Re´fet Barutçu

Image

Vefatının 35.yılında rahmete vesile olması niyazıyla…

İşte, işte bak!..”

“Kim?”

“Bediüzzaman.”

“Nerede?”

“Ön safın, sağ tarafında.”

Beyazıt Camii’nde namazdan sonra okunan Kur’ân’ı dinlerken Re’fet, Ziya’nın gösterdiği tarafa baktığı anda onu fark etmiş, bir daha da nazarını ondan ayıramamıştı. Zîra o, bakıldığında görülmeyecek, görüldüğü zaman da çabucak ayrılınacak gibi değildi.

Kıyafetinden hâline, tavrına kadar her şeyi farklı idi. Heybetli bir şekilde diz üstü oturmuş, ellerini önünde kavuşturmuş, âdeta Asr-ı Saadette imiş gibi huşû içinde okunan Kur’ân’ı dinliyordu.

O zamana kadar ismini çok duydukları için birkaç gün önce Sahaflar Çarşısı’ndan biyografisini alıp okudukları ve hayran kaldıkları zâtı hiç beklemedikleri bir zamanda orada görünce şaşırmışlardı.

Kitabı okurken, eserde hayatı anlatılan zatın ‘kurtarıcı bir ruha sahip olduğunu’ hisseden Re’fet, onu görünce de gayri ihtiyarî aynı şeyleri düşünmüş ve büyük bir şahsiyetle karşı karşıya olduğunu anlamıştı.

Kur’ân tilaveti bitince yanına gidip tanışmak istediğinden onunla birlikte kalkmış ve o tarafa doğru gitmişti. Bediüzzaman çizmelerini giyerken yanına yaklaşmıştı ama o kendisinden önce çıkıp kapının deri perdesi kapandığı esnada gözden kaybolduğu için tanışamayınca çok üzülmüştü.

Daha önce hiç yaşamamış gibi bir hisse kapılmıştı o anda.

***

1886 yılında İstanbul’da doğmuştu Re’fet Barutçu.

Ömrünün otuz beş yılını geride bırakmış, o zaman içinde aile mektebinin ardından mekteb-i âliyeyi, mekteb-i harbiyeyi de bitirip orduya katılmış ve yüzbaşı rütbesine kadar yükselmişti.

Lâkin o âna kadar içinde hep bir şeylerin eksikliğini hissetmişti. Ailesinden iyi bir terbiye görmüş, çocuk denecek yaşta Kur’ân’ı hatmetmiş, yaşadığı muhitin mütedeyyin insanlarından hep müsbet telkinler almışsa da o eksikliği bir türlü telâfi edememişti.

Kendisinin “Çocukluğumdan beri hakâik-i diniyeyi çok merak eder ve her fırsattan istifade ederek tetkikât ve tetebbuâtta bulunurdum. Ne yazık ki, emelime muvaffak olamazdım. Bu sebepten yeis ve nevmîdiye duçar olurdum” diyerek de dile getirdiği gibi ruhundaki boşluğu dolduramamıştı.

Onun için icaplarını hakkıyla yerine getirdiği askerlik mesleğinden artan zamanlarını günlük malâyâni meşguliyetlerle harcamaktan ziyade kitap okuyarak değerlendirme cihetine gitmişti.

O yıl mütarekenin imzalanmış olmasının da tesiriyle herkes her vesile ile siyasî, içtimaî meseleleri konuşurken, o zihinlerde iz bırakan büyük insanların hayatlarını merak etmiş ve bulabildiği biyografileri alıp okumaya başlamıştı.

Zaten o merak saikasıyla almıştı Said Nursî’nin biyografisini de. Yeğeni Abdurrahman’ın yazdığı pembe kaplı küçük kitabı bir gecede okumuş, heyecanını arkadaşı Ziya ile paylaşarak onun da hislerini harekete geçirmişti.

O gün Beyazıt Camii’nde başladığı hâlde, orada bitmeyip yıllar boyu zihnini meşgul eden o ânın serencamının gerisinde, işte böyle bir ruh boşluğu, merak hissi ve sorup öğrenme azmi vardı.

