Risale-i Nur´daki “edebiyat tadı” ve “bambaşka Türkçe”

Image

“ÇOK İLGİNÇ VE ATEŞLİ BİR ÜSLÛP”

Vefatının 48. yıldönümü münâsebetiyle Kur’ân müfessiri Bediüzzaman Said Nursî’nin altı bin sahifelik Kur’ân tefsiri Risale-i Nur Külliyatı günümüz ilim ve fikir dünyasının baş konusu.

Bediüzzaman, yalnız Türkiye’de değil, kırka yakın lisana tercüme edilen eserleriyle bütün dünyada konuşuluyor. Bediüzzaman’ın edebî cephesi ve Türkçe yazılan Nur Risalelerindeki edebiyat ve belâgatın takdiri de bunlardan biri…

 

Sanatçı Zülfü Livaneli, daha önce Zafer dergisinde (Kasım 2007) ve haftalık Aktüel’de “sağım, sağ tarafım” dediği yönünü tanıtırken yanınlanan, “Sevdalım Hayat” adlı kitabına aldığı hâtırasında, Risalelerdeki muhtevanın yanısıra kitapların “üslûbuna” ve “edebiyatına” da dikkat çeker.

Bir yaz tatilinde kendi memleketi olan Konya’nın Ilgın ilçesine gittiğini ve her Anadolu kasabası gibi Ilgın’ın ortasındaki büyük parkta bir öğlen sonrası otururken yanına iki ılgınlı üniversite öğrencisinin yaklaştığıyla başlar Livaneli: “Müzikten söz açtılar, benim müzikle uğraştığımı ve kitaplara çok meraklı olduğumu duymuşlardı. Acaba bana bir-iki tane kitap verseler okur muydum? Ne kitabı olduğunu sordum. Benim sanat yoluyla insanlığa yardım etme ve mutlu bir insan yaratma ideallerime çok yakın kitaplar olduğunu söylediler.” Gerisini şöyle anlatır:

“Yazan kişinin adı Said Nursî’ydi. ‘Bediüzzaman’ diye de anılıyordu. Büyük bir bunalıma girmiş insanlığa yardım için bu kitapları yazmış.” O gün kendisine verilen birkaç Risale-i Nur kitabından birinin “Asâ-yı Musa” olduğunu ve hemen eve dönüp bu kitapları okumaya koyulduğunu kaydeden Livaneli’nin ilk intibâı şudur: “Çok ilginç ve ateşli bir üslûpla yazılmış ve yazarın bambaşka bir Türkçe anlayışı var…”

RİSALELERDEKİ “EDEBİYAT TADI”

Said Nursî’nin kitaplarında “bir edebiyat tadını bulduğunu” ikrar edip ve “öylesine hırslı ve kuvvetli bir üslûptu ki ister istemez etkileniyordunuz” itirafını cümleleri arasına serpiştiren Zülfü Livaneli, ilkokul yıllarında dedesinin sıkı dinî eğitiminden geçmesiyle Risalelerdeki terminolojinin kendisine yabancı gelmediğini belirtir. Sanatçının gençliğinde bir yaz tatili boyunca okuduğu Said Nursî’nin kitaplarının muhtevası için yazdıkları ise daha dikkate değer.

Okuduğu Kader bahsini Bediüzzaman’ın sanki Balzac’la, Kierkegaard’la, Camus’yla polemiğe giriyor gibi yazması ve çok mantıklı cevaplar vermesi karşısında hayran kaldığını ifade eden Livaneli, o yaz tatili boyunca kendisine verilen ve bekletmeden okuduğu Said Nursî’nin kitapları hakkında şunları yazar:

“İlk okuduğum bölüm kader kavramıyla ilgiliydi. Eğer insanoğlunun kaderi alnına yazılmışsa, uğraşmasına ne gerek vardı? O zaman insanoğlunun işlediği günâhın da, sevabın da sorumluluğu Allah’a ait değil miydi? Bu beni müthiş ilgilendirmişti. Çünkü hem “varoluşçuluk felsefesi”nin temel sorusuydu, hem de Balzac aynı soruyu öğretmenine sormuştu.

“Said Nursî adlı yazarın yorumu ve cevabı ilginçti: Ay tutulmasını örnek gösteriyordu. İnsanlar, ayın hangi tarih ve saatte tutulacağını bilirdi, ama bu bilgi insanların ay tutulmasına neden olduğu anlamına gelmezdi. Ay, kendi kurallarına tâbi olduğu disiplin gereğince tutulurdu ama biz bunu önceden bilirdik. Kader de aynı biçimdeydi. İnsanlığın kaderi kendi davranışlarına bağlıydı. Ne var ki bu, Allah katında önceden bilinirdi. Alın yazısı denilen şey buydu…” (59-61)

Bu bölümü okuduktan sonra kayalıktaki ince esintide gözlerini kapatıp düşündüğünü ve bu kitapları yazanın ne kadar zeki bir kişi olduğunu anladığını not eden Livaneli, “Balzac’la, Kierkegeard’la, Camus ile polemiğe giriyor, aynı konuları irdeliyordu ve doğrusu çok mantıklı bir cevap veriyordu” diye Bediüzzaman’ın felsefe ve edebiyat dahileriyle kendince bir mukayesesini yapar.

Said Nursî’nin kitapları ve düşüncelerinin kendisini epeyce ilgilendirdiğini ve bu hususta ilgisini çeken bir başka mevzunun, “irade-i külliye ve irade-i cüziye bölümü” olduğunu nazara veren Livaneli, “Benim cevap aradığım birçok soruyu aydınlatıyordu” cümlesiyle, “kitapları çok beğendiğini” bildirir…

“RİSALE-İ NUR, LİSÂN ÜZERİNDE DE İMAM OLACAK…”

Livaneli’nin daha sonra Ankara’da gittiği bir ev sohbetinde kendi “siyