Gözüyle görmediğine inanmayanlar

“ – Gözümle görmediğime inanmam..” (?) diyenler olabilmektedir. Bunlara önce şunu sormak lazımdır:

“ – Hangi gözünle ?”

Çünkü, insanın beş duyusundan biri olan ve en çok bilinen görme vasıtası bir maddî gözü olduğu gibi, ayrıca akıl gözünün ve kalp gözünün varlığından da bahsedilmektedir. Bu gözlerin her birinin görmek kabiliyeti, her insana göre değişebilir.

“ – Hangi gözünle ?”

sorusu hem görme vasıtasının cinsi (maddî, akıl, kalp ) hem de o­nun kabiliyeti, kapasitesi ile alâkalıdır.

“ – Gözümle görmediğime inanmam ..”

diyenler, eğer maddî gözlerini kastediyorlarsa, bir şeyin inanılır olup olmadığı hususunda yalnız görme kapasitesi çok sınırlı olan kendi maddî gözleriyle o şeyi görmek şartını koyamazlar! İnanılabilecek bir şey maddî gözle görülebileceği gibi, bazan akıl ve kalp gözüyle de görülebilir. Ancak, beşerî hukukta hakikat ile yalanı ayırt edebilmek güçlüğü sebebiyle ve “hallusinasyon” (var sanma) denilen rahatsızlıklar, hastalıklar da söz konusu olabileceğinden maneviyat gözü, kalp gözü gibi görme vasıtalarından bahsedilemez. Buradaki inceliği iyi anlamak lazımdır. Belli zaman ve mekanın dar sınırları hariç, bir şeyin birisinin nazarında (görüşünde) olmaması, o şeyin gerçekten de var olmadığı iddiasına delil gösterilemez; ancak, “Onun nazarında yoktur.” denilebilir.

Kâinatta en mühim mesele, Allah’a (C.C.) ve o­nun bildirdiklerine “İslâmî iman” meselesi olduğu için, en büyük tehlike de bu imanı tehdit eden tehlikedir. Gözüyle görmediğine inanmamak, “aklı gözüne inmiş olmak”tır. Bu hal, insanı en kıymetli hasleti olan “İslâmî iman”dan alıkoyabilir. İnanılması icap eden herşey, maddi gözlerimizle açıkça görülüp kendini bize zorunlu bir şekilde kabul ettirseydi, dünya imtihanımızın en mühim meselesi olan Allah’ın (C.C.) kitap ve elçisiyle bize bildirdiği gaybe “görmeden inanmak” iradesini kullanmaktan da hiç bahsedilemezdi; inanan ile inanmayanın bu şekilde birbirinden ayrılacağı “dünya imtihanımız” da olmazdı!

“ – Gözümle görmediğime inanmam ..”

diyenlere, Kur’an’da Bakara Suresi’nin 3. ayetindeki mü’minlere medih, en güzel cevaptır:

“O (takva sahibi) kimseler ki, gaybe (Allah’a, meleklere, âhirete) inanırlar.

İnsanda, maddî gözünden başka birçok melekeler, hisler, önseziler ve “vicdan” denilen bir nesne bulunmaktadır. Göz, insanın ruhu için bu âlemi seyrettiği bir pencere hükmündedir. Varlık âlemi, sadece maddî gözümüzle doğrudan görebildiklerimizle sınırlandırılamaz. Gözümüzle doğrudan görebildiklerimizin dışında da, bazıları dolaylı olarak varlığını ve özelliklerini bize bildirip kabul ettiren varlıklar vardır.

“- Gözümle görmediğime inanmam.”

diyenler, maddenin gözle görülemeyen çok küçük yapı taşları olan atomların varlığını da inkâr etmelidirler! Halbuki atomların varlığı, modern fenlerin en mühim dayanaklarındandır; varlığından başka, özellikleri, davranışları, halden hale geçişlerine dair kitaplar üniversite kitaplıklarını doldurmaktadır.

İnsan, beş duyu organından biri olan gözünden başka, bilhassa İslâmî iman meselelerinde hem akıl gözüyle hem de maneviyat gözüyle (kalp gözüyle) görebilir ve inanabilir. İnsanın “duygusal zeka”sı da vardır ve son zamanlarda üzerinde ehemmiyetle durulan bir mevzudur.

Bahis konusu ettiğimiz bu sözün yanında;

“ – Bilim, yegane rehberimiz olmalıdır.”,

“ – Bu asır fen asrı. Fenden başka bir mürşid aramamalıyız.”

“ – Ortaçağdan kalma dogmatik inançlardan kurtulmalıyız.”, …

vb sözler de sarf ederek maddî gözle doğrudan görülmeyenleri inkâra çalışanlar, fenlerin büyük bir kısmının doğrudan gözüyle göremediği halde dolaylı yoldan inanmak ve inandırmak olduğunu düşünmüyorlar mı? Meselâ yukarıda da söylediğimiz gibi, doğrudan görerek değil de, tesirleri vasıtasiyle dolaylı olarak varlığına ve özelliklerine hükmettikleri “atom” fikrine nasıl inançla sarıldıklarının farkında değiller mi?

Bu durumda–insanın dünyada aklıyla ve cüz’î iradesiyle imtihanının icabı- ekseriya doğrudan ve kendini zorunlu olarak kabul ettirecek şekilde olmayıp “sebepler perdesi” arkasında gizlenmiş olan Allah (cc)’ın isim ve sıfatlarının varlık delilleri olan görünen âlemdeki tecellîlerine, akislerine, tesirlerine karşı da, hissiz, alâkasız ve “kör gibi” davranmamaları icap etmez mi ?

“Gözüyle görmediğine inanmadığı”nı söyleyenlerin, maddî gözlerinin beyinlerine gönderdiği görüntü sinyallerini iyi yorumlayarak “eserden müessire geçebilmeleri”, kendilerinden beklenmez mi?

Hem peygamberimizi (SAV), hem de o­nun en büyük mucizelerinden biri olan ayın iki parçaya bölünüp bir müddet sonra tekrar birleşmesini bile maddî gözüyle gördüğü halde, Allah (CC)’a ve Peygamberine hakikatiyle inanmamış “Cehaletin Babası” Ebû Cehil’in misali, insanın yalnız maddî gözle bakmasının görmesi ve inanması için her zaman kafi olmadığını; diğer taraftan âmâ (maddî gözleri görmeyen) mü’minlerin varlığı ise, görmenin ve inanmanın sadece maddî gözle olmayıp akıl ve maneviyat gözüyle de olabileceğini bize ders vermiyor mu?

Benzer konuda makaleler:

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*