Daha sonra, o ânın heyecanını hatırladıkça canlanan merak saikası Re’fet’i, gittiği her yerde Bediüzzaman gibi bir âlim aramaya veya öyle âlimlerin yazdığı eserleri bulup okumaya sevk etti.

1930 yılında, bir akrabasını ziyaret etmek maksadıyla Isparta’ya geldiğinde de aynı arayışın içinde olduğundan, zamanının çoğunu yakınlarının yanında durmaktan veya şehrin güzel yerlerinde gezmekten ziyade kütüphanede geçirmeyi tercih etti.

Onun sık sık kitap değiştirdiğini gören memurun, aldığı kitabı neden sonuna kadar okumadığını sorması üzerine, o kitapların ruhunda hissettiği boşluğu doldurmadığını söyleyince söz âlimlerden açıldı.

“Buralarda Bediüzzaman gibi bir âlim yok ki” dedi esefle.

“Var!..” dedi memur da. “Bediüzzaman Barla’da yaşıyor.”

“Ben onu mütareke yıllarından tanıyor ve o zamandan beri arıyorum.”

“O hâlde git, ziyaret et.”

Memur çok kararlı konuşmasına ve onu ziyaret etmenin zorluğuna dikkat çekip yollarını söylemesine rağmen Re’fet, sözü edilen zâtın kendisinin aradığı âlim olup olmadığını anlamak için ona bir mektup yazdı.

Akrabalarına olanları anlatıp, eğer o zât kendisinin İstanbul’da gördüğü Bediüzzaman’sa gidip onu ziyaret etmek istediğini söylediği zaman onlar, resmî makamlar tarafından takip edilip hesaba çekileceğini hatırlatarak vazgeçirmeye çalıştılar.

O günlerde Said Nursî’den “Kardeşim ben sizi tâ o zaman talebeliğe kabul etmiştim. Ben sende asker ruhu görüyorum” gibi kerametvârî ifadelerin yer aldığı cevabî bir mektup gelince dünyalar onun oldu.

Resmî tehditleri bir kenara bırakıp fiilî tehlikeleri göze alarak Bekir Ağanın temin ettiği ata bindi ve onun rehberliğinde Barla’ya doğru yola çıktı. Giderken rastladığı çobanların, çiftçilerin, köylülerin ‘Hocaya selâm söyleyin’ diye seslenmelerine şahit oldukça hayret etti.

Onun, zamane hocaları gibi devlet ricaline, hükümet erkânına yakın olmaya çalışmak yerine, ahâli ile kaynaşmayı tercih ettiğini ve bunu başardığını görmekten ayrı bir memnuniyet duydu.

Said Nursî’yi, Barla yakınlarındaki Paşakayası mevkiindeki bir bahçe içinde kuş cıvıltılarının, su şırıltılarının, yaprak hışırtılarının arasında, tabiatla ve kitapları ile haşir neşir olurken buldu.

O anda, âdeta aradan hiç zaman geçmemiş ve on yıl önce Beyazıt Camii’nin kapısından çıktığı sırada ardından yetişmiş gibi heyecanıyla yanına yaklaşıp yılların hasretini bir nefeste dindirmek hevesiyle ellerine sarıldı. Bu samimi muhabbetine ondan da ayniyle mukabele gördü, iltifatına, ikramına mahzar oldu. Gün boyu orada onun yanında kalarak hayatının en müstesna ve müsterih anlarını yaşadı.

Daha önce, onunla karşılaştığında aklına gelen her şeyi sormayı düşündüğü hâlde, o zamana kadar zihninde uçuşan sorular bir yana, soru sormayı bile hatırlamadığı için hiçbir şey soramadı.

Lâkin onun muhitinden bir daha ayrılmama kararlılığıyla geri dönerken merak hisleri hareketlendi, istifham bulutları şekillendi, Isparta’ya vardıktan hemen sonra da soru sağnağı başladı.

