Pes doğrusu! “Başı külahlı beli silahlı” öyle mi!

Bediüzzaman Said Nursî; hayatının hiçbir devresinde devlete karşı menfi bir tutum içerisinde olmamıştır.

Yaşadığı tarihi süreç; memleketin hep çalkantılarla kaoslarla dolu olduğu, mütemadiyen değişimlerin, dönüşümlerin, kargaşaların yaşandığı devirler olmasına rağmen; ve üstelik bu devirlerin hepsinde de haklarının çiğnenmesine rağmen, zerre kadar infiale sebep olacak hiçbir davranış sergilememiştir.

Binaenaleyh; ona ve onun davasına cephe açanlar, Said Nursî’ yi sürekli kafalarında ve yazılarında olumsuz bir yere oturtmuşlardır.

Bunlar genellikle ‘resmi görüş’ ve ‘hakim zihniyet’e göre hareket eden, güncel menfaatlerini düşünen ideolojik kaygılı, yazar çizer takımı olarak karşımıza çıkmaktadır.

Bediüzzaman, bu toprakların hapishanelerine dahi, farklı bir muhabbet besleyecek ve oradaki günlerini özleyecek kadar memleket sevdalısı bir insandır.

Beşer tarihi içerisinde, her türlü ihtilal ve anarşinin odak merkezinde hapishanelerin olduğunu göz önünde bulunduracak olursak; Said Nursî’nin hapis arkadaşlarına ve hapisteki talebelerine: “Hapishaneyi terbiye hane gösterip, vatanımıza ve milletimize birer terbiyeli, emniyetli, menfaatli adam olmaya çalışmalıyız.’’1sözleri çok anlamlı ve çok çarpıcı bir gerçeklik olarak karşımıza çıkmaktadır.

Bir noktada Said Nursî’nin hayatı; baştan sona imanın, istiklalin ve hürriyetin mücadelesidir desek hata etmiş olmayız.

Onu 1900’ lü yılların hemen başlarında, İstanbul’da Hürriyet ve Meşrutiyeti hem fikren, hem de amelen savunurken görmekteyiz.

Bu seneleri, Osmanlı İmparatorluğunun Meşrutiyeti ilan ettiği yıllar olarak hatırlıyoruz.

Merhum Sultan Abdulhamid Osmanlısının, Meşrutiyeti ilan etme gerekçesinin nedenlerine baktığımızda: Fransız İhtilali sonrası, Avrupa’dan dünyaya yayılan hürriyet havası sonrasında, milletlerin kendi milliyetlerine ait devlet olma isteklerinin önüne geçme arzusu; Batılı devletlerin Osmanlılardaki azınlıkları kullanarak, Osmanlı içerisinde karışıklık çıkarmalarına engel olma düşüncesi; halkın da padişahın yanında yönetimde söz sahibi olacağı bir yönetim tarzını hayata geçirmek isteği olarak görebiliriz.

Meşrutiyet’in ilanında en büyük âmil olarak; ülke içerisindeki hürriyet taraftarı düşünce guruplarının teşkilatlanmış STK’sı sayılabilecek ‘Genç Osmanlılar Cemiyeti (Jön Türkler) dediğimiz oluşumu görmekteyiz.

Bunun yanında, Meşrutiyetin ilanı konusunda, Avrupa ülkelerinin de bu konuda imparatorluk Osmanlısına baskıları söz konusuydu.

Sonunda, 23 Aralık 1876’da I. Meşrutiyet ilan edildi.

Sonra Şubat 1878’de Rus Savaşı gerekçesiyle askıya alındı.

Sonra 23 Temmuz 1908’de II.si ilan edildi.

Ama sekiz dokuz ay sonra ‘31 Mart Hadisesi’ meydana geldi. Böylelikle Meşrutiyet bir türlü olgunlaşarak uygulanma fırsatı bulamadı.

Bütün bu olaylar olurken hadiselerin canlı şahidi olan Said Nursî; İstanbul’da Meşrutiyetin mücadelesini vermekteydi. Ve Hürriyet ve meşrutiyet mücadelesinin tam da orta yerindeydi.

Ama hiçbir zaman 31 Mart olaylarının değil orta yeri, kenarında, köşesinde bile olmadı.

Tarihi vesikaların hiç birisinde, Said Nursî 31 Mart’la ilişkilendirilmemiştir.

Yukarıda da sözünü ettiğimiz gibi; Said Nursî’yi bir şekilde olumsuzlukların içerisinde kulaktan dolma bilgilerle delilsiz ve belgesiz gösterenler kesinlikle ideolojik kaygılarla hareket eden kimselerdir.

