Yer çekimi (manyetik alan) mucizesi

Bilgiye tabi olan, bilgeleri seven, daima bilgiyi isteyen ve bildiklerini de paylaşmaktan haz ve lezzet alanlara selâm olsun.

Bir önceki yazılarımda olduğu gibi, bu yazımda da bazı yeni bilgileri öğreneceğimize inanıyorum. Bu bilgilerde, Âllâh’ın esmâ ve sıfatlarından hareketle yüzünü, gözünü, izini, kudretini ve nihayetsiz ilmini de yakinen müşahede edeceğiz.

Elbette ki, bu müşahede ile, özellikle aklını doğru kullanan ve şuuru (bilinci) açık olanlar için, yeni bilgiler yanında, manevi bir pozitif kazanımın da olacağına inanıyorum.

Bilgi (ilim) gündüzdür, aydınlıktır, ışıktır, nûrdur. Onun zıddı olan cehâlet ise; gecedir, karanlıktır. Gece karanlığında olmak, aynı zamanda önünü görememek, yani göz nimetinden mahrum olmak demektir. Karanlıkta kalmaya ve körlüğe rıza göstermek, karanlık üstüne karanlıktır. Bu ise, insanım diyen her bir insan için, en büyük bir kayıp ve aynı zamanda kendi mahiyetini, yani öz varlığını inkâr etmek demektir.

Rehberi ilim olanın, gerek birey ve gerekse milletler bazında olsun, doğanın yani tabiatın fıtri kanunlarına göre, hep ışığa doğru yol alırlar ve yine aydınlığa doğru yükselir ve teraki ederler.

İşte buna işareten Allâh, Kur’an’da şöyle buyurmuştur. “Kör olan (yani görmeyen) ile gören bir olmaz.” (1)

Ve “Resûlüm de ki : Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (2) derken,

Diğer bir âyet’te de Allâh şöyle buyuruyor: “İnsanlar içinden ancak âlimler (Allâh’ı hakkıyla tanır, kulluk eder ve) hakkıyla korkarlar.” (3)

Âyet’te bahsi geçen ilim, imanla birleşen ilimdir. Mâlûm olduğu üzere tahkiki iman ile taklidi iman olmak üzere, iki çeşit iman vardır.

Tahkiki iman : Araştırarak, inceleyerek ilmî gerekçelere dayanarak, bilerek ve bilinçli bir şekilde iman etmektir. En makbul iman da budur. Taklidi iman ise; görenek yoluyla, şuursuzca yapılan iman şekli olup kararsızdır, zayıftır, temelsizdir. Bu tarz iman, sarsılmaya ve her an yıkılmaya mahkum bir iman şeklidır.

Âlimler, bilginler; Allah’ı bilen ve ta’zimde bulunarak saygı besleyenlerdir. Bir hadis’te “Rütbelerın en yükseği, ilim rütbesidir.” Ve diğer bir hadiste, “Bilginler, yer yüzünün ışık kaynaklarıdır.” denilmiştir.

Allah katında olduğu gibi, sosyal hayat’ta da, yani beşerî münasebetlerde de bu böyledir. Bilenler yani âlimler ile cahiller konumları ve payeleri itibariyle bir tutulmazlar.

Hani bizde bir deyim vardır, derler ki ; “Kılık kiyafetiyle karşılanır, Konuşması, fikir ve marifetiyle uğurlanır.” diye.

İlimlerin şahı, padişahı marifetüllâh ilmidir.

Burada marifet: İlim ve fenler ile bilimsel olarak aklî ve fikrî sabitelerle bilmektir.

İlim, irfan ve marifet arasındaki nüans farklarını bilmek gerekir. Şöyle ki;

İlim, her yönü (vech-i külli) ile bilmektir.

İrfan ve marifet ise; cüz’i, fitri ve doğal yetenekleriyle inceleyerek, tefekkür ederek bilmektir. Buna ilm-i ledün veya ilm-i rabbanî de denir.

Bu açıdan baktığımızda marifetullâh; bütün kâinatı ve doğayı tefekkür ile, kalbî inkişaf ile, elde edilen bilimsel ve ilmî kazanımlardır. Yani bu ilim, kalb’ten bağımsız olarak, sadece akla dayalı bir ilim değildir. Yani kalbî duygularla da te’yid ve tasdik edilen ve aynı zamanda basiretin de menba’ı olan ilimlerdir.

