Tevazu, küfran-ı nimet ve tahdis-i nimet, iftiharın mukayesesi

Bediüzzaman “Bazen tevazu (alçak gönüllülük) küfranı nimeti (nimetlere hürmetsizlik) istilzam (gerekli) ediyor; belki küfranı nimet olur. Bazen de tahdis-i nimet (nimete karşı şükretme) iftihar (övünme) olur. İkisi de zarardır. Bunun çare-i yegânesi (ki, ne küfran-ı nimet çıksın, ne de iftihar olsun) Meziyet ve kemalatları (fazilet) ikrar edip (doğrulamak), fakat temellük etmeyerek (sahiplenmeyerek) Mün’im-i Hakikînin (hakikî nimetleri verenin) eseri in’amı (nimetlendirmesi) olarak göstermektir” diyor. (Mektubat 358)
Bu konunun “Sana gelen her iyilik Allah’tandır. Sana gelen her kötülük ise kendindendir.” (Nisa, 80) âyeti ile birlikte ele alınmasının gerekli olduğunu düşünüyorum. Nasıl oluyor da iyilikler Allah’tan, şer ve kötülükler nefisten oluyor? Demek ki insanlar, fazilet ve kemalatları ile övünemediği gibi iyiliklerinden de övünmeye hakkı yoktur, çünkü kendine verilmişler, kendi malları değildirler. Çünkü hayırda, muktezî (gerekli görmek) ve yaratmak Allah’tan, (yani Allah, hayırları mahlûkatı için gerekli görüyor ve yaratıyor ve işlenmesini istiyor), kesb ise (fiilleri ile çalışıp kazanmak) insana aittir. Şer de ise muktezî ve kesb insandan (şerleri, kötülükleri isteyen de işleyen de nefsidir), Allah imtihan sırrı gereği nefsin istediği kötülüğü yaratıyor, yaratmak ise Allahtan’dır, fakat işlenmesini istemiyor. Hayırda üç kısmın ikisi Allah’a ait, biri insana aittir (cüz’î iradesine), şerde ise iki kısım insana, bir kısım Allah’a aittir. Onun için hayırlarda övünmeye hakkımız olmadığı, gibi şerleri de kaderimde var demeye, suçları başkasına atmaya hakkımız yoktur.

Ayrıca kâinattaki bütün güzelliklere Allah hesabına mana-yı harfi ile bakmak lâzım, mana-yı ismi ile değil, yani ne güzel dememeli, ne güzel yaratılmıştır demeli. Aksi halde güzellikleri o nesneye veririz. O nesnenin, o güzellikleri meydana çıkarması için (hâşâ) bir ilah gibi iktidar ve kabiliyetlerinin olması ve bütün kâinata hükmedecek bir gücünün bulunması lâzım gelir. Bütün kabiliyetler, faziletler ve güzellikler, Allah’ın san’at eseri olduğu için, verilen nimetlere de mana-yı harfi ile bakıp o nimet, fazilet ve kabiliyetleri nefsine almadan, doğrudan doğruya bunları Allah’a vermektir. Eğer insanda bir kabiliyet ve fazilet bulunsa hâşâ kabiliyet ve fazilet nerede dese, o zaman onları veren yaratıcıya karşı hürmetsizlik ve bir nevi isyan olur. Evet, vardır benim gibi faziletli ve kabiliyetli var mı, nerede? Derse o zaman gurur olur. Var, fakat benim değil, ihsan eden Allah’a aittir demeli. Bu nimetleri onun yolunda kullanırsak ziyadeleşir, aksi halde azalıp yok olup gider ve yaptığımız inkâr ve nankörlüğün cezasını çekeceğiz. Demek ki fazilet ve kabiliyeti olanlar, gurur ve fahre dalmadan bunları gerekli yerlerde gerektiği gibi kullanması lâzım gelir. Nasıl ki ekonomide parayı yastık altında tutma, ülkenin batmasını gerektirir. Onun için birikmiş paraya zekât emri verilmesinin bir hikmeti de budur, para ekonomide dolaşmalı saklanmamalı, 50 sene önceki kazanıp biriktirdiğimiz yastık altındaki paramız ile bir takım elbise bile alamayız, değeri düşerdi, aynı şekilde fazilet ve kabiliyetleri yastık altında bırakmak gibi kullanmamanın ve değerlendirmemenin hesabı çok büyüktür. Parası olmayan zekât vermez eğer var ise ve zekâtını vermiyorsa cezası büyüktür, hem kendine hem de ülkesine zarar vermiş olur. İşte kendine fazilet, nimet ve kabiliyet gibi şeyler verildiğinde verenin istekleri doğrultusunda bunları kullanmalı, kullanmak onlar için zekâttır. Kabiliyet ve fazilet verilmemiş olanlara sorgu yok, fakat verilmişse ve yerinde kullanmayanlar zekâtlarını vermemiş olurlar, bu kabiliyetleri hem kendisi hem de insanlık için kullanılması elzemdir.

Sonuç olarak giriş kısmında verdiğimiz iktibasta da işin özü veciz bir şekilde anlatılmış idi. Denge korunmalı, ne san’atkâr hafife alınıp bir nevi inkâr edeceğiz, ne de güzelliği üzerimize alıp gurura gireceğiz. Bir terzi sana mükemmel bir elbiseyi dikip giydirse, tam üstüne otursa, seni gören birisi, ne kadar yakışıklı oldun elbise sana çok yakıştı dese, sen de güzellik nerede öyle şey yok dersen terziye hakaret etmiş, onun san’atını inkâr etmiş olursun. Eğer, evet ben güzelim yakışıklıyım benden daha yakışıklısı yok dersen ahmakça bir gurura girersin. Evet, bir güzellik var, fakat bu güzellik bana bu elbiseyi giydiren ustaya aittir, denmeli. Kâinattaki bütün iyilikler ve güzellikler Allahtan’dır ve yaratan da O’dur. Şer ve çirkinlikler ise, bütün kötülükleri emreden kötü nefsimize aittir, fakat her şeyin Hâlık’ı (yaratanı) Allah’tır.

Benzer konuda makaleler:

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*