Abdullah Yeğin

Bediüzzaman ve Risâle-i Nur’u tanıdıktan sonra ömrünü iman hizmetinde geçiren simalardan biridir. Dindar bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiştir. Henüz orta okul öğrencisi iken Risâle-i Nur’u tanımış ve arkadaşlarıyla birlikte sordukları soru, Risâle-i Nur’un bir konusu olarak kayda geçmiştir. Bediüzzaman tarafından Urfa’da hizmet etmek üzere görevlendirilmiş, bundan sonra askerlik hizmeti hariç buradan hiç ayrılmamıştır.

Ancak, Bediüzzaman’ın vefatından sonra Urfa’da kalmasına izin verilmemiştir. 23 Mart 1960 tarihinden sonra ülkemizin değişik beldelerinde iman hizmetini devam ettirmiştir.

Abdullah Yeğin, 1924 yılında Kastamonu’ya bağlı Araç ilçesinin Kıyan köyünde dünyaya geldi. Öğretmen bir babanın oğlu olup Süleyman ve Ayşe çiftinin oğludur. Ailesi asırlar öncesinden Bağdat taraflarından göç edip Kastamonu’ya gelmiş ve Araç ilçesinin Kıyan köyüne yerleşmişlerdir. Dindar biri olan Süleyman öğretmen, oğlunu da dindar bir kişi olarak yetiştirmeye gayret etti.

Abdullah Yeğin, ilkokula 1930 yılında ve babasının öğretmenlik yaptığı komşu Muğamlar köyünde başladı. Babası ile birlikte, uzun bir yolu kat etmekte, yaya olarak okula gitmekteydi. İlk üç yıl burada okuduktan sonra, dördüncü ve beşinci sınıfları Araç ilçesinde devam okudu. Orta okulu ise, Kastamonu’da bitirdi. Henüz ikinci sınıfta iken gördüğü bir rüya ve sınıf arkadaşı Rıfat ile çevresindekilerin sıkça övgüyle yâd ettikleri Bediüzzaman ismi kendisini etkilemeye başladı. Bu arada babasının getirtmiş olduğu dinî kitapları okumakta ve böylece dine meyilli bir insan olarak yetişmekte idi.

Kastamonu’da “hocaefendi, evliyadan bir zât” olarak konuşulan Bediüzzaman Hazretlerini arkadaşı Rıfat ile birlikte ilk defa 1940 yılında ziyaret etti. Akabinde ziyaretlerine devam etti. Bunlardan birinde, Bediüzzaman Hazretleri; “Seni büyük biraderim Molla Abdullah yerine kabul ettim. Sen benim kardaşımsın” diyerek iltifatta bulundu. Bediüzzaman Hazretleri 1936 yılından itibaren Kastamonu’da zorunlu ikamete tabî tutulmuş ve bir polis karakolunun karşısında oturmaktaydı. Onun ziyaretine gitmek için bazı sıkıntı ve takibatları da göze almak gerekmekteydi. Dolayısıyla ziyarete gidenler cesaret sahibi ve dindar kimselerdi.

Abdullah Yeğin ile birlikte Bediüzzaman’ı ziyaret eden gençler, “Muallimlerimiz Allah’tan bahsetmiyor. Bize Hâlıkımızı tanıttır” isteği üzerine, kendilerine geniş bir izahat yapıldığı gibi, soruları ve verilen cevap Risâle-i Nur’un da bir konusu olarak kayda geçti. Bediüzzaman Hazretlerini ziyaret eden Abdullah, önce öğretmeni tarafından azarlandı. Hakkında soruşturma yapıldı ve disiplin kuruluna verildi. Sorguya çekilerek ziyaret sebebi soruldu. O da dinini öğrenmek için gittiğini söyledi. Disiplin kurulu tarafından bir hafta okuldan uzaklaştırma cezası verildi.

Kastamonu’da bulunduğu sürece Bediüzzaman’ı ziyaret eden Abdullah Yeğin yeni yazı ile Risâle-i Nur’u yazan talebelerin ilklerinden oldu. Kendilerine verilen Risâleleri örnek alarak yeni nüshalar yazma işinde kendisi de istihdam edilmiş olmaktaydı. Bediüzzaman 1943 yılında mahkeme için Denizli’ye gittiği gibi, Abdullah Yeğin de lise eğitimini tamamladıktan sonra üniversite eğitimi için Ankara’ya gitti. Burada Hukuk fakültesine kaydını yaptırdı. Denizli Mahkemesinden sonra Bediüzzaman’ın yeni ikamet yeri Emirdağ oldu (1944).

Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesine başlayan Abdullah Yeğin, umduğunu bulamadı. Özellikle İslâm Hukuku aleyhindeki konuşma ve sözler kendisini rahatsız etti. Bu rahatsızlık sınıfta kalmayla sonuçlandı. Buraya ısınamayınca, ayrılıp Dil Tarih Fakültesine geçiş yaptı. Yeni fakültesinde başta Arapça olmak üzere Farsça, Almanca ve felsefe ağırlıklı alanda eğitimini sürdürdü. Risâle-i Nur’la da alâkası giderek arttı. Memuriyete atılmaktan çok, iman hizmetinde bulunmayı ciddî ciddî düşünmeye başladı.

Bediüzzaman, “Araçlı Abdullah” dediği, talebesine iltifatta bulundu ve yaptığı hizmeti övdü; “Ankara Dar’ül fünûnunda Nura ehemmiyetli hizmet eden ve Kastamonu’da mektep gençlerinden en evvel Nurlara giren ve Ankara’daki Abdurrahman’ın oğlu Vahdet’i himaye ve muhafazaya çalışan Araçlı Abdullah’ın mektubunda tam imanlı ve dindarâne ve müjdekârâne yazması ve orada okuyucuların çok olmasıyla ellerindeki Risâlenin kâfi olmadığına … bizi ve Nur dairesini tamamıyla mesrur ettiği gibi, bu bayramda da büyük bir manevî hediye olarak kabul ediyoruz. Cenâb-ı Hak, onların umumundan razı olsun. …” (Emirdağ Lâhikası, s. 236)

Abdullah Yeğin, fakülte son sınıfta iken yaz tatilinden istifade ederek 1950 yılında Bediüzzaman’ı ziyarete gitti. Ancak bu, bir ziyaretten çok yanında kalma ve okulu bırakma amaçlı idi. Düşüncesini açıklayınca Bediüzzaman Hazretleri; herkesi yanına kabul etmediğini, şartları olduğunu, kendisinden hiçbir şeyin beklenmeyip istenmemesini, sırf Allah rızası için hizmet etme amacını taşımayı; hasta, ihtiyar, kimsesiz, bakıma muhtaç bir kimse olarak görüp bu düşünce ile kendisine hizmet edilmesi gerektiğini belirtti. Yaz boyunca yanında kaldığı Bediüzzaman tarafından hizmet için Urfa’ya gönderildi.

Urfa’da hizmet etmek üzere görevlendirilen Abdullah Yeğin hemen görev yerine hareket etti. Askerlik hizmeti için ayrıldığı süre hariç, Bediüzzaman’ın vefatına kadar Urfa’da kalarak hizmette bulundu. Ancak, buradaki hizmet kolay olmadı. Çok sınırlı imkânlar çerçevesinde insanlara iman ve Kur’ân dersleri verirken, diğer taraftan da takibata uğramaktaydı. Sadece dinî hizmet ifa etmesine rağmen on beş defadan fazla mahkemeye verildi. Dört defa hapis cezasına çarptırıldı.

Abdullah Yeğin’in üniversite öğrenciliği sırasında da basında sık sık irtica yaygarası koparılmaktaydı. Bu durumdan rahatsızlık duydukları için elliden fazla arkadaşıyla birlikte Millî Eğitim Bakanı Tevfik İleri’yi ziyarete gittiler ve başbakanla görüşme arzularını dile getirdiler. Bakanın da yardımıyla Başbakan Adnan Menderes tarafından kabul edildiler (1951). Gayet sıcak karşılanan üniversiteli gençler, “Üniversitede irtica olmadığını ilân edeceğiz, gazetelere yazacağız” demeleri üzerine, Başbakan, gazeteye yazmaya gerek olmadığını, üniversitede irticanın olmadığını bildiğini kendilerine söyledi.

Adnan Menderes ile görüşen Abdullah Yeğin ve arkadaşları, zamanın Diyanet İşleri Başkanı olan Ahmet Hamdi Akseki’yi de Keçiören’deki evinde ziyaret ettiler. Sohbet sırasında, Bediüzzaman’ı tanıyıp tanımadığını sordular. Akseki; onu tanıdığını, hakikî bir hoca olduğunu, kendileri gibi olmadığını, Risâle-i Nur’u okumalarını, ancak durumun nezaketinden ötürü dikkatli davranmalarını tembihledi.

Abdullah Yeğin’i Urfa’ya gönderen Bediüzzaman Hazretleri, kendisinin de Urfa’ya geleceğini ifade etmiş ve bir kısım eşyalarını da önceden göndermişti. Ancak, bu gayesini vefatına sadece birkaç gün kala gerçekleştirebildi ve 22 Mart 1960 tarihinde Urfa’ya geldi. Bir gün sonra da burada vefat etti. Vefattan sonra, hiçbir gerekçe ve sebep olmamasına rağmen, Abdullah Yeğin’in Urfa’da kalmasına izin verilmedi. Buradan ayrılıp Kastamonu’ya gitti. Ardından Ankara’ya geçti. Bu sırada Bediüzzaman’ın mezarının açıldığı, naaşının nakledildiği haberini duyunca, hemen, gizlice Urfa’ya gitti. Yirmi gün kadar burada kaldı. Dışarı çıktığı gün, polisler tarafından tutuklanıp Urfa dışına çıkartıldı.

Urfa’da ikametine izin verilmeyen Abdullah Yeğin, en yakın il olan Gaziantep’e yerleşip iman hizmetini burada devam ettirdi. Ancak, burada da sürekli takip edilip kitapları toplatılmakta ve karakollarda gözetim altında tutulmaktaydı. Bir süre sonra Adana’ya gitti ve on sene kadar burada hizmete devam etti.

Risâle-i Nur’dan örnek metinlerle de desteklenen ve büyük emekleri geçtiği lûgat çalışması “Yeni Lûgat” adıyla kendi imzasıyla neşredildi.

Benzer konuda makaleler:

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*