Mi’rac, velâyet-i Ahmediyenin (asm) en büyük kerameti

İnsanın, câmiiyeti ve şecere-i kâinatın en münevver meyvesi olduğundan bütün kâinatta cilveleri tezahür eden Esma-i Hüsnayı birden âyine-i ruhunda gösterebilmesi cihetiyle, Cenâb-ı Hak, tecelli-i zatıyla ve Esma-i Hüsnanın a’zamî mertebede nev-i insanın manen en a’zam bir ferdine tecelli-i a’zam tezahür eder ki bu tezahür ve tecelli Mi’rac-ı Ahmedî (asm) sırrıdır ki onun velâyeti risaletine mebde olur.

Velâyet ki zıllden geçer, ikinci temsilin birinci adamına benzer. Risalette zıll yoktur, doğrudan doğruya Zat-ı Zülcelâl’in Ehadiyetine bakar; ikinci temsilin ikinci adamına benzer. Mi’rac ise velâyet-i Ahmediyenin (asm) keramet-i kübrası, hem mertebe-i ulyası olduğundan, risalet mertebesine inkılâb etmiş. Mi’racın bâtını, velâyettir; halktan Hakka gitmiş. Zâhir-i Mi’rac, risalettir; Hak’tan halka geliyor. Velâyet, kurbiyet meratibinde sülûktur; çok meratibin tayyına ve bir derece zamana muhtaçtır. Nur-u a’zam olan risalet ise akrebiyet-i İlâhiyenin inkişafı sırrına bakar ki bir ân-ı seyyale kâfidir. Onun için hadiste denilmiş: “Bir anda dönmüş, gelmiş.”

Şimdi, makam-ı istimada bulunan mülhide deriz ki: Madem bu kâinat gayet muntazam bir memleket, gayet muhteşem bir şehir, gayet müzeyyen bir saray hükmündedir; elbette onun bir hâkimi, bir maliki, bir ustası vardır.

Madem, böyle haşmetli bir Malik-i Zülcelâl, bir Hâkim-i Zülkemâl, bir Sâni-i Zülcemal vardır; hem madem umum o âleme, o memlekete, o şehre, o saraya alâkadarlık gösteren ve havâs ve duygularıyla umumuna münasebettar ve nazarı küllî olan bir insan vardır; elbette, o Sâni-i Muhteşem, o küllî nazarlı ve umumî şuurlu olan insan ile ulvî, a’zamî bir münasebeti bulunacaktır ve ona kudsî bir hitabı ve âlî bir teveccühü olacaktır.

Hem, madem Âdem Aleyhisselâmdan şimdiye kadar şu münasebete mazhar olanların içinde, âsârının şehadetiyle, yani Küre-i Arzın nısfını ve nev-i beşerin humsunu daire-i tasarrufuna aldığı ve kâinatın şekl-i manevîsini değiştirdiği, ışıklandırdığı gibi, en a’zamî bir mertebede, o münasebeti Muhammed-i Arabî Sallâllâhü Aleyhi Vesellem göstermiştir. Öyle ise, o münasebetin en a’zamî bir mertebesinden ibaret olan Mi’rac, ona elyak ve ona evfaktır.

Sözler, Otuz Birinci Söz (Mi’rac Risalesi), s. 634

LÛ­GAT­ÇE:
keramet-i kübra: En büyük keramet.
mertebe-i ulya: Çok yüce mertebe.
risalet: Peygamberlik.
şecere-i kâinat: Kâinat ağacı.
velâyet-i Ahmediye: Peygamber Efendimizin velâyet yönü, veliliği, kulluk mertebesi.
zıll: Gölge.

image_pdf

BENZER KONUDA MAKALELER:

Bediüzzaman Said Nursi

Kur’an’ı çağa tefsir ederek, “Ben kimim, nereden geldim, nereye gidiyorum, bu dünyadaki vazifem nedir?” sorularına cevaplar sunan, “iman-ı tahkiki”, “ahlâk” ve “istikamet” rehberi Risale-i Nur Külliyatı’nın müellifi.

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*