Bediüzzaman’ın yaptığı tam da budur

Bediüzzaman ve müellifi olduğu eser, Risale-i Nur; içtimaiyata, topluma, sosyal alana yeni ve farklı bir bakış açısı getirmiştir.

Bu İslâm toplumlarında farklı bir vizyondur. Farklı bir penceredir. Farklı bir bakış açısıdır.

İnsan ve eşya ile ilgili; topluma ve ferde geleneksel anlayışın dışında farklı yorumlar sunmuştur.

Bediüzzaman’ı ve eserlerindeki perspektifi kavrayabilmek için; onun ilmen ve fikren karşı çıkarak mücadele verdiği hareketlere kısaca değinmek gereği vardır.

İtalya’nın Floransa şehrinde başlayan ‘Aydınlanma süreci’ veya ‘Rönesans’; tahrif edilmiş olan Hıristiyanlığa ve onun akidelerine bir başkaldırı hareketiydi.

Papaların ve Hıristiyan din adamlarının baskısı altında olan Batı toplumu, kilisenin dayatmalarından usandığı için; dini olan her şeye antipati ile bakmaya başladı.

Buna karşılık, insan aklına önem verilmeye başlandı. Bu; beşerin aklın öncülüğünde ilerlemesiydi. Buna; Risale diliyle ’Felsefe’ diyoruz.

Bu dönemden itibaren beşerî olan her şey ilahlaştırıldı. San’at ve bilim yüceltildi. Bu san’at ve bilimde maneviyattan ve manevî değerlerden hiçbir iz yoktur.

Kendini ‘Modernizm’ olarak ifade eden bu görüşte, pozitif ve materyalist bir dünya görüşü hakimdir. Bu anlayış, her şeyi maddede aramakta ve görmektedir.

Pozitivizmin kurucusu Auguste Comte, akla dayalı bilmi esas almış; dini, insanlığın ilerlemesine engel olarak görmüştür.

Nihilizmin kurucusu Friedrich Nietzsche, felsefesini hiçlik üzerine kurmuş; ben hiçim, ben yokum, hiçbir şey de yoktur ve hiçtir diyerek kendisiyle birlikte kâinatı da Yaratıcıyı da inkâr etmiştir.

Sürrealizmin öncülüğünü yapan Sigmung Freud, bilinçaltı denen olguya her şeyi yüklemiş, iç güdüyü kutsamıştır.

Paul Alex, Henri Cartier, Leon Henrik gibi isimler tabiatı (doğa) tek gerçeklik olarak ele almışlar, her şeyin yaratıcısının tabiat olduğunu savunarak Naturalizmin öncülüğünü yapmışlardır.

Bütün bu ilahsız akımların fikir babası sayılan ve asırlar önce yaşayan Demokritos isimli filozof; ‘maddenin yok olmayacağı’ fikrini savunarak, ‘’vardan yok olmaz, yok da var olmaz.’’ gibi ilahsız bir anlayışın öncülüğünü yapmıştır.

Fen ve felsefe kaynaklı bu materyalist modernist anlayış, Avrupayı etkisi altına aldıktan sonra İslâm coğrafyasına da kısa sürede tesir etti.

Asırlar var ki ilim dünyasından elini çekmiş olan İslâm toplumları fen ve felsefeden gelen bu dehşetli inkâr-ı uluhiyet fikirleri karşısında acze düştüler.

Modernizmin sonucu olarak ortaya çıkan Marksist ve sosyalist ideoloji, İslâm ülkelerinin bir çoğunu sosyalist blok etrafında toparlamayı, siyaseten yanlarına çekmeyi başardı.

Risale-i Nurlar’da geçen haliyle: ‘’Kızıl Rusya’dan çıkarak kızıl ateşler ve kızıl kıvılcımlar saçan ve birer birer dünya şehrinin mahallelerini saran ve ovaları yakıp kavuran, bazı yerlerde de nifak ve şikak ateşleri saçarak, kardeşine ‘kardeşini öldür’ diye bağıran ve en nihayette âlem-i Hıristiyaniyeti yakıp kavurup harman gibi savurduktan sonra âlem-i İslâm mahallesini saran ve evimizin saçaklarına kıvılcımları sıçrayan ve çok büyük ve çok dehşetli bir belâ olan Komünizm..’’ 1 fikren ve siyaseten İslâm toplumlarının belâsı oldu.

