Van Seyahati

Van yolculuğumuz, uçağımızın İzmir Adnan Menderes Havaalanından havalanması ile başladı. Gezimize Bediüzzaman Said Nursî’yi birkaç defa sağlığında ziyaret etmiş olan Vanlı Selahaddin Akyıl Ağabeyimiz de iştirak etmişti.

Uçağımız Van Gölü’nü geçip Ferit Melen Havaalanına iniş yaptığında Türkiye’yi bir uçtan bir uca selâmetle geçirip, bizi Van’a ulaştıran Cenâb-ı Allah’a şükrediyoruz.

Havaalanında bizi karşılıyorlar. Yola koyuluyoruz. Sağlı sollu apartmanlar ve geniş yollar dikkatimizi çekiyor. Van Belediye’si güzel çalışıyor demek ki. Yollar ağaçlandırılmaya başlamış. Van’ın içlerine giriyor, mekânımıza geliyoruz. Liseli gençler Risâle-i Nur okumak için bir araya gelmişler. Risâle-i Nur sohbetlerinin verdiği inşirah ve heyecan gözlerinde parlıyor.

Van’ı geziyoruz. Çarşısı eski Osmanlı çarşılarını hatırlatıyor. Dar sokaklar ve pasajlar arasından geçiyoruz.

Çarşıda bazı yerlerde sohbet için yerler ayrılmış. Zemindeki dükkânların üst katlarında toplanıp Risâle-i Nurlar okunup, münâzâra ediliyor. ‘Türkiye’nin maddî ve mânevî bereketinin sırrı, bu muhabbet ve dinî sohbetlerde mi gizli acaba?’ demekten kendimizi alamıyoruz. Erek Dağı eteğindeki mekâna giderken bu konuyu görüşüyoruz. Van ve çevresinde Risâle-i Nurlar olmasa, aşırı uçların çok fazla olabileceğinden bahsediyorlar. Risâle-i Nurların doğuda anarşi ve terörün yayılmasına ve halkımızın yanlışa yönelmesine engel teşkil ettiğinde birleşiyorlar.

Çoravanis semtindeki üç katlı binamız, iki taraftan akan suyun ortasında ve yeşillikler içinde kurulmuş. Âyetü’l-Kübrâ’dan yapılan Risâle-i Nur dersi, kuş cıvıltıları ve akan derelerin sesleri arasında dinleniyor:

“…Sonra o misafir, nehirlere bakar, görür ki: Menfaatleri vazifeleri ve vâridât ve sarfiyâtları o kadar hakîmâne ve rahîmânedir; bilbedâhe ispat eder ki, bütün ırmaklar, pınarlar, çaylar, büyük nehirler, bir Rahmân-ı Zülcelâl-i ve’l-İkrâmın hazîne-i rahmetinden çıkıyorlar ve akıyorlar. Hattâ o kadar fevkalâde iddihar ve sarf ediliyorlar ki, ‘Dört nehir Cennetten geliyorlar’ diye rivâyet edilmiş. Yani, zâhirî esbâbın pek fevkinde olduklarından, mânevî bir cennetin hazînesinden ve yalnız gaybî ve tükenmez bir menbâın feyzinden akıyorlar demektir.” (Şuâlar, s. 104.)

Akşam, 7’den 70’e Risâle-i Nurlara gönül vermiş Vanlılar büyük salonu dolduruyorlar. Misafirler arasında Risâle-i Nurlara büyük emeği geçmiş Molla Hamid Ekinci’nin oğlu Hasan Ekinci de vardı.

Sohbetten sonra Van Gölü kıyısındaki iskeleye gidiyoruz. Feribot vapuru hakkında bilgi alıyoruz. Van-Tatvan arası çalışan vapurlar, İran’a kadar giden tren hattını Van Gölünden geçiriyormuş.