‘’Said Nursî’nin vaktiyle ‘ Bediüzzaman Said-i Kürdî ismi ile, başında külah, belinde silah meydanlarda dolaştığı 31 Mart İsyanı.’’2 sözleriyle, Said Nursî’yi 31 Mart’ın orta yerine koyan bir anlayışı, anlamak mümkün değildir.

31 Mart hadisesini işleyen hiçbir tarihi kayıtta bu şekilde bir Bediüzzaman tanımlaması mevcut değildir.

Şevket Süreyya’nın da zaten ideolojik kaygı ve hakim zihniyete hizmet etmekten ve yaranmaktan başka bir kaygısı olmadığından dolayı, onun belgeye ve bilgiye dayalı bir tez ortaya koyması söz konusu olamazdı.

Ki, Bediüzzaman; o dönemi anlatan kendi hatıralarında, hem kılık kıyafetinin, hem de üzerinde taşıdığı aksesuarın tanımını bize çok net olarak yapmaktadır.

Şevket Süreyya’nın tasvirine baktığınızda, Bediüzzaman’ı sanki 31 Mart’ın organizatörü gibi göreceksiniz.

Hem de o günün şartlarında, kellelerin havada uçuştuğu, idamların darağaçlarında sallandığı bir ortamda ve mahkemede Bediüzzaman’ın beraat etmesine rağmen, bu şekilde tasvir edilmesi kesinlikle bir art niyetin eseridir.

Aynı ideolojik kaygılarıdan dolayı bir başkası da kafasının bir yerlerinde, farklı bir Bediüzzaman profili çizmektedir:

Yine 31 Mart hadisesinden yola çıkarak der ki: ‘’İsyanın asıl düzenleyicisinin kim olduğu çok açık olmamakla birlikte, kimlerin askeri kışkırttığı belliydi….

Öncelikle, İngiliz yönetimi için çalışan Kıbrıslı Nakşibendi tarikatına mensup Derviş Vahdeti’nin gazetesi Volkan vardı. Derviş Vahdeti, Volkan Gazetesi yazarlarından Said-i Kürdî (daha sonra Said-i Nursî adıyla Nurculuk tarikatını kuracaktır…)3cümleleriyle sayın yazar Bediüzzaman’ı nerelere nasıl konumlandırmaktadır.

Anlaşılan odur ki, bu sayın yazar da Bediüzzaman’ın ne bir satır kitabını okumuştur ne de ‘Tarikatçı’ dediği Said Nursî’nin ders halkalarını oluşturan oluşumlardan herhangi birisinin, ders ortamında bulunmuştur.

Üstelik Vahdeti’yi derviş lakabından dolayı olsa gerek, bir derviş gibi, bir tarikatçı gibi göstermektedir. Üstelikte Nakşi Tarikatından.

Hem yazınızın daha başında 31 Mart’ın düzenleyicileriyle ilgili net bilgi ortaya koyamayacaksınız, hem de Said Nursî’yi 31 Mart’ta askerlerin kışkırtıcıları arasında göstereceksiniz.

Şayet Bediüzzaman’ın bu dönemle ilgili hem hayatını, hem de eserini üstün körü okuma zahmetine katlanmış olsaydınız bile; onun Osmanlı Ordusu içerisinde isyana kalkışan kaç tane askeri taburu isyandan vazgeçirdiğini görecektiniz.

Ama; masa başı kopyala yapıştır yönetimiyle ve ideolojik kaygılarla eser üretmenin mantığı bu olsa gerek.

Böylelerine tavsiyemiz o ki; yazacağınız herhangi bir yazının, yapacağınız herhangi bir araştırmanın, her hangi bir yerinde; Bediüzzaman Said Nursî’den bahsetme gereği duyacak olursanız; öncelikle lüften onun hayatını anlattığı Tarhçe-i Hayat isimli eserini, sonra da, yaşadığı dönemle ilgili hatıralarını (Divan-ı Harb-i Örfi, Münazarat, Hutbe-i Şamiye) okuyunuz. Ki, tarih önünde mahcubiyet duymayasınız.

Dipnotlar:
1- Bediüzzaman Said Nursi, Asa-yı Musa, YAN s.16
2- Şevket Süreyya Aydemir, II. Adam III. Cilt, Remzi Kitabevi 1968 s.300
3- Ferik Erden Boray, İsyanlar: Osmanlı’dan Cumhuriyet’e, Kamer Yay. s.262

image_pdf

BENZER KONUDA MAKALELER:

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*