Cennet ve cehennem fikri, çocukların psikolojisini bozar! (mı?)

Fikrin namusunun olduğu 78’li yıllar. Fatih Eğitim Enstitüsü’nün anarşi ve kargaşa ortamında tahsil hayatımızı sürdürme çabasında idik.

Hep, seksen öncesi diye söze başlanır ya. Aslında seksen öncesinde, fikirde hür, düşüncede hürlük vardı. İnandığınız dâvâyı veya ideolojiyi özgürce savunurdunuz. Fikirler kıyasıya çarpışır, hangi ideoloji olursa olsun sağlam elemanlar yetişirdi.

Kaypaklık olmaz, döneklik bilinmez; ölümüne bir mücadele verilirdi o yıllarda.

Ah bir de kan ve gözyaşı olmasaydı.

Üç yıl içerisinde, üç farklı binada eğitim öğretim gördük. Önce sahil kenarında Öğretmen Okulu’ndayız. Sonra Karma Ortaokulu’na taşınıyoruz. Son senemizde Boztepe’de eski ahşap üç katlı, sanıyorum Kız Sanat mektebinde eğitimimizi tamamlıyoruz.

Sırada beraber oturduğumuz can arkadaşlarım var; Kadri Alay ve Gürcan Emral. Zaman zaman dersanelerimize beraberce takılıp çay sohbetlerimiz olan, Trabzon’un bu yiğit evlâtlarına buradan selâmlarımı gönderiyorum.

Yeni Türk Edebiyatı, Eski Türk Edebiyatı, Yakın Çağ Dönemi, Halk Edebiyatı, Davranış Bilimleri, Psikoloji vs. Her derse farklı ideoloji sahibi hocalar geliyor.

Dilbilgisi dersi diye bir ders var. Aman Allah’ım! Öğrencilik hayatım boyunca hep matematikten nefret ettim. Bu ders bana ondan da zor geldi. Ekler, kökler, takılar, iyelik eki, bilmem ne bilmem ne… Cebir, geometri çalışır gibi çalışıyorum bu derse.

Dersin hocası sol tandanslı eski mekteplilerden birisi. O dönemin yapısı gereği bir dili var. Olanaklı, olasılıklı, götürgeçli, getirgeçli… Anlayana aşk olsun.

Herkes defter tutmak zorunda. Ama eğitim hayatım boyunca, parkamın cebinde her derste saman kâğıtlı teksir kâğıdı ve bir tükenmez kalemden başka bir ders malzemem olmadı.

Niye? Niyesi şu:

Risale-i Nurlar’ı okuduğum için dersler bana çok kolay gelirdi. Talebelerin en çok çektiği Osmanlıca terimler, tamlamalar ve kelimelerdi. Bir Nur Talebesi bu terimlere zaten aşina idi. Dolayısıyla derslerin benim açımdan bir zorluğu olmazdı. Ama olasılıklı dilbilgisinde zorlanırdım.

Hoca tahtaya geçer ve ‘’Herkes yazsın’’ diyerek anlatmaya başlardı.

Ben de hocanın söylediği uydurukça kelimeleri Osmanlıca’ya çevirir, öyle not alırdım.

Sıraların arasında gezen hoca başıma dikiliyor, benim yazdıklarımı kontrol ediyor. Bakıyor ki ben uydurukça yazmıyorum. Söylediklerini normal Türkçe hatta Osmanlıca kelimelerle kâğıda geçiriyorum.

Başımdan ayrılıp kara tahtaya doğru yürürken;

‘’Bazı arkadaşlarınız benim söylediklerimi Osmanlıca’ya çevirip yazıyorlar, bakın yazılıda aynısını isterim.’’ diye ikaz ediyor.

Aldıran kim. “Herkes yoluna hoca. Ben inandığım gibi yazıyorum.”

Sadece ben değil, bu ortamda herkes fikrini korkusuzca söyler ve savunurdu.