Ertesi gün, Cuma namazını Akyıl Camii’nde kıldıktan sonra Van Gölü kıyısındaki Edremit’teki villa’ya konuk olduk. Bahçe güllerle bezenmiş, karşıda karlı Süphan Dağı… Okunan bahisler ve sohbetlerle saatlerin nasıl geçtiğini anlayamıyoruz. Hicr Sûresi 47. âyette geçen “Alâ sürurin mütekâbilîn” âyetini hatırlıyoruz. Kur’ân-ı Kerim lisanıyla Cenâb-ı Hak, Cennet ehlinin karşılıklı cennet sandalyelerine oturup dünyadaki maceraları birbirlerine anlatıp zevk edeceklerini bildiriyor bu âyette.

Risâle-i Nur’dan 33. Söz’ün 20. Pencere’si okunuyor. Orada “…kuşların cıvıldaşmaları Allah’ın söyletmesi iledir” kısmı gelince kuşlar gelip şakımaya başlıyorlar. Orada bulunanlar, ‘Bu kuşlardan biri, yakın zamanda vefat ederek aramızdan ayrılan Nizamettin Apaydın Ağabeyin ruhunun bineği olabilir’ diyorlar. Malum, Bediüzzaman Hazretleri ehl-i Cennetin ruhlarının kuşlara binip gezebileceklerinden bahsetmektedir. Böyle bir sohbet olunca, Nizamettin Ağabeyin kabrini ziyaret edelim, diye niyet ediyoruz.

Edremit’ten sonra; Van Kalesine gidiyoruz. Bediüzzaman Hazretlerinin yekpâre taştan dediği kalenin altında Horhor Medresesi varmış. Bediüzzaman Hazretlerinin kaleden düşerken “Dâvâm!” dediği bu yerde, 15 yıl önce geldiğimizde yaşadığımız hatıraları tazeledik. İbrahim Özdabak kardeşimizin çektiği resim, Köprü Dergisine kapak olunca, bizler de orada çıkmıştık.

Kalenin eteklerini geziyoruz. Yüzyıllar önce yapılan camiler, zamana meydan okurcasına dimdik ayakta duruyor. Abdurrahman Gazi Türbesi yanındaki camide ikindi namazını eda ediyor, bütün Nur talebelerine ve insanlığa duâlar ediyoruz. Allah kalpleri, Kur’ân-ı Kerim’in bu asra bakan bir tefsiri olan Risâle-i Nurlara musahhar etsin inşaallah. Çaycı Emin Ağabeyin kabrini ziyaret ediyoruz.

Daha sonra Altköprü Mezarlığına gidiyoruz. Kabirde medfun Risâle-i Nur talebelerine Fatihalar okuyoruz. 23. Mektub’da geçtiği gibi “Birimiz şarkta, birimiz garpta, birimiz dünyada, birimiz kabirde olsak biz yine beraberiz” hakikatini yaşıyoruz adeta.

Bir sonraki gün Van çarşısı çok kalabalıktı. Esnaf kardeşlerimizi ziyaret ediyor, Nurs’a gitmek için bilgi alıyoruz.

Pazar günü sabah namazından sonra Nurs’a hareket ediyoruz. Marşlarla coşuyoruz. Van Gölü kıyısından neşe içinde geçiyoruz.

Çatak yolu üzerinde Görentaş köyünde Seyyid Abdulkadir Geylânî Hazretlerinin torunlarından Seyyid Muhammed Tayyar’ın türbesini ziyaret ediyoruz.

Yolumuz üzerinde san’at-ı İlâhînin hayret veren güzelliklerini tefekkür ederek gidiyoruz. Kanisipi mevkiinde tepeden çağlayarak gür gür akan bembeyaz suları hayretle seyrederken, dilimizden maşaallah, bârekâllah sözleri kendiliğinden dökülüyor. Bu sular o kadar coşkulu bir şekilde akıyor ki her yıl 1-2 ay içinde akıp bitiyormuş.