Bu günkü konumuzun evvelinde şu âyet çok münasiptır ki, Âllâh: “Haberiniz olsun ki biz her şeyi bir ölçüye göre yaratmışızdır.” (4)

Âllâh’ın varlığına ve birliğine en büyük delil, şu büyük Kâinat kitabı ise eğer, her sayfasında, her satırında, her kelimesinde, her harfinde, hatta her nokta ve her virgülünde, Âllâh’a işaret ve şehadetler vardır. Çünkü Kâinatın her bir cüz’ünde büyük bir sanat, bir itina ve bir âheng vardır.

Âllâh’ın benzersız güzelliğinin ve cemalinin aynası hükmünde olan varlıklar, bütün güzellikleriyle insan için, birer sevinç ve mutluluk kaynağı olmaktadır.

Haddi-zatında, Allah’ın kendisinin bir ismi Cemil’dır, yani güzeldir. Elbette güzel olan güzeli sever.

Yine Kâinat’ın her parçasının üstünde akıllara durgunluk veren muazzam nakışlar ve mükemmel bir sa’nat eserleri görünüyor.

İmam-ı Gazali’ye, “Bu Kâinat’ta yaratılan her şey en güzelidir. Ondan daha güzelini tasavvur etmek mümkün değildir.” Sözünü söylettiren, şu yüksek nizâm ve emsalsiz san’at, ancak “ne güzel yaratılmış, ne kadar mükemmel sanatkârına, şahitlik ve Esma-i Hüsnasına dellâllık ediyor.” Demekle güzelleşir. O san’at ve güzellikleri, San’atkârına izafe etmeden, sadece ne güzeldir demek, o sanatlı varlıklarda var olan gerçek güzelliği görmemek ve çirkinleştirmek anlamına gelecektir.

Sebep-sonuç ilişkileri içerisinde meydana gelen varlıklar ve olaylar insanı, sebepler ve tabiatçılık dalâletine düşürmemeli. Çünkü sebep ve sonuçlar ayrı ayrı yaratılan hakikatlerdir.

Kâinat’a düşünerek, bilimsel olarak baktığımızda eksiksiz, mükemmel bir düzenle tanzim edildiğini görürüz.

Dünya’nın bir manyetik alanı, yani bir “yer çekim gücüyle” var edildiğini biliyoruz. Dünya’nın bu manyetik alanı, içindeki çekirdeğinin dış kısmından, yaklaşık 3000 km. kadar derinliktedir. Sürekli hareket halinde olan bir sıvı metâl, çok güçlü bir elektrik akımı oluşturarak, bunun sonucunda da bir manyetik alan meydana getirmektedir. Şayet bu alan olmazsa yer yüzünde yaşam olmazdı.

Şimdi bu mu’cize nasıl oluşmaktadır, biraz bunu açalım:

Kâinat kütle çekim kuvveti, yani “yer çekimi kanununa” göre kurulmuştur. Şayet yer çekimi kuvvetinde azalma olursa bütün düzen bozulur. Yıldızların kayıp birbirleriyle çarpışması ve Dünya’nın Güneş’e yaklaşması bunların başında gelir.

Ünlü bilim insanı Newton 1687 yılında yer çekim kuvvetini bulmuş, keşfetmiş. Newton’un bu keşfiyatı; Allâh’ın varlık âlemine koyduğu bir kanunun farkına varılması, üstündeki perdenin aralanması ve bulunmasından ibarettir. Buna hayranlık duymamak elbette mümkün değildir. Ancak Allah’ın bu kanundaki hikmetine ve bu yer çekim gücündeki maslahatını fark edip şükretmemek de, zannımca en büyük bir gaflettir.

Yer çekimi, büyük kütle parçalarının birbirlerini çekmesini temin eder. Bütün galaksi ve yıldızların her birinin yörüngelerinde kalmalarını temin eden bu yer çekimi kuvvetidir. Bütün gezegenlerin Guneş’e yaklaşmadan belirlenmiş olan yörüngelerinde gezinmesini, yine bu yer çekimi kuvveti en büyük etkendir.

Yer yüzündeki ırmakların, çayların, derelerin, yere yapışık olarak yüz üstü akmaları ve hatta denizlerin yerlerinde sabit kalıp taşmamaları ve yukarılara doğru dökülmemeleri bu yer çekimi sayesinde olmaktadır. Yine bizler, yürümek üzere ayağımızı yerden kaldırdıktan sonra, bu çekim gücü olmasaydı bir daha yere basmamız mümkün olmayacaktı.