İslâm milletine, Müslüman camiaya yeni bir ufuk gerekiyordu. Fen ve felsefeden gelen sorulara aklî, ilmî ve muknî cevaplar gerekiyordu.

Tam da bu noktada Bediüzzaman’ın telif ettiği eserler yeni bir yüz, yeni bir bakış, yani bir soluk, bir tecdid hareketi olmuştur.

‘’Kırk sene ömrümde, otuz senelik tahsilimde yalnız dört kelimeyle dört kelâm öğrendim; mana-yı harfi, mana-yı ismi, niyet, nazar’dır.’’2 diyen Said Nursî; niyet ve nazar kelimelerinin açılımıyla toplumda barış ve kardeşliği, sulh-u umumiyi sağlarken; manay-ı ismi ve harfi kelimeleriyle ortaya koyduğu bakış açılarıyla İslâm toplumlarında ferde ve sosyal alana yeni bir vizyon getirmiştir.

Bediüzzaman, eşyaya ve insana; modernizmin dışında, yine ilmî ve fennî esas alarak; Kur’ân âyetlerinden ilhamla, yeni bir yorum sunmuştur.

Din ve fenni birleştirerek sunduğu bu yorum ve yeni anlayış, İslâm toplumlarının ve ümmetin yeniden İslâmın özüyle bütünleşmesini sağlamıştır.

Tabiat Risalesi isimli eseriyle nihilistlerin ve naturalistlerin fikirlerini yerle bir ederken, Sözler isimli eseriyle inkâr-ı uluhiyetçilerin bütün fikirlerini çürütmüştür.

Âyet’ül-Kübra isimli eseriyle, kâinatın ekser varlıklarını ilim diliyle konuşturmuş ve beşeri yaratıcısıyla buluşturmuştur.

Haşir Risalesi’yle ahiretin varlığını ilmen ve fennen isbat ederken, mutlak bir yaratıcının varlığını iki kere iki dört eder derecede âleme duyurmuştur.

Ayrıca bin senedir biriken suallere cevaplar vererek, Kur’ân’ın imanî âyetlerini günümüze göre yorumlamış ve yeni bir tecdid hareketine öncülük etmiştir.

Said Nursî sadece dinî sahada yaptığı yeni bakış açıları ve yeni yorumlarla yetinmemiş, Müslüman ferdin önüne din ve siyaset ilişkisi konusunda da yeni ve farklı perspektifler sunmaktan geri durmamıştır.

Talebelerinin kitabî ifadeleriyle: ‘’Bediüzzaman, Risale-i Nur’un şahs-ı menevisiyle yalnız bir devleti değil, dünya yüzündeki milletlerin idaresi ona verilse, onları selâmet ve saadet içinde idare edecek bir iktidar ve inayete maliktir.’’3

Günümüz ve Asr-ı Saadeti içtimaî ve sosyolojik açıdan çarpıcı bir analize tabi tutan Said Nursî, şunları söyler:

‘’Nasıl ki, çarşıda mevsimlere göre birer meta mergub oluyor, vakit be vakit birer mal revaç buluyor. Öylede, âlem meşherinde, içtimaiyat-ı insaniye ve medeniyet-i beşeriye çarşısında her asırda, birer meta, mergub olup revaç buluyor, suk’unda, yani çarşısında teşhir ediliyor; rağbetler ona celp oluyor, nazarlar ona teveccüh ediyor, fikirler ona müncezip oluyor. Meselâ, şu zamanda siyaset metaı ve hayat-ı dünyeviyenin temini ve felsefenin revaçları gibi.

Ve selef-i salihin asrında ve o zaman çarşısında en mergub meta, Hâlık-ı Semavat ve Arzın marziyatlarını ve bizden arzularını, kelâmından istinbat etmek ve nur-u nübüvvet ve Kur’ân ile, kapatılmayacak derecede açılan ahiret âlemindeki saadet-i ebediyeyi kazandırmak vesailini elde etmek idi.

