O hutbeyi dinlememek için 20 km yol yaptık!

Image
Kâzım Güleçyüz’ün, 6 Kasım günü yazdığı “Cumhuriyet hutbesi” başlıklı yazısını okumuşsunuzdur. Yazıda bahsi geçen 29 Ekim Cuma günkü resmî devlet hutbesini dinleyen herkes de işitmiştir.

İşte o Cuma günü sabahı, okunacak hutbe metnini tahmin ettiğimizden, mahalle camiimizin imamına telefon açıp sorduk.

Tahmin ettiğimiz gibi, hutbenin o güne mahsus olarak hazırlanan metin olduğunu söyledi. “Peki, hutbedeki o problemli kısmı geçsen olmaz mı?” dedim. İmam, “Osman ağabey, şikâyet ediyorlar” dedi. “Bir şey olmaz“ dediysem de, yanaşmadı. Baktım olacak gibi değil. O hutbenin okunmayacağını tahmin ettiğim bir camiye, 20 km gidip gelerek namazımı huşû içinde edâ ettim şükür.

Anlamıyorum ben bu işleri! Elli senedir okuduğumuz mekteplerde laikliğin tarifini yaparken, “Devlet dine, din de devlet işlerine karışmaz” denmiyor muydu? İş icraata gelince, dinin devlet işlerine karışması mümkün değilken, devletin dinin içinden hiç çıktığı, elini çektiği yok. Camilerde; dine ait olan şeylerden bahsedilip, onların zikredilmesi gerekirken, bu ne dayatmadır böyle. Resmî ideolojinin emrinde olan Diyanet salâhiyetlileri, kendi ikballeri için falan göz yumdukları, fetva verdikleri böyle yanlış işlerden dolayı, bunun hesabını yarın Allah katında vereceklerdir şüphesiz.

Bu arada hutbelerden mevzu açılmışken söyleyelim:

Bir defa, aslında, hutbenin Arapça’nın dışında bir lisanla okunmaması lâzımdır. Bunu bilen selef-i sâlihinden mübarek zâtlar, İslâmı neşretmek, yaymak için gittiği Asya ve Afrika’da bid’at olmaması için hutbeyi hep aslî lisanından, yani Arapça olarak okutmuşlardır. Halbuki o milletlerin hiçbiri de o zaman tam olarak Arapça’yı bilmiyordu. Bu mevzuda İbn-i Abidin Hazretlerinin, “Hutbeyi, Arabi’den başka lisan ile okumak, başka lisan ile iftitah tekbiri almak gibi tahrimen (harama yakın) mekruhtur” buyurduğu rivayet edilir. Osmanlı âlimleri de bu yüzden hutbelerin Türkçe okunmasına cevaz vermemişlerdir. Onun yerine, Cuma namazından önce vaaz ihdas edilerek, Türkçe olarak hutbedeki mevzu anlatılmıştır. Zaten, hac için Suudi Arabistan’a, başka vesilelerle de diğer Müslüman Arap devletlerine gidenler görmüştür ki, oralarda bizdeki gibi Cuma namazından önce vaaz verilmez. Bizde verilmesinin en büyük hikmeti de odur işte.

Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri de, bir kaç yerde bununla alâkalı görüşler beyan etmiştir. Bunlardan biri de Mesnevî-i Nuriye adlı eserindedir. Orada şöyle söylüyor: “…bazı gafiller, hutbenin Türkçe okunmasını istihsan ediyorlar (güzel görüyorlar) ki, halkın bilhassa siyasî ahvâlden (hallerden, durumlardan) haberleri olsun. Halbuki bu gibi ahvâl-i siyasiye (siyasi haller, hadiseler) yalandan, hileden, şeytanî fikirlerden hâlî (uzak) değildir. Hutbe makamı ise, ahkâm-ı İlâhiyenin (Allah’ın hükümlerinin, emirlerinin) tebliği (açıklanması) için ittihaz edilmiş (kabul edilmiş) bir makamdır…”

Durum böyleyken ve hakikatte de, hutbelerin okunuş tarzı yukarıda belirtilen gibi olmasına rağmen, bu dayatmalar neyin nesidir acaba?

Hutbelere Türkçe adına atılan eller, hep dayatma ve zorbalık dönemlerinde, ya inkılâplarla veya ihtilâllerle yapılmıştır. En son da, 28 Şubat döneminin bir eseri olan Türkçe yapılan duâlar olmuştur. Hani, “Allah’ım devletimizi, milletimizi koru…” diye başlayan duâ ki, bu da bid’attır.

Bir de, minberden her hafta Nahl Sûresi’nin 90. âyeti, hutbenin en sonunda okunur. Bunun da son zamanlarda meâlini vermeye başladılar. Orada geçen “fahşâ” kelimesini de maalesef, tam olarak vermiyorlar. Fuhuş mânâsına gelen o kelimenin meâlini, bir çok hoca “fuhuş” olarak vermiyor. Tamam, “azgınlık, haddi aşma” mânâlarına da gelir, ama öyle söylemekle “fuhuş” demek farklı şeyler. Bu millet “fuhuş” denince ne denmek istendiğini çok iyi bilir. Ama, haddi aşma vs. denilince, sanki fuhuş kamufle ediliyor gibi bir mânâ çıkıyor. Yoksa bu da, bazılarına ucu dokunmasın diye mi söylenmiyor? Halbuki âyetin meâli normalde şöyledir: “Muhakkak ki Allah, âdil olmayı, ihsanı ve akrabalara iyilik yapmayı emreder. Ve fuhuştan, münkerden (Allah’ın yasakladığı şeylerden) ve azgınlıktan (hakka tecavüzden) sizi nehyeder (yasaklar). Böylece umulur ki siz, zikredersiniz, hatırlarsınız diye size öğüt veriyor.”

Gerek hutbe olsun, gerekse başka ibadetlerde olsun, Hakkın hatırını gözetmek şarttır.

 

Image

Benzer konuda makaleler:

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*