Hak, enaniyet, dünya hayatı ve gerçekler

Başlamak büyük bir cesaret işidir. Direnç, irade, tecrübe, sabır, metanet ve güç ister. Her başlangıç yürek ister. Başlamak zordur, her kişinin işi değildir. Cesur bir adım atmak da yetmez çoğu zaman. Netice alabilmek için, sağlam, istikametli ve doğru bir tarz ve yol izlemek gerekir.

Yanlış yolları adımlamanın neticesi ise; cesaretle, cahillik arasındaki farktır. Ve hüsrandır. Ömrün hebasıdır.

Aydınlığa tutkun olanlar; nurlu seferlere açılırken, bağrını ve gönlünü cesur adımlarla örtüştürür. Dâvâ adamına yakışan, gayesini gölgeleyecek her şeye, göz ucuyla bile takılmamaktır.

Herkese nasip olmaz “Hadi başla!” ilhamı ve sünûhatı! Herkese nasip olmaz cesur adımlar atacak ayaklara sahip olmak. Mühim olan nimetlerin kıymetini bilmek, nankörlük etmeden, O’nun verdiği güçle, O’nun yoluna onları adayabilmektir.

“Ne güzel konuşuyorsun!” hitabını duyduğumuz zaman; sesin bize ait olmadığını, konuşan dilin bizim olmadığının farkında mıyız?

“Vermek istemeseydi, istemek vermezdi.” hakikatiyle, istemeyi bilen herkese hazinesinin açık olduğunu, lütfunun ve rahmetinin sonsuzluğunu bildirir.

Ama asla “zulüm”—hâşâ—O’ndan zuhur etmez. Kahır da O’ndandır, lütuf da!

Zahiren “zulüm” gibi görünen “kahırlar” haktır ve yaptıklarımızın bedelleridir. Şikâyete hakkımız yoktur!
“Kahırlar”, musîbetler; “zulüm” değillerdir. Bir “karşılıktır”, “bedeldir”, manevî temizliktir.
Hayırsız evlâda vurulan “tokat” şefkattendir. Merhamettendir. Zulümden olmaz, olamaz.
Sevgiliye sitem, sevginin derinliğinden ve hasbîliğindendir. Nefret ve merhametsizlikten değildir?
Vazifesini yerine getirmeyen talebeye “zayıf not” veren öğretmen, zalim değildir? Hakkı teslim edendir. Adaleti gözetendir.

Hayatta Hâlık’tan asla zulüm yoktur! Ve olamaz. Sadece “adalet” olur, hak olur, merhamet olur. “Ders!” olur!

İnsanın, lâf dinlemeyenlere olan şiddet ve kızgınlığına bedel, kendi lâf dinlemez hâlini unutuverip, gelen belâlara isyan etmesi ne büyük tenakuz, zıtlık ve cahilliktir!

Muhtaçlığı tevekkülle mezcederek hazmetmek! O’nun kudretinin her şeyi kapsadığını idrak edebilmek! Herkesin her türlü ihtiyacını hikmetine uygun zamanda ve zeminde ihsan ettiğine iman etmek! Erteleme ve geciktirmenin O’nun iradesinde olduğunu bilebilmek! Ve her şeye rağmen şükretmeyi de yine O’nun kudreti, hikmeti, rahmetinin gereği olarak yapabildiğimizi anlamak.
O’nu unutup, “benliği” öne çıkarmak: İşte asıl felâket, belâ, dert, problem ve arıza budur!
Bir yerde “ben”lerin saltanatı varsa; o felâketlerin en büyüğüdür.
“Benliğin” hâkim olduğu her mekân ve zaman, tahribatın, çoraklığın, karanlığın saltanat diyarına dönüşür.
“Benliğin” saltanatının olduğu bir diyara; rahmet, sevap, “hayır” ve “hasenat” hakikatleri uğramaz.
“Benlik” aslında içi boş büyük bir naylon balon saltanatının simgesidir. “Benliğin” hâkim olduğu coğrafyada, sadece; acizlik, çaresizlik, ümitsizlik, istibdat, tahribat, kuraklık, yıkım, karamsarlık, ağlama, feryat, şikâyet, bahane ve çoraklık vardır. Hey gidi “ben!” ve “benlik!”
“Acizliğini” bile göremeyecek kadar gözü kararmış “benlik ve enaniyet” ikliminden müsbet manada bir şey beklemek abesle iştigaldir.

Vücut memleketinin büyük azaları olan baş, göz, dil, kulak, burun, kalp, kol, bacak, lâtife, hasse ve duyguların varlığı ve amaçlarına uygun olarak kullanılması “benlikten” öte “Hak” namına kullanılmasıyla bir mana taşır ve yerine oturur.
Kâinattaki “adem âlemleri”, yani yokluk âlemleri hesabına giden enerjiyle “hak” ve varlık âlemleri adına giden hizmetlerin çatıştığı nokta tam burasıdır. “Hak” ile “benlik, enaniyet” mücadelesi!
Bunları yerli yerine oturtmadan sağlıklı yaşamanın ve insanlık için müsbet hizmet üretmenin çok zor olduğunu kabullenmek gerek.