Dağlara tırmanmaya başlıyoruz. Karların arasından geçiyoruz. Krapet Yaylasında yavaş yavaş eriyen karlar, dereleri besliyor. Buralarda yaşayan insanlar toprak tavanlı, kerpiç evlerde oturuyor. Ancak buz gibi suları, tertemiz havası ve şehir gürültüsünden uzak stressiz yaşantılarını düşünüp zahiren mahrumiyet içinde gibi görünen bu insanların, bu yönleriyle şanslı olduklarını düşünüyorsunuz.

ImageKarlı tepelerin arasından yemyeşil bahçelere doğru inmeye başlıyoruz. 2850 m yükseklikten kıvrıla kıvrıla inen yollardan cennet gibi bir ilçeye iniyoruz: Bahçesaray İlçesi. Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri burada kalmış.

Gürül gürül akan ve tertemiz görüntüsü ile gönüllerimizi okşayan Dicle Nehri kenarındaki çay bahçesine oturuyoruz. Çaylarımızı içerken İlçenin Belediye Başkanı Sayın Naci Orhan Bey geliyor. Sohbet koyulaşıyor. Başkan Dicle Nehrinin coşkulu bir şekilde akması ile ilgili olarak;

“Arkadaşlar ben her zaman düşünmüşümdür. Bu Bahçesaray’ın etrafındaki dağlar tamamen su olsa, yine de bu nehre yetmez eriyip biterdi. Saniyede 14 m³ olarak akan bu suyun çıktığı yere baktığınızda sebeplerle izah edilmesi mümkün görünmüyor. Demek ki Cenâb-ı Allah’ın hazinesinden geliyor değil mi?” diyor.

Biz de Bediüzzaman Hazretlerinin 20. Söz’de bahsettiği, Dicle’nin mühim bir kolunun çıktığını söylediği Müküs mağarasında Sözler’deki o kısmı okuyoruz:

“‘…öyle taşlar vardır ki, bağrından nehirler akar.’ (Bakara Sûresi: 74.) Bu fıkra ile, dağlardan nebeân eden Nil-i mübârek, Dicle ve Fırat gibi ırmakları hatırlatmakla, taşların evâmir-i tekviniyeye karşı ne kadar hârikanümâ ve mu’cizevârî bir sûrette mazhar ve musahhar olduğunu ifham eder. Ve o­nunla böyle bir mânâyı müteyakkız kalblere veriyor ki:

“Şöyle azim ırmakların, elbette mümkün değil, şu dağlar hakikî menbaları olsun. Çünkü, farazâ o dağlar tamamen su kesilse ve mahrûtî birer havuz olsalar, o büyük nehirlerin şöyle sür’atli ve kesretli cereyanlarına muvâzeneyi kaybetmeden, birkaç ay ancak dayanabilirler. Ve o kesretli masârife karşı, gàliben bir metre kadar toprakta nüfuz eden yağmur, kâfi vâridât olamaz. Demek ki, şu enhârın nebeânları, âdi ve tabiî ve tesadüfî bir iş değildir. Belki pek hârika bir sûrette, Fâtır-ı Zülcelâl o­nları sırf hazîne-i gaybdan akıttırıyor. “İşte, bu sırra işareten bu mânâyı ifade için hadîste rivâyet ediliyor ki: ‘O üç nehrin herbirine Cennetten birer katre her vakit damlıyor ve o­ndan bereketlidirler.’ Hem bir rivâyette denilmiş ki: ‘Şu üç nehrin menbaları, Cennettendir.’ (Müslim, Cennet: 26)

“Şu rivâyetin hakikati şudur ki: Mâdem esbâb-ı maddiye, şunların bu derece kesretli nebeânına kàbil değildir. Elbette menbaları, bir âlem-i gaybdadır ve gizli bir hazîne-i rahmetten gelir ki, masârif ile vâridâtın muvâzenesi devam eder.

