İmam-ı Eş´ari (874 – 935)

    Dokuzuncu ve onuncu asırda yaşamış İslâm âlimlerindendir. Eş’ari anlayışının kurucusu olarak kabul edilmiş olup İmam-ı Eş’ari lâkabıyla tanınıp meşhur olmuştur. Asıl adı Ali’dir. Yemen asıllı Eş’ar kabilesine mensubiyetinden dolayı Eş’ari lâkabıyla anılmıştır. Bazı kaynaklarda soyunun, Peygamber Efendimizin (asm) sahabelerinden Ebu Musa el-Eş’ari’ye (ra) dayandığı ifade edilmiştir. Önceleri Mu’tezile mezhebinin etkisinde kalmış, ancak bu mezhebin yanlışlarının farkına varmış, hocasından da sorduğu sorulara tatminkâr cevap alamamıştır.

Daha sonra Sünnet Ehli anlayışına yönelmiş ve bu alanda talebe yetiştirip eser yazmıştır. Sünnet anlayışının yayılması vesilesiyle gösterdiği hizmetten ötürü “Nasirüddin” lâkabıyla da anılmıştır. Risâle-i Nur’da ismi zikredilmiş, Fetret Devri’nde yaşamış olanların durumları hakkındaki görüşüne yer verilmiştir. Künyesi Ebü’l-Hasen Ali bin İsmail bin Ebi Bişr İshak bin Salim el-Eş’ari el-Basrî şeklindedir.

Ali’nin kesin olmamakla birlikte, 874 yılında Basra’da doğduğu kabul edilmektedir. Küçük yaşta iken, babası İsmail vefat etti. Babasının vasiyetine uyarak Yahya bin Zekerya’ya öğrenci oldu ve bu hocadan ders almaya başladı. Diğer taraftan, babasının vefatından sonra annesi, Ebu Ali Cübbai ile evlendi. Hocası Zekerya Sünnî âlimi iken, Cübbai Mu’tezile imamlarından birisi idi. Evlilik olayından sonra, üvey babasının himayesinde hayatını devam ettirdi.

Ali, Sünnî imamlardan ders almaya devam etti. Bu çerçevede Abdurrahman bin Halef, Sehl bin Nuh, Muhammed bin Yakub ve Ebu Halife el-Cumahi’den fıkıh ve hadis derslerini aldı. Bu arada Bağdat’a da giderek burada bulunan Ebu İshak el-Mervezi’nin Cuma derslerine katıldı. İki ekol arasında kalan ve bunlardan dersler alan Ali, ilk önceleri daha çok Mu’tezile görüş ve düşüncesinin etkisinde kaldı. Daha sonra bu anlayıştan vazgeçerek Sünnet Ehli’ne yönelmeye ve bu doğrultudaki düşünceleri savunmaya başladı. 910’lu yıllarda yazdığı eserinde de Sünnet Ehli’nin akidesini benimsediğini gösterdi.

Kurucusu kabul edilen Eş’ari ekolünün kaynakları, imamlarının bu fikri değişikliğini, Peygamber Efendimizi (asm) rüyasında görmesine bağlamışlardır. Bu kaynaklara göre, Peygamber Efendimiz Ali’nin rüyasına girmiş ve sünnetine bağlı, savunan biri olması hususunda kendisini ikaz etmiştir. Diğer taraftan aynı zamanda hocası da olan Cübbai ile yaptığı ilmi müzakerelerde, sorduğu sorulara tatmin edici cevap alamamasının ve Mu’tezile akidesinin yanlışlığını fark etmesinin de, fikir değiştirmesinde etkili olduğu nakledilmektedir. Değişik iddialar ileri sürülmekle birlikte mezhep değiştirmesinin altında yatan temel sebebin bir arayış neticesi olduğu ve önemli araştırma ve incelemelerinden sonra tercih yaptığı söylenebilir.

Basra’da belli bir süre kalan Eş’ari, daha sonra Bağdat’a gidip oraya yerleşti. Burada Hanbeli mezhebinin ileri gelen imamlarıyla görüştü. Ancak, bunlardan aradığı ilgiyi bulamadı. Bunun üzerine daha çok talebe yetiştirme ve eser yazmakla meşgul oldu. Yazdığı eserlerinde, verdiği derslerde Sünnî akidesini işledi. Sonradan ünlenen birçok isme hocalık yaptı.

Ebu Musa Eş’ari, yaşadığı dönem boyunca vasat bir gelirle hayatını devam ettirdi. Zeki bir insan ve dindar bir şahsiyet olarak tanındı. Harika bir üslûba sahip olduğu için, genellikle münazaralardan üstün ayrıldı. Hanefi ve Malik’i mezhebine mensup olduğu iddia edilmekle birlikte, Şafiî mezhebine daha yakın olduğu genel kabul görmüştür. Daha önceleri savunmuş bulunduğu Mu’tezile akidesine ait görüş ve düşünceleri bizzat kendisi eleştirmiştir. Aşırı akla meyleden bir anlayıştan Sünnet ehli anlayışına yönelmesi, önemli bir merhale olarak kabul edilmiştir.