“İlâhîlik” ile ”arzîliğin” ayrılma ve kırılma noktaları!
Semavîlik ile menfî felsefenin zıtlaştığı ve aykırılaştığı nokta!
Hayatın büyük sırlarından olan, yaratılış ve fıtratın en büyük gayesi ve hamuru olan bu çok ince çizgi ve hat üzerindeki, her ferdin cüz’î iradesi ile yaptığı tercih onun bir ömürlük veya sonsuza kadar götüreceği “kaderini” oluşturuyor. Ve o çok sırlı ve önemli duyguyla varılan ferdî hürriyet ve yapılan bu hayatî tercihle insanoğlu “sultanlığa” veya “yılanlığa” lâyık bir makam kazanıyor.
Yaratılırken katkıda bulunmadığımız, bize sorulmayan bu muazzam cihazları nerede, nasıl, hangi maksatla kullandığımızın farkında mıyız?
Bize düşen sadece “hakkın” rızasına ve iradesine uygun tercihe “tâbi olmak” değil midir?
Hiç uğraşmadığımız, hiç karışmadığımız, emek vermediğimiz bunca varlık ve nimetler hakkında iddiamızın olması normal bir şey midir?
Övünmeye hakkımız var mı?
Emeğimizle bile övünmek değil şükre ve tahdis-i nimete hakkımız varken, emeksiz övünmek reva mıdır?
Bize düşen emanete hıyanet etmemektir. Var olmanın, sahip olmanın hakkını ifâ etmek kulluk ve vefa borcunu yerine getirmektir!

Güç O’nundur ve O’ndandır! Güzellik O’nundur ve O’ndandır! Şefkat O’nundur ve O’ndandır! Bütün aza ve organlar O’nundur ve O’ndandır! “Yok” olan, “hiç” olan biziz ve o geçici, aldatıcı dünyamız! İşte bu “hiçliği” görmektir babayiğitlik! Bu bir nasip meselesidir. Nasip olmaz herkese…
Mühim olan hayırlı son ve “hüsn-ü hatimedir.” Hayırlı bir adım ile başlamak da, hayırlı sona ermek de nasip, ihsan, rahmet ve hikmetin gereğidir.

Vermek O’nundur, almak da O’nun. Vermek dilediğinde, istemek verir; hakkıyla isteyene açar hazinesini.
Takdir, çalışanındır. Ödül, kazananındır, ceza da hak edenindir…
Zulümler O’ndan gelemez. O’ndan gelen, yalnızca “haktır,” “rahmettir,” “merhamettir.” Gelen cefalar bizim payımızdır. “Vereni” bulmak, “almayı” ve yerli yerinde kullanmayı bilmek!
Bir gecede kendini ve aklını kaybedenler var! Sabahlara “deli” olarak çıkma ihtimallerimiz çok fazla!
Bir anlık korku ile dili lâl olanlar yok değil. Çok var! Bir kaçılmaz hastalık yüzünden âmâ kalıverenlerle dolu sokaklar, haneler, parklar, hastahaneler.

Tığ gibi yiğit delikanlıların, musalla taşlarındaki bayraklı bayraksız tabutları ibretle okunacak gerçek “fermanlar” olarak her gün gözlerimizin önündedir.
Yanlış algılamalarla bu geçici dünya malı ve saltanatını; niceleri kendisinin sandı. Niceleri sahiplendi. Gür saçların, ipek gibi ciltlere üşüşen sivilcelerin, sağlıklı görünen bedenlerin çınar gibi ani devrilişleri karşısında “tıbbın”, “teknolojinin”, bilgi ve tecrübeyle dolu mütehassıs doktorların çaresizliğiyle kıvrandığı bir gerçek dünya var karşımızda.

Zenginliğiyle, malı mülküyle övünenlerin, sel, fırtına, deprem gibi İlâhî ikazlar ve musîbetlerle yapayalnız kaldıklarını, bütün varlıklarını kaybettiklerini, tek sermayeleri olan-–varsa—“iman” ve “inançla” başbaşa kaldıklarını unutmayalım.

“İlâh benim!” diyen “Nemrut”, bir sivrisineğe güç yetirememişti. Ahirzaman “Nemrutluğuna” özenenler de aynı akıbete uğrayacaklardır muhakkak.
Aldatan, aldanandır aslında. Allah (cc) “Hak”tan, adaletten, rızadan, hak çizgiden, dürüstlükten bizleri ayırmasın. Âmin.

NOT: Van Depreminde vefat edenlere Allah’tan rahmet ve mağfiret niyaz ediyorum. Yaralı olanlara âcil şifalar diliyorum. Maddî ve manevî zarara uğrayıp mağdur olan bütün dost ve vatandaşlarımıza sabır ve şükür temennisinde bulunuyorum. Ayrıca bütün dostlarımın gelecek mübarek Kurban Bayramlarını en kalbî duygularımla tebrik ediyor; camiamız, milletimiz, İslâm âlemi ve insanlık ailesi için huzur ve rahmete vesile olmasını Cenâb-ı Hak’tan niyaz ediyorum. N. E.

YAZDIR

BENZER KONUDA MAKALELER:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*