İlk soruları Risâle-i Nur’un ilgili bahislerini okuyarak cevaplandırmaya çalıştı ise de kalbi mutmain olmayınca bizzat Nur’un menbaından öğrenmenin daha doğru olacağını düşündü ve ona mektup yazarak bazı sorular sordu.

Bediüzzaman’ın, yazdığı cevabî mektupta Re’fet’in sorduğu meseleleri son derece muknî bir şekilde izah etmesi, onun soru sorma iştiyakını arttırdı ve daha sık mektup yazarak zihnine takılan her şeyi sormaya başladı.

Sorduğu sorulardan bazıları Sevr ve Hut, İsm-i Âzam gibi mühim bahislerin yazılmasına vesile oldu ise de pek çoğu, risâlelerde cevabı bulunan meseleler olduğu için Said Nursî, o eserlere atıfta bulunan kısa cevaplar vererek Risâle-i Nurları okumasını teşvik etti.

Muvazzaf subay olarak İstanbul’da, Mısır’da, Yemen’de ve memleketin değişik yerlerinde yıllarca vazife yaptıktan sonra yüzbaşı iken genç yaşta emekli olan Re’fet Bey de Isparta’ya yerleşerek Risâle-i Nur hizmetleri ile meşgul olmaya başladı.

Bir yandan Hüsrev Efendi ile Risale-i Nurları istinsah ederken, diğer yandan yazı çalışmalarını aksatacak kadar çok mektup yazıp soru sorduğu için Üstadının ‘Yazı yazmakta tembel, suâl sormakta çalışkan’ şeklindeki tarizlerine maruz kaldı.

Bu lâtif tariz de onun soru sorma hassasını durduramayınca zaman zaman Bediüzzaman “Sizin gibi hoşsohbet bir kardaşımı haksız olarak suâl sormamaya ve sükûta davet ediyorum. Çendan bu davete mazurum, belki mecburum” diyerek onun cevabı risâlelerde bulunan meseleler hakkında kendisine mektup yazıp soru sorarak zamanını zayi etmesine mani olmaya çalıştı.

Re’fet Bey, ikaz muhtevası taşıyan bu davet üzerine yaptığı hatanın farkına vardı. Zarurî hâllerin dışında soru sormayı bıraktı ve risâleleri daha çok yazıp okuyarak Üstadının ‘Maşallah şimdi siz ümid ettiğim tarzda risâleleri takip ediyorsunuz” şeklindeki taltifini kazandı.

İçinde bulunduğu samimiyetin tezahürü olan bu gibi beşerî hâller onu Üstadına daha da yaklaştırdı. Bediüzzaman da, onun üvey oğlu Bedreddin Uşaklıgil’i mânevî evlât olarak kabul edip kızına verdiği Rengigül ismini Zeynep olarak değiştirecek kadar onunla ve ailesi ile ilgilendi.

Çok yönlü ve mahir bir insan olan Re’fet Barutçu da bütün hasselerini hizmete hasrederek Said Nursî’nin, ‘aklen Hulusî, kalben Sabri, vicdanen Hüsrev hükmünde Re’fet’ iltifatına mahzar oldu.

Kendisini uzun bir arayışın neticesinde bulduğunu ve onun sayesinde hayatının bu sıfatları taşıyacak hâle geldiğini bildiği için, “Biz sizi bulmasaydık ne yapardık Üstadım?” dedi bir seferinde.

Buna mukabil Said Nursî, onun şahsında bütün talebelerini kastederek “Ben sizi bulmasaydım ne yapardım? Siz beni bulduğunuz için bir sevinseniz, ben sizi bulduğuma bin sevinmeliyim” diyerek hakikî illetin rahmet-i İlâhiye olduğuna ve birbirine minnettâr olmaya bedel birbirine tebrik ve duâda bulunmanın daha doğru olacağına dikkat çekince, onun tevazuda da emsâlsiz olduğunu anladı.