İşte, o zamanda zihinler, kalpler, ruhlar, bütün kuvvetleriyle Yerler ve Gökler Rabbinin marziyatını anlamaya müteveccih olduğundan, içtimaiyat-ı beşeriyenin sohbetleri, muhavereleri, vukuatları, ahvalleri ona bakıyordu.’’ 4 diyen Said Nursî, günümüz içtimaiyatını tasvir ederken de şöyle diyor:

‘’Amma şu zamanda, medeniyet-i Avrupa’nın tahakkümüyle, felsefe-i tabiyenin tasallutuyla, şerait-i hayat-ı dünyeviyenin ağırlaşmasıyla, efkâr ve kulub dağılmış, himmet ve inayet inkısam etmiştir; zihinler maneviyata karşı yabanileşmiştir.’’5

Hali hazırdaki siyaset için; ‘’Siyaset-i hazıra, o kadar çok yalan ve hile ve şeytanat, içine girmiş ki, vesvese-i şeyatin hükmüne geçmiştir.’’6 tesbitini yapan Bediüzzaman, ilerleyen süreç içerisinde siyaset mesleğinden iyice soğuyacak ve siyasete bu bağlamda farklı bir pencereden bakacaktır. Ve tavrını net ortaya koyacaktır.

Bediüzzaman’ın siyaset konusundaki düşüncelerine ara vererek, onun asıl üzerinde durduğu meseleye de kısaca bir göz atalım.

‘’Ben imanın cereyanındayım. Karşımda imansızlık cereyanı var. Başka cereyanlarla alâkam yok.’’7 diyen Said Nursî, Risale-i Nur’un vazifesini:

‘’En birinci vazifesi ve en yüksek mesleği olan imanı kurtarmak ve imanı tahkiki bir surette ders vermek.’’8 olarak nitelendiriyor.

Eşref Edip’e verdiği mülâkatında da şunları söyleyecekti:

‘’Karşımda müthiş bir yangın var. Alevleri göklere yükseliyor. İçinde evlâdım yanıyor . İmanım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeye, imanımı kurtarmaya koşuyorum.’’9

Ahirzamandaki iman boşlugunu fark eden Bediüzzaman, bütün vaktini ve mesaisini ferdin imanını tahkik etmeye ve ferde imanı kazandırmaya harcadı.

Zira toplumdaki olumsuzlukların temelinde zaaf-ı iman vardı.

İslâm tarihine baktığımızda ferdi ve toplumu ıslâh için yola çıkan şahsiyetlerin istisnasız hepsi ferdi öncelemiştir. Sosyal alandaki ve fertteki boş alanı doldurma ve o boş alana hissettikleri yok olanın tohumlarını ekme idealini kendilerine gaye edinmişlerdir. Ve hiçbir zorbalığa aldırış etmeden idealleri doğrultusunda yaşamış ve yürümüşlerdir.

Bu imam-ı Azam’da da böyledir. Ahmed ibn-i Hanbel’de de böyledir. Müçtehidin imamlarında da böyledir. Mücedditlerde de böyledir.

Bu insanlar manevî sahada, görevli insanlardır. Boş alanı doldurma ve gördükleri eksik olanı ilmik ilmik adeta bir gergef gibi dokuma vazifesiyle muttasıftırlar.

Bu görevli kişilerin idareyle, devletle işleri olmaz. Bu insanlar fertle ilgilidir. Dini alanda fertte gördükleri eksik olanı tamamlamak ve o eksik olanla ilgili tebliği yapmak onların vazifesidir.

İşte bu asırda Bediüzzaman’ın yaptığı tam da budur.

Atilla Yılmaz

Dipnotlar:
1- Bediüzzaman Said Nursî. Emr. Lâh.YAN. s. 116.
2- Bediüzzaman Said Nursî. Mesn. Nuriye.YAN. s. 45.
3- Bediüzzaman Said Nursî. Sözler. YAN. s. 713.
4- Age. s. 442.
5- Age. s. 442.
6- Age. s. 445.
7- Bediüzzaman Said Nursî. Şuâlar. YAN. s. 406.
8- Bediüzzaman Said Nursî. Emirdağ Lâh. YAN. s. 232.
9- Bediüzzaman Said Nursî. Tar. Hayt. YAN. s. 543.

YAZDIR

BENZER KONUDA MAKALELER:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*