Yani sınıf geçmek gibi bir derdimiz yoktu sanki. Hocaya şirin görünmek, yağ çekmek gibi bir düşünceye hiç kapılmazdık.

Komünist komünist gibi; ülkücü ülkücü gibi; Akıncı Akıncı gibi; Nurcu da Nurcu gibiydi. Velhasıl herkes adam gibi adamdı.

Eğilmek bükülmek, yalakalık yapmak kimsenin kitabında yazmazdı. Hele de bir nurcunun kitabında hiç yazmazdı. Çünkü onların Üstadı hayatı boyunca, Allah’tan başka hiçbir güce eğilmemiş, hiçbir dünyalığa eyvallah etmemişti.

‘’Allah’ın âyetlerini dünya menfaatine satmamıştı.’’

Derslerimize yeni giren öğretim görevlilerinin şecerelerini hemen çıkarırdık. O günün muktezası icabı; kimlere yakın olmak gerek, kimlerden uzak durmak gerekirin hesabını hemen yapıverirdik.

Bir de, ‘Güzel Yazı’ diye bir dersimiz var. Dik yazı, eğik yazı, ulama yazı, yazı çeşitleri, okka, divit, kesik uç, yuvarlak uç; upuzun bir defter güzel yazı yazmak san’atını öğreniyoruz.

Çok değerli, ciddî ve mert bir hocamız var. Kulakları çınlasın Ali Çelik Hoca.

Kendisi tahtaya nasıl yazılacağını yazar gösterir.

‘’Haydi şimdi de defterlerinize siz bu yazı çeşidinden bir şeyler yazın. Bir cümle, bir vecize, bir atasözü yazın.’’ der.

Ve sınıfın sıraları arasında ufaktan ufağa dolaşmaya, kim nasıl yazıyor ne yazıyor kontrol etmeye başlar. Tam benim yanıma gelince durur, deftere bakar.

‘’Ekmeksiz yaşarım hürriyetsiz yaşayamam.’’ Bediüzzaman

‘’Vücudunu Mu’cidine feda et.’’ Bediüzzaman

‘’Ey bu vatan gençleri! Frenkleri taklide çalışmayın.’’ Bediüzzaman

Biraz baktıktan sonra, sınıfta dolaşmaya devam eder Ali Hoca.

Ben de; ondaki sahiplenme duygusunu hissettiğimden dolayı sık sık ders çıkışlarında yanına sokulur, günlük olaylar hakkında kısa kısa bilgi alışverişi yapardım.

Mert ve milliyetçi bir kişilik sahibi Ali Çelik Hocamla, mezuniyetimden yıllar sonra, Ankara’da Meşrûtiyet civarında tevafuken karşılaştık.

‘’Acaba beni çıkarabilecek miydi?’’

Yanına doğru yaklaştım. Aradan uzun zaman geçmişti. Gülümsemeye başladı. Demek tanımıştı. Elini öpmek istedim beni kucakladı.

‘’Hocam beni tanıdınız mı?’’

‘’Tanımam mı Maraşlı. Bediüzzaman’dan vecizeler yazan Maraşlı.’’

Şu anda sanıyorum Ali Hocam KTÜ Eğitim Fakültesindedir.

Prof. Dr. Ali Çelik Hocama hürmetlerimi sunuyor, sağlık, sıhhat, huzur, afiyet dolu bir hayat diliyorum.

Eğitim’in son senesinde öğrencilere eğitim psikolojisiyle alâkalı dersler verilirdi.

‘Ruh Sağlığı’ diye bir ders var. Eğitim dersi.

Sonuçta öğretmen olmak için eğitim alıyoruz. Bu sebeple öğrencilere karşı nasıl davranılacak, onlara nasıl eğitim verilecek, ne gibi davranışlar sergilersek, öğrencileri topluma faydalı bir şahıs olarak kazandırabiliriz? Bu açıdan eğitim psikolojisi dersleri son derece önemlidir.

‘Ruh Psikolojisi’ dersine gelen öğretim görevlisi bayan hoca, devrimci düşünceye sahip birisiydi. Ve derslerinde ilahsızlık fikrini, her fırsatta dillendiren bir yapısı vardı.

Bu hocanın her dersi; hoca ile aramızda söz düellosu şeklinde geçerdi. Yine bir dersinde ‘’Çocuklarda Ruh Sağlığı’’ üzerinde duruyordu. Anlatmaya başladı:

‘’Arkadaşlar çocuklara kesinlikle Cennet, Cehennem gibi konulardan bahsetmek doğru değildir. Bu kavramlar çocukların ruh dünyası üzerinde olumsuz etkiler meydana getirir ve toplumda sağlıksız bireyler olarak karşımıza çıkarlar. Cennet gibi hayali bir kavramla onları avutmayın. Cehennem, yanmak ateş gibi kavramlarla çocukları korkutmayın.’’ vs. güya ders işliyor.

Her derste olduğu gibi; hoca cümlesini bağlar bağlamaz Maraşlı’nın eli havaya kalkıyor, hocadan söz istiyor.

Zaten sağcı arkadaşlar, böyle durumlarda beni adeta dürterlerdi. ‘’Kalk konuş, ne duruyon, bekleme.’’ derlerdi.

Hatta ben onlara, ‘’Bu din yalnız benim babamın malı mı?’’ diye lâf atardım.

Onlar da: ‘’Aslanım Risale okuyan sensin.’’ diye takılırlardı.

Elimi havada gören hoca bana baktı:

‘’Hocam bir şey sormak istiyorum.’’

‘’Söyle, sor bakalım.’’

‘’Cennet ve Cehennemi hayali kavramlar olarak nitelediniz. Buna katılmıyorum. Bu konuda sorum olacak:

‘Haylazlık yapan, taşkınlık yapan, kanı kaynayan, hissiyatı galeyanda olan; ehli namusun malına, ırzına, canına kasteden gençleri durdurmak için, izlenecek yol hakkında bir fikriniz var mı?

Artı; çocukların oyun oynadığı, akşam sabah beraber oldukları, arkadaşı veya kardeşi veya anne babası öldüğü zaman; çocukları nasıl ve neyle teselli edeceksiniz? Ölüm olayı karşısındaki tavrınız ne olacak?’’

Ölümden bahsedince kadın biraz duraksadı. Belli ki hazırlıksız yakalanmıştı. Belki de böyle bir soruyla ilk defa karşılaşıyordu. Anlaşılan bu devrimci hoca dersine iyi hazırlanmamıştı.

Biraz bekledikten sonra konuşmaya başladı:

‘’Geçen gün, ailecek sabah kahvaltısı yaparken; küçük oğlum masanın üzerine serdiğim gazetede bir resme takılmış. Resimde kanlar içerisinde yatan bir adam var. Anarşik olaylarda vurularak öldürülmüş. Oğlum korkuyla irkildi.

‘’Anne ölüm ney?’’ dedi.

‘’Bak oğlum insanlar ölünce Cennete gider orada daha rahat yaşar. Cennet yeşilliktir orda kuşlar vardır…’’ filan anlatmaya başladı.

Ha demek ki neymiş. En materyalist kişi bile, bu topraklarda Cennet ve Cehennem duygusundan sıyrılamıyor. Başına bir felâket geldiğinde, ancak Cennet fikriyle teselli bulabiliyordu.

Kendi çocuğunu Cennetle teselli edeceksin; ama bize de başkalarının çocuklarında uygulamak üzere, materyalizmin dinsiz felsefesinden, ‘ruh sağlığı’ dersi anlatacaksın.

O günün tabiriyle: Yemezler Hoca.

Ve yemedik tabii ki.

Bu tartışmanın sonunda; Bediüzzaman’ın öğretileri bir kez daha zafere ulaşmıştı.

Teşekkürler Bediüzzaman. Minnet sana. Şükran sana. Sen bin yaşa.

 

Atilla Yılmaz

 

BENZER KONUDA MAKALELER:

İlk yorumu siz yazın

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir.


*