Eş’ari akidesinin kurucusu olarak kabul edilen Ali’nin, kelâm ile ilgili görüş ve düşüncelerinden ötürü de Sünnî kelâmcıların önemli simalarından biri olarak telâkki edilmesini sağlamıştır. Alemin fani olduğunu, çünkü, müşahede edilen alemin fani cisimlerden müteşekkil bulunduğunu, cisimlerin bir araya gelmesiyle teşekkül eden âlemin kendi gücünün olmadığını, bir araya getirme veya birleştirme iradesinin bulunmadığını, her şeyin Cenâb-ı Hakkın iradesiyle işlediğini dile getirmiştir.

İlâhî varlığa akli yöntemlerle ulaşılabileceğini belirten İmam Eş’ari, ancak, bu inanca ulaşabilmek için yeterli aklî bilgilerin doğuştan itibaren tamamen mevcut bulunmadığını ileri sürmüştür. Allah’ın varlığına ulaşabilmek için, insanın yaratılışındaki harikalığa bakmanın yeterli olacağını, insanın iradesi dışında gerçekleşen bu gelişmeyi incelemenin, Yaratıcının varlığına götüreceğini söylemiştir. Dünyaya gelişimizde, hayatımızı devam ettirmemizde ve ölüm zamanını belirlemede irademiz işlemediğine göre, bizi yaratan bir Yaratıcı vardır ve her şey O’nun iradesiyle hüküm sürmektedir.

Cenâb-ı Hakkın isim ve sıfatları üzerinde de duran Eş’ari, Allah’ın ilim, kudret, irade sahibi bulunduğunu ve her şeye kadir olduğunu hatırlatmıştır. Âlemde cereyan eden fiiller, görmeyi, bilmeyi, irade sahibi olmayı, işitmeyi, hissetmeyi vb. durumlara sahip olmayı gerektirdiğine göre, Yaratıcı bütün bu isim ve sıfatlara sahiptir. İradesi ise küllidir ve tüm âlemleri kaplamıştır.

İmam Eş’ariye göre, Cenâb-ı Hak; rahmetiyle dilediğini peygamber olarak görevlendirmiştir. Peygamber Efendimizin nübüvvetine en büyük delilin ümmî olması, yani hiç okuma yazma bilmediği halde Kur’ân-ı Kerim gibi yüce bir Kitabı getirmiş olmasıdır. Bu yüce kitabın nazım ve güzelliğine erişmek insan iradesinin üstünde olup yetişilmesi mümkün değildi.

Risâle-i Nur’da ismi zikredilen İmam Eş’ari’nin fetret zamanı ile ilgili görüşlerine yer verilmiştir. Bilindiği gibi, Hz. İsa ve Hz. Muhammed Aleyhisselâm arasında geçen zaman dilimi “Fetret Devri” olarak isimlendirilmiştir. Bu zaman zarfında yaşamış bulunan insanların kurtuluşa erdikleri ve mesul tutulmayacakları ifade edilmiştir; “…ehl-i fetret, ehl-i necattırlar. Bil’ittifak, teferruattaki hatîatlarından muahazeleri yoktur. İmam-ı Şâfiî ve İmam-ı Eş’arîce, küfre de girse, usul-i imanîde bulunmazsa, yine ehl-i necattır. Çünkü teklif-i İlâhî irsal ile olur ve irsal dahi ıttıla ile teklif takarrur eder. Madem gaflet ve mürur-u zaman, enbiya-yı sâlifenin dinlerini setretmiş; o ehl-i fetret zamanına hüccet olamaz. İtaat etse sevap görür; etmezse azap görmez. Çünkü mahfî kaldığı için hüccet olamaz.” (Mektubat, 1997, s. 374).

Eserleri

İmam Eş’ari, 935 veya 936 yıllarında Bağdat’ta vefat etmiştir. İtikada ait, Müslümanlar arasında ortaya çıkan farklı görüşleri Makalatü’l-İslâmiyyin adlı eserinde işlemiştir. Eser bu özelliğiyle önemli bir kaynak mahiyetindedir. Sünnet Ehli anlayışı çerçevesinde Allah’ın sıfatlarıyla kader ve iman konuları El-Lüma kısa adlı eserinde işlemiştir. El-İbane an üsulü’d-diyane adlı eserini ise, Ehl-i Sünnet anlayışına yöneldiği dönemde kaleme almıştır. Bunların dışında; Risâle ila ehli’s-Sağir, El-Has ale’l-bahs, adlı eserleri yazdığı gibi; irili ufaklı yüze yakın eser yazmıştır.

Benzer konuda makaleler:

1 Yorum

  1. ben gerçekten de çok sevdim bence gayet yeterli bilgiler koymuşsunuz teşekkür ederim[img]gülen surat[/img]

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*