bir sonuç çıkaramazlar.

Böylece üç temel fark ile hayvanladan üstün bir yaratılışa sahip olan insanların bir kısmı Cenab-ı Allah’ın kendilerini dünyada ‘halife’ (Allah’ın temsilcisi, yetkili) tayin etmesini ve dünyadaki bütün mevcudatı emrine vermesini nazara almayıp kendisinin neden yaratıldığını araştırmadan: “Hiç olmazsa hayvan gibi hayatımızı keyif ve lezzetle geçirmek için sefahet ve eğlencelerle bu ince şeyleri düşünmeyerek yaşayacağız” demelerine mukabil Bediüzzaman Hazretleri şöyle cevap vermektedir:

“Hayvan gibi olamazsın. Çünkü, hayvanın mazi ve müstakbeli yok. Ne geçmişten elemler ve teessüfler alır ve ne de gelecekten endişeler ve korkular gelir. Lezzetini tam alır. Rahatla yaşar, yatar, Hâlıkına şükreder. Hattâ kesilmek için yatırılan bir hayvan, birşey hissetmez. Yalnız bıçak kestiği vakit hissetmek ister; fakat, o his dahi gider, o elemden de kurtulur. Demek en büyük bir rahmet, bir şefkat-i İlâhiye, gaybı bildirmemektedir ve başa gelen şeyleri setretmektedir. Hususan mâsum hayvanlar hakkında daha mükemmeldir. Fakat, ey insan, senin mazi ve müstakbelin akıl cihetiyle bir derece gaybîlikten çıkmasıyla, setr-i gaybdan (gizlilik perdesi) hayvana gelen istirahatten tamamen mahrumsun. Geçmişten çıkan teessüfler, elîm firaklar (ayrılık) ve gelecekten gelen korkular ve endişeler, senin cüz’î lezzetini hiçe indirir. Lezzet cihetinde yüz derece hayvandan aşağı düşürür. Madem hakikat budur. Ya aklını çıkar at, hayvan ol, kurtul. Veya aklını imanla başına al, Kur’ân’ı dinle, yüz derece hayvandan ziyade bu fâni dünyada dahi sâfi lezzetleri kazan.” (Şualar; On Birinci Şuâ; Üçüncü Mes’ele).

Benzer konuda makaleler:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*