“HAŞİYE: Nil-i mübârek Cebel-i Kamer’den çıktığı gibi, Dicle’nin en mühim bir şubesi Van vilâyetinden, Müküs nâhiyesinden (yeni ismi Bahçesaray) bir kayanın mağarasından çıkıyor. Fırat’ın da mühim bir şubesi, Diyadin taraflarında bir dağın eteğinden çıkıyor. Dağların aslı, hilkaten bir madde-i mâyiadan incimâd etmiş taşlar olduğu fennen sabittir.” (Sözler, s. 227-228)

Belediye Başkanı, akrabalarından Mir Mutiullah Efendi ile ilgili bir hatıra naklediyor. Bu zat Bahçesaray ve havalisinin yetkilisi imiş. Her zaman da hocalara ve âlimlere sualler sorarmış. Meselâ; “Namazın hikmeti nedir?” dermiş. Hocalar da “Kur’ân-ı Kerim’de emrediliyor, bizim Cenâb-ı Allah’a borcumuzdur” gibi cevaplar veriyorlarmış. Fakat Mir, bu cevaplarla pek tatmin olmazmış. “Bu nasıl borç ki hergün ödüyoruz, bitmiyor” dermiş. Kendisine “Nedenlerle ve niçinlerle uğraşan bir Molla Said var. Siz o­nunla görüşün” demişler.

Bediüzzaman Hazretleri ile görüşmüş. “Niçin namaz kılıyoruz?” diye sorunca Bediüzzaman;

“Namaz, kul ile Allah arasında yüksek bir nispet ve ulvî bir münasebet ve nezih bir hizmettir ki, her ruhu celb ve cezb etmek namazın şe’nindendir. Namazın erkanı, Fütuhat-ı Mekkiye’nin şerh ettiği gibi, öyle esrarı havidir ki, her vicdanın muhabbetini celb etmek, namazın şe’nindendir. Namaz, Halık-ı Zülcelâl tarafından her yirmi dört saat zarfında tayin edilen vakitlerde manevi huzuruna yapılan bir dâvettir. Bu dâvetin şe’nindendir ki, her kalb, kemal-i şevk ve iştiyakla icabet etsin ve mi’raçvari olan o yüksek münacata mazhar olsun.

“Namaz, kalblerde azamet-i İlahiyeyi tesbit ve idame ve akılları o­na tevcih ettirmekle adalet-i İlâhiyenin kanununa itaat ve nizam-ı Rabbaniye imtisal ettirmek için yegâne İlâhi bir vesiledir. Zaten insan, medenî olduğu cihetle, şahsi ve içtimaî hayatını kurtarmak için, o kanun-u İlâhiye muhtaçtır. O vesileye müraat etmeyen veya tembellikle namazı terk eden veyahut kıymetini bilmeyen, ne kadar cahil, ne derece hasir, ne kadar zararlı olduğunu bilâhare anlar, ama iş işten geçer. ” (İşârâtü’l-İ’câz, s. 46.) demiş.

Bu cevap karşısında çok memnun olan Mir Mutiullah Efendi, Bediüzzaman’a çok hürmet eder olmuş.

Halkın kendisine neden bu kadar hürmet ettiğini sorması üzerine diyor ki;

“O zümrüd-ü anka kuşunun yumurtasıdır ki Mirza-ı Nursî’nin evine Cenab-ı Allah bırakmış.”

Belediye Başkanı Naci Beye veda edip yolumuza devam ediyoruz.

Nurs’a doğru yol alıyoruz.

Nurs yeşillikler içinde. Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin evi sarp kayalar üzerine yapılmış. Hemen yanında küçük bir cami var. Şu anda genişletme çalışmaları devam ediyor. Nurs’un kabristanına geçiyor, Bediüzzaman Hazretlerinin babası Sofi Mirza Efendi ve Annesi Nuriye Hanım’ın kabirlerini ziyaret ediyoruz.

Hizan üzerinden Van’a dönüyoruz. 77 yaşında ihtiyar bir köylü bahçesinden el ederek bizi durduruyor. Yaşlı hanımı da yanında. o­nları arabamıza alıp köylerine götürüyoruz. Bediüzzaman Hazretlerini biliyorlar. İhtiyar “Ne yapmış da Bediüzzaman olmuş?” sorusuna; “Dünyaya ışık saçmış ve kâfirin belini kırmış” diye cevap veriyor. Salı sabahı Van’dan Doğu Beyazıt’a doğru yola çıkıyoruz. Yolumuz üzerindeki Muradiye’ye uğruyoruz. Buradaki şelaleyi görünce, kupkuru dağların arasında adeta hayat veren bir güzelliği tefekkür ediyoruz.

Yolda büyük Padişah Yavuz Sultan Selim’in Şah İsmail’i mağlup ettiği Çaldıran Ovası’ndan geçerken şanlı tarihimizi hatırlıyoruz. Yavuz Selim’in ittihad-ı İslâm için mücadelelerini, mukaddes emanetleri almak için o günün şartlarında Mısır’a kadar giderek Hz. Peygamberin (asm) Hırka-ı Şerifini ve diğer emanetleri alışını hatırlıyoruz.

Yavuz Selim iki rekât namaz kılıyor. Kendi eliyle mukaddes emanetleri İstanbul’a getirmek üzere yüklenmesine yardım ediyor. Orada askerlerin içinden 40 hafız görevlendiriyor. Gece gündüz Kur’ân okunarak emanetler İstanbul’a getiriliyor ve Topkapı Sarayına yerleştiriliyor. 40 hafız 24 saat Kur’ân okumaya devam ediyor. Bu âdet (400 seneden fazla) Cumhuriyetin ilk yıllarına kadar devam etmiş.

Doğu Beyazıt’a yaklaştıkça tepesi karlarla kaplı 5137 m yüksekliğinde Ağrı Dağı bütün haşmetiye önümüze çıkıyor. Cenâb-ı Hakkın Cebbar, Celâl isimlerinin tecellîsini kalplere yansıtan ve azamet-i İlâhiyi gösteren bu muhteşem dağın çevresinden Doğu Beyazıt’a giriyoruz.

İshak Paşa Sarayı ve Ahmed-i Hani Türbesini ziyaret ediyoruz. Bediüzzaman Hazretlerinin kaldığı medrese de, İshak Paşa Sarayının karşısında.

Doğu Beyazıt’tan Diyadin’e geçiyoruz. Fırat Nehrinin çıkış yerine Ilıca tepesinden bakıyoruz.

Yola devam ediyoruz. Bu defa Erciş’e gidiyoruz. Erciş, doğunun güzel ilçelerden biri. Yeni Asya Temsilcisi Ali Beyle görüşüyoruz. Burada hasretler giderilirken sadece Allah rızası için görüşen insanların aldığı kalp sürurunu anlatmak çok zor. İzmir’e gönderilen selâmları alıp, gülen çehreler ve sallanan ellerle Allaha ısmarladık diyerek Van’a doğru yola çıkıyoruz.

Van’da Çorovanis’te bir buluşma ayarlanıyor. Güzel sohbetlerin ardından Risale-i Nur dairesi içerisinde saadet-i dareyni bizlere nasip eden Cenâb-ı Allah’a hadsiz şükürler ediyoruz. Ertesi sabah Diyarbakır’a doğru yola çıkıyoruz.

Yolumuz üstündeki güzellikleri seyrediyoruz. Tatvan’dan sonra Bitlis’e giriyoruz. Nur caddesinde ilerliyoruz. Caddenin ismi ne güzel. Said Nursî Hazretlerinin doğduğu köyün vilâyeti olan Bitlis’te Nur Caddesi olması güzel bir tevafuk.

ImageOtobüsümüz yola devam ediyor. Peygamber aşığı Veysel Karani Hazretleri’nin türbesinin bulunduğu camide kısa bir mola veriyoruz.

Malabadi Köprüsünü seyrederek, Fırat Nehrinin bir zamanlar Mezopotamya ovasını münbit hale getirerek o zamanın insanlarına bereket getirmesi gibi bu günün insanlarına da benzer bir berekete vesile olmasını müşahade ediyoruz.

Diyarbakır’a girdiğimizde sanki batıda bir şehre girmişiz gibi hissettik. Çok kalabalık bir şehir.

Diyarbakır bürosuna gidiyoruz. Berat Camii’nin yanında bizi karşılıyorlar. Diyarbakır’ın emektarları da buraya geliyor. Hasretle kucaklaşılıyor. Hatıralar canlanıyor. Akşam yapılan sohbetlerle gecemiz daha da renkleniyor. Sabah namazında sohbetimiz kaldığı yerden devam ediyor. Risâle-i Nurların gönülleri nasıl fethettiği ve şüphe içindeki kalb ve akılların Risale-i Nur’da anlatılan imanî bahislere nasıl teslim oldukları çeşitli hatıralarla anlatılıyor.

Ertesi gün Cuma namazımızdan önce bazı ziyaretlerde bulunmak istiyoruz. Bizi Hz. Süleyman Camii’ne götürüyorlar. Burada sahabelerden medfun olanlar varmış. Hz. Süleyman, büyük İslâm kumandanı Halid Bin Velid’in oğlu burada şehit düşmüş. Ruhlarına birer Fatiha okuyup, şefaatlerine nâil etmesi için Rabbimize duâ ediyoruz. Ülkemizin manevî direkleri bu toraklarda medfun peygamberler, sahabeler ve şehitlerimizdir. Cenab-ı Allah, o­nların yüzü suyu hürmetine bu vatanı her türlü iç ve dış tehlikelerden muhafaza eylesin inşaallah.

Cuma namazını Diyarbakır Ulu Camii’nde kılıyoruz. Burası güzel mimarî yapısı ve cemaatin giyim tarzı ile adeta Mekke-Medine’yi andırıyor.

Namazdan önce Diyarbakır’a özel yapılmış Diyarbakır tarzı müze haline getirilmiş evleri geziyoruz. Sıcak olan bu beldede oturulacak şekilde inşâ edilmiş. Bahçe ve odaları havuzlarla bezenmiş serin evler, kış odaları da ayrıca bol ışık alacak şekilde büyük pencereli olarak inşâ edilmiş. Ecdadımıza rahmet okuyoruz. Diyarbakır’da meşhur olan Meyankökü şerbeti içerek Cuma’ya giriyoruz.

Müezzinin ezan-ı Muhammedî’yi okumasının ardından imamın güzel kıraati bizi bir anda Mescid-i Harama götürüyor.

Doğunun hali bir başka. Bediüzzaman Hazretleri doğuda din hâkimdir diye boşuna dememiş.

Namazdan sonra Ayaklı Minarenin yanında Diyarbakır’ın meşhur kebaplarından yiyerek Rezzak-ı Hakikîye şükürler ediyoruz.

Diyarbakır’ın kalesini geziyoruz. Bu muhkem kalenin ancak Cenâb-ı Hakkın yardımı sayesinde tünelden geçen bir köpeğin klavuzluğu ile aşılarak bu beldenin fethedildiği anlatılıyor.

Diyarbakır’dan çok güzel hatıralarla ayrılıyoruz.

Yolumuz Urfa’ya doğru… Bu peygamberler diyarına giderken heyecanımız bir kat daha artıyor. Gerçi Diyarbakır’da da altı peygamberin medfun olduğu söylenmişti. Ancak Urfa’da Halil İbrahim Peygamberin ve sabır kahramanı Eyyûb Peygamberin bulunması buraya ayrı bir önem veriyor.

Malum 1960 Mart’ında Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri de Halîlürrahman Dergâhına defnedilmiştir. Kader-i İlâhînin, sırlarına akıl erdiremediğimiz hikmetine binaen 27 Mayıs İhtilâli sonrasında kabri açılarak buradan Isparta taraflarına götürülmüş.

Balıklı gölü, Hz. İbrahim’in mağarasını ve Eyyûb Peygamberin çile çektiği mağarayı ziyaret ediyoruz.

Öğle namazımızı Halilürrahman Camii’nde kılıyoruz. Namaz sonrasında Urfa’yı geziyoruz. Tarihî yapılar ve Osmanlı zamanını devam ettiren çarşılar gezilerek esnaf ziyaretleri yapılıyor. Daha sonra Yeni Asya Gazetesi Bürosu ziyaret ediliyor. Gazete hakkında bilgi alıyoruz. Hemen yakınındaki Haliliye Medresesini ziyaret ediyoruz. Çok güzel dizayn edilmiş bu mekânı dolduran gençlerimiz Kur’ân tahsili ve Risale-i Nur dersleri ile mücehhez kılınıyor.

Bediüzzaman Hazretlerinin gönüllü açık öğretim olarak tesis ettiği “Risale-i Nur Üniversitesi”nin bütün yurda yayıldığının tezahürlerini görünce, insan takdir duygularını ister istemez ifade etmeden yapamıyor. Ne mutlu bu üniversitede ders alanlara, ne mutlu bu fakültelerde hizmet edenlere…

Urfa’nın manevî havası bizi sımsıkı sarmışken bu peygamberler şehrini bırakıp gitmek çok zor. Ancak günlerimiz sayılı…

Gaziantep’e varıyoruz. Ertesi gün Anteplilerle güzel sohbetlerde bulunuyoruz. Bize hasret çektirmeyen ve bütün yurt sathında manevî bir ağla bizi birbirimize bağlayan Cenab-ı Allah’a şükürler ediyoruz.

Allah evlâtlarımıza da böyle sımsıcak manevî bir atmosfer içinde dünya hayatlarını sürdürmelerini nasip etsin.

“Müminler kardeştir” hakikatini bu ziyaretler sırasında hakkalyakin daha iyi anladık.

Pazartesi sabahı Antep’ten Adana’ya geçiyoruz. Adana’da Sabancı Merkez Camii’ni görüyoruz. Çok görkemli bir cami. Altı adet minaresi ve çevresindeki Seyhan Nehri ve parkları ile o kadar muhteşem olmuş ki hayran olmamak elde değil. Adanalılar bu muhteşem camiyi planlayıp inşaatını yarısına kadar getirmişler. Ancak iş uzayınca Sabancı Ailesinden yardım istemişler. Kalan kısmını da o­nlar tamamlamış. Emeği geçenlerden Allah razı olsun. Adana’ya muhteşem bir eser kazandırmışlar.

İkindi namazımızı burada kılarken kendimizi İstanbul’da Süleymaniye Camii’nde zannettik.

Seyhan Nehri üzerindeki Baraj Adana’ya bir sayfiye yeri daha kazandırmış. Üzerine Belediyenin yaptırdığı uzun köprülerle iki yaka arasında geçişler yapılıyor. Buranın manzarası da ayrı bir güzel.

Adana’dan İzmir’e uçarken geride kalan 15 gün içinde yaşadıklarımız film şeridi gibi gözlerimizin önünden geçiyor.

Dünyaya misafir olarak gönderilen yolcuların nurlu yolculuğuna bir misâl olarak hafızalarda izlerini bırakıyor.

Bunalan ruhlara bir teneffüs gibi gelen bu yolculuk bize Peygamberimizin şu hadisini hatırlatıyor: “Seyahat edin sıhhat bulun”

Benzer konuda makaleler:

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*