Said Nursî, Isparta’daki talebeleri arasında bazı sıkıntılar zuhur edince Re’fet’e yazdığı mektupta “Uhuvvet için bir düsturu beyan edeceğim ki; o düsturu cidden nazara almalısınız. Hayat, vahdet ve ittihadın neticesidir. İmtizaçkârâne ittihad gittiği vakit mânevî hayat da gider. Tesanüd bozulsa, cemaatin tadı kaçar” diyerek aralarındaki uhuvveti tekrar tesis etmeleri gerektiğini hatırlattı.

O hadise sırasında Hafız Ali’nin, ‘kendisine rakip olacak bir diğer kardeşi hakkında gösterdiği samimi hiss-i uhuvveti’ takdirkârâne ifadelerle nazara vererek tesanüdü bozacak hareketlerden kurtulmanın yollarını gösterdi.

Neticede Bediüzzaman Said Nursî ve Nur Talebeleri ile Yüzbaşı Re’fet Bey arasında öyle bir imtizaçkânâne ittihat meydana geldi ki, Eskişehir, Denizli, Afyon hapishâneleri bile ‘vahdet ve ittihadın neticesi olan’ bu hayatın âhenkli işleyişini bozamadı.

Tâ, Bediüzzaman vefat edene kadar.

***

“Onsuz dünya yaşamaya değmiyor.”

Re’fet Bey, böyle dedi Said Nursî’nin vefat haberini aldığında. O zamana kadar nice ölüm hadisesine şahit olmuş, sevdiği pek çok insanı kaybetmişti. Koskoca cihan devletinin bile inkırazını yaşamış, hepsinden farklı bir acı duymuştu ama hiç birinde kendini öksüz, yetim hissetmemişti.

Halbuki “Ölüm idam değil, firak değil, belki hayat-ı ebediye mukaddimesidir, mebdeidir. Ve vazife-i hayat külfetinden bir paydostur, bir terhistir, bir tebdil-i mekândır. Berzah âlemine göçmüş kafile-i ahbaba kavuşmaktır” vecizesini ezberleyerek ölüm hakkındaki ilk dersini ondan almıştı.

O zamana kadar başkalarına belki de yüzlerce kez verdiği bu dersi şimdi kendisine verme zamanının geldiğini anladı ve kadere rıza gösterip ölümün yüzüne gülerek yüreğini yakan hasret ateşini bir nebze de olsa hafifletmeye çalıştı.

Gerçi orada birlikte hizmet ettiği pek çok Nur Talebesi vardı ama Re’fet, Üstadının vefatından sonra kendisini Isparta’ya bağlayacak bir sebebin kalmadığını düşünerek İstanbul’a taşındı.

Said Nursî, kendisi ile görüşmek isteyenlere Risâle-i Nurları okumalarını tavsiye ettiği için o da hasretini Nur hizmeti ile dindirme cihetine gitti ve bir yandan Beşiktaş’taki Dibekçi Camii’nde imamlık yaparken diğer yandan isteyenlere Kur’ân öğretti; risâle okudu, yazdı, anlattı ve her seferinde Beyazıt Camii’nin kapısındaki o ânın heyecanını yaşadı.

Zamanında Üstadından “Herbir has talebenin mühim bir vazifesi, bir çocuğa Kur’ân öğretmek olduğu” dersini almış biri olarak, yaşı doksana baliğ olduğunda bile “Kavaklarda oturan bir genç benden kendisine Kur’ân öğretmemi istese veya Üstadımın küçük bir risâlesini talep etse, her gün Beyazıt’tan oraya gidip gelirim” diyecek kadar şevkli ve heyecanlıydı.

Bediüzzaman’sız geçen on beş sene, Re’fet Barutçu’ya hep Beyazıt Camii ile Barla arasında yaşadığı hasret dolu zamanı hatırlattığından, ruhunu saran hicran ateşine vuslat ümidiyle mukavemet etti.

Nihayet, 2 Şubat 1975 yılında hayatının firak safhası bitti, vuslat faslı başladı.

O ânın serencâmı şimdi berzahta devam ediyor.

Benzer konuda makaleler:

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*