Şevkin ve iradenin önündeki engeller – 2

Geçen haftaki yazımızdaki şevk ve iradenin önündeki engellerden iki başlığı ele almış ve değerlendirmiştik. Bu hafta da, bu konunun devamı niteliğinde şevk, gayret ve iradenin önündeki diğer engellerden bahsedeceğiz.

İman ve Kur’ân hizmetlerinde, Kur’ân’ın tilmizlerinin himmet ve gayretlerini kıracak engellerden biri de, Bediüzzaman’ın Desise-i Şeytaniye Risâlesinde tesbit ettiği, insandaki ‘korku’ damarıdır.

Bu risâlede Bediüzzaman, ehl-i dünyanın, mü’minleri bu zayıf damarından istifade ederek, hizmetten soğutma gayretinde bulunduğunu ve insanda en mühim bir hissin, “his-i havf” (korku hissi) olduğu ikazında bulunur.
Zındıka komiteleri, iman ve Kur’ân’a hizmet eden birçok insanı bu damarlarını tahrik ederek caydırmış ve soğutmuştur.
Oysa insan, hakikî iman saikiyle hiçbir şeyden korkmaz. Zira her şey Cenâb-ı Hakk’ın elindedir. “O izin vermezse, hiçbir kimse ve hiçbir şey zarar veremez” anlayışı hakikî bir iman yansımasıdır. Dolayısıyla korkularımız imanımızın nasıllığından haber vermektedir. Allah’a teslim ve tevekkül hakikatleri insana izzetli, vakarlı ve şecaatkâr bir duruş kazandırır.
İnsan elbette ihtiyatı, tedbiri elden bırakmamalıdır. Fakat ihtiyat ile korkuların zaman zaman karıştırıldığına ve aslında korkak bir ruh haline tedbirin kılıfı konduğuna şahit olunmakta ve tavizler verilmektedir. Bu ince noktaları mü’minler iyi ayarlamalı ve ona göre davranmalıdır.
Himmet, şevk, gayret ve iradenin önünde bir diğer engel ise, insanın şehevanî arzu ve istekleridir. Bu istek ve arzular ya niyetleri bozup ihlâsı kaçırır ya da insanı nefisperest yapıp tembelliğe atar.
Bugün birçok insanı zevkleri, arzuları, ihtirasları kayıtlar altına almış, zincirlerle bağlamış durumdadır. Oysa din, iman, Kur’ân hiçbir şeye feda edilemez. Meşrû daire keyfe kâfidir. Eğer insan hırsla dünyaya bağlanır ve bütün hayatı nefse hizmet etmekle geçerse, o, insan olma hususiyetlerini kaybetmeye başlayacaktır. Asıllarına olan arzu ve emeller nümunelere saplanıp, haramlarla kirlenecektir. Zira sadece cesedinin zevklerini ve lezzetini takip eden insanların hakperest olması zordur. Bu yüzden Bediüzzaman Mesnevî-i Nuriye’de, “Hayvaniyetten çık, cismaniyeti bırak, kalp ve ruhun derece-i hayatına yüksel” demiştir.
Himmet, şevk ve iradenin önünde diğer bir engel de, insanın gurura girmesi yani enaniyetidir. Büyük insanlar, benim onurum ve şerefim demeyip, şahsi izzet ve gururlarına kapılmamışlardır. Kendilerine verilen her türlü paye, takdir, övgü arkasında hakikî sahibi müşahede etmiş, nimetten Mün’im-i Hakikî’ye, esbabdan Müsebbibü’l-Esbab’a yönelmişlerdir.
Peygamberler türlü türlü eziyetlere maruz kalmışlar, fakat hiçbiri “İzzet ve şerefime dokundu” diyerek tebliğ vazifesinden uzak durmamıştır. Hazret-i Peygamber’e (asm) Mekke’nin müşrikleri deve işkembesi koymuş, Taifli çocuklar taşlamışlar, başına toz, toprak atılmış, küfürler edilmiş, fakat o bir kere olsun onurum ve şerefim dememiş, himmet, şevk ve gayreti hiçbir zaman kırılmamıştır. Zira gerçek izzet ve şeref sahibi olanlar, “Boş ve çirkin sözlerle karşılaştıkları zaman, izzet ve şereflerini muhafaza ederek oradan çekip giderler” hakikatini yaşayanlardır.
Karşılaştıkları muameleler büyük ruhları ne bezdirmiş, ne yıldırmış, ne de ümitsizliğe düşürmüştür. Tam tersi her defasında imanları daha da kuvvetlenmiş, daha çok şevk ve gayretle hizmete sarılmışlardır.
Bediüzzaman’ın hayatına bakıldığında da aynı durum görülür. Türlü türlü işkence, tazyikat ve sıkıntılara rağmen ümitsizlik, yılgınlık halleri hiçbir zaman görülmemiştir.
Onu gönderdikleri her yer iman, Kur’ân, hizmet mekânları olmuştur. Hapishaneler Medrese-i Yusufiye, mahkemeler iman ve Kur’ân dâvâsını anlattığı kürsüler, ölüp yok olup gitsin diye gönderilen memleketler medrese-i nuriye ve medresetü’z-zehraya dönmüştür.
İnsanın kendini bilmesi, haddini bilmesi, Rabbini bilmesiyle doğru orantılıdır. Kendini bilmeyen, haddinden tecavüz eden, enaniyetli, gururlu, hırslı insanlar kaybetmeye mahkûmdur. Böyle yapıların hizmet içinde devamlılığı, şevki, gayreti olamaz. Tam tersi kendilerini beğenmenin neticesinde başkalarını beğenmeyen ve tenkit hastalığına düşen bu yapıdaki insanlar girdikleri camianın tesanüdünü de bozabilirler.
Enaniyetin bir göstergesi de, kendine takıntılı insanlardır. Böyle insanlar melekleri bile geçebilecek donanıma sahip iken küçücük zerrede boğulur, öfkesine, şehvetine, aklına takılıp, hizmetteki şevk ve gayretini kaybedip iradesini felç edebilir.
Hasılı, insanın dinî hayatı adına şevkini hiç yitirmemesi, hep canlı kalması öncelikle iradesine bağlıdır. Bu yüzden iradeyi kuvvetlendirmek veya önündeki engelleri kaldırmak gerekir. Ene’nin en önemli rüknü olan iradeyi felç eden zaafları, zayıf damarları şeytanın desiselerine mahal vermeyecek şekilde tanımak, bu noktaları tesbit ve tedavi etmek gerekecektir. Aksi halde, himmet ve şevk atına binip mübareze-i hayat meydanına çıktığı vakit, pek çok engel o kimseyi durduracak veya caydırabilecektir.
Bunlar kişinin kendi iç dünyasından gelebildiği gibi, dış etkenlerle de olabilir. Meselâ makam sevgisi, ümitsizlik, acelecilik, rahata düşkünlük, korkular, enaniyet, tama’, tembellik ve temperverlik gibi zayıf damarlar şevk ve gayreti kırabileceği gibi, dinsiz düşmanlar, insî şeytanlar veya ümitsiz olup sürekli etrafına negatif enerji dağıtan, tenkit eden insanlar da himmet ve gayretlerin, iradenin önünde engellerdir.
Şevk ve gayretin önündeki bir diğer engel de, insanın şevk kaynaklarından uzak durmasıdır. Meselâ evrâd, zikir, duâ, Kur’ân ve ibadetlerin hepsi mü’minlerin şevk kaynaklarıdır. Bunlardaki ihmal insanı hastalandıracak, iradesini felç edecek, şevk ve gayretini yok edecektir.
İnsanın mahiyetine konan manevi cihazat ve latifelerin her birinin ayrı rızıkları mevcuttur. Bu yüzden insanın hep diri kalmasını engelleyen bir durum da bu lâtife ve cihazların öldürülmesi veya yaratılış hikmetine zıt kullanılmasıdır.
Daha özet bir ifadeyle işlenen her günah, manevî cihazlar hükmündeki lâtifelerde tahribatlar yapmakta, kimisini öldürmekte, kimisini zayıflatmaktadır. Böyle insanlar da çoğu zaman bildikleri halde, yapmaları gerekeni idrak ettikleri halde iradeleri felce uğramış olarak manevî planda bir adım ötesine gidemez ve ilerleyemezler. Hep kısır döngüler içerisinde hayatlarını devam ettirirler. Bu hâl onların pörsümesine ve canlılıklarının kaybolmasına, yorgunluk ve bitkinliğe sebep olur.

Benzer konuda makaleler:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*