Bildiğiniz üzere bütün ağaçların, bitkilerin kökleri yerin derinliğine doğru toprağı yarıp, şak ederek ilerlemektedir. Bu yer çekimi olmazsa idi kök damarları diye bir şey çıkmaz, zuhur etmezdi. Dolayısıyla insanlar ve diğer canlılar yiyecek bir şey bulmazlardı. Yine bu yer çekim gücü olmasaydı, yerden buharlaşıp yukarılara çıkan su, yağmur olarak yer yüzüne inmezdi. Bu sefer insanlar susuzluktan hep beraber kırılıp yok olacaklardı.

Dünya’nın bir anlık bu çekim gücünü kaybettiğini var sayarsak; o anda göklerde bulunan bütün uçaklar, havada kalıp yer yüzüne inemeyeceklerdi.

Şimdilik sizleri fazla değil, sadece bir anlık düşünmeye davet ediyoruz;

Kâinat’ta ve üzerinde yaşadığımız bu kürre-i arz’da, yaşamımız için, lâzım olan her şey hazır vaziyette yaratılmış, lâkin sadece bu yer çekim kanunu unutulsaydı neler olacaktı?

Bakınız! Allâh’ın kelâmı dediğimiz kutsal kitapta, bununla ilgili olarak şöyle buyurmuş;

“Rahman olan Allâh’ın yaratılışında hiç bir âhengsızlık, noksanlık göremezsin. Gözünü çevir de bir bak, bir bozukluk (eksiklık) görebiliyor musun?

Sonra gözünü, tekrar tekrar çevir bak; göz (aradığı bozukluğu-eksikliği bulmaktan) aciz ve bitkin halde sana tekrar dönecektir.” (5)

İşte bu hakikatler; “Güneş gibidir üflemekle sönmez, gündüz gibidir, göz kapamakla gece olmaz. Gözlerini kapayanlar sadece kendilerine gece yaparlar.” (6)

İnsanlar gün be gün farklı ilmî gelişmelere imza atarken, san’at ve fen alanında da yeni keşifler ve icatlar gerçekleştirmektedirler.

Dünya nüfusu artıkça da, insanlar iktisadî tasarrufları sağlayacak, ekonomik kalkınmayı temin edecek, yeni buluşlara da son derece ihtiyaç hissetmektedir. Burada âkıl, zekâ ve tefekkür devrede olmak üzere, büyük gayretler sergilenmekte.

Bütün bu alanlarda Müslümanlar ilimleriyle ve bilimsel çalışmalarıyla ve maharetleriyle, en ileri seviyede olmaları gerekirken, bu son iki asırdır dahili boğuşmalarla ve boş boğazlıklarla meşguliyetlerinden, geri kaldıkları hakikatini de inkâr etmemek gerekir.

Oysa Allâh, “Bilsin ki insan kendi için çalışmasından başka hiç bir şey yoktur. Ve çalışması da ileride görülecektir. Yani çalışmasının karşılığını (semeresini) bulacaktır.” (7) buyurarak, çalışmayanın hiç bir şey elde edemeyeceğini ifade ederek, tembelliğin, atâletın çirkinliğini ve kötülüğünü önemle nazara vermiştir.

Hz. Peygamber de, “İki günü bir olan zarardadır.” Diyerek, kalktığı yeni günün sabahından itibaren, kârına kâr katması, güncel yeni gelişmelerde bulunması ve mutlaka, ama mutlaka dünkü günü geride bırakıp, daha bir ileri gitmesi gerekir diye bizleri, herkesi önemle uyarmıştır. Eğer durum bu değilse şayet, o günümüzün zararla geçeceğini ifade etmişlerdir.

Günümüz insanları Allah’ın, tabiat’a ve evrene koyduğu bu hassas düzen ve kanunları lehlerine çevirmek ve Dünya menfaatlerini elde etmek üzere, yeni yeni buluşlar yapmaktadır. Dolayısıyla yer küremize yerleştirilen bu manyetik kuvveti, yani yer çekimi gücünden yararlanmak üzere, MANYETİK RAYLI TRENLER icat etmeye başladılar. Bu şöyle olmaktadır:

Manyetik levitasyon ya da kısaca Maglev, iki mıknatıs kümesinin kullanıldığı tren ulaşım sistemidir.

Mıknatıs kümelerinden biri treni raylardan yukarı doğru iterken, diğer mıknatıs kümesi sürtünme kuvvetinin olmamasından faydalanarak treni ileri doğru iter. Orta mesafelerde (genellikle 320-640 km) maglev, yüksek hızlı trenlere ve uçaklara yakın bir performans gösterebilir. Şu anda Almanya ve Japonya maglev tren teknolojileri üzerinde çalışmaktadır. Maglev trenlerin günlük yaşamdaki ilk örneği, Çin’ın Şanghay kentinde kullanılmaya başlandı. Bu tren 30 kilometrelik bir mesafeyi 7 dakika 20 saniyede kat edebilmektedir.

Bildiğimiz gibi iki mıknatısın zıt kutupları birbirini çekerken, eş kutuplu olanlar birbirini iterler. İşte bu sistemden yararlanarak, alt alta uygun şekilde konulmuş iki mıknatıstan biri, manyetik itme kuvvetlerinin etkisiyle diğerinin üzerinde hiçbir şeye değmeden havada durabiliyor. Anlayacağınız bu tren, alttaki raylara değmeden belli bir aralıkla üstünden hızla seyredebilir.

Görüldüğü üzere bu manyetik maglev trenler için özel olarak üretilmiş tren raylarında elektro-mıknatıslar bulunur. Elektro-mıknatıs, bir telin üzerinden elektrik akımı geçmesiyle oluşturulan manyetik alana sahip mıknatıstır. Bu mıknatıslar sayesinde tren raylar üzerinde 10 milimetrelik bir yükseklikte, yani raylarla temas kurmadan ilerler.

Hem cinslerimiz olan bütün insanlık âlemi, keşke hepten böylesi insanların huzuru ve mutluluğu için gayretler gösterip, gelişen teknolojiye, yeni gelişmeler ilâve edebilseydi. Ve kardeşçe âdilane eşit paylaşımlar yapıp, sağlam ve mazbût bir dayanışma ve yardımlaşmada bulunmuş olsalardı.

Bu durumda beşer, rahat bir nefes alacak ve hayata hayat katmış olacaktı. Lâkin müşahede edildiği üzere, vaziyet bunun tam tersine işlemekte ve cereyan ettiğini göstermektedir

İnsanlar gelişen bilimi ve teknolojiyi, diğer insanların aleyhine kullanmakta ve yine diğerlerine karşı bir sömürü aracı olarak suistimal etmektedir.

İkinci Dünya savaşı sonlarına doğru 1945’te ABD, Japonya’ya nükleer silahla saldırdı. Hiroşima ve Nagasaki’ye attığı atom bombalarıyla 220 000 bin insanı katletti. Hala o bombaların düştüğü yerlerde bitkiler, ot’lar bitmez, yeşermez ve toprak güle, çiçeğe hasret beklemekte.

Super güçler dediğimiz ABD, gizli teknolojiye ve hayalet radar sistemlerine sahip F-35 F-16 savaş imha uçaklarını icat etmekte. Rusya, S-300 ve S-400 Füzelerini kullanmakla insanlığı tehdit etmekte.

Batılı devletler, özellikle Afrika ve orta doğu ülkelerinin yer altı ve yer üstü zenginliklerini, petrolünü türlü türlü fen ve hilelerle gasbetmekte veya çalmaktadır.

Afrika’nın, inci gibi bembeyaz parlayan dişleri ile sevecen o siyahî çocukları, kaburgaları sayılabilecek kadar et’ten arınmış, adeta deri kemikten ibaret kalmış o çocuklar açlıktan ölürken, gaddar zalimler zevkten havalara uçmakta.

Bütün bu zulümlere ve sömürü düzenlerine karşı, ilmi inkişaflarla ve gelişmiş teknoloji ile ancak mukavemet edebilir ve hukukumuzu koruyabiliriz.

Savaşsız, kansız, haksızlıkların olmadığı,

Barışın, sevginin ve huzurun hakim olduğu ve kıymetli değerler arasında kabul edildiği bir Dünya dilek ve temennisiyle,

Hoşça kalınız.

Dipnotlar:

(1) Mu’min 40/58
(2) Zumer 30/9
(3) Fatır 35/28
(4) Kamer 54/48
(5) Mülk 67/3-4)
(6) Münazarat s.10
(7) Necm 53/39-40

Benzer konuda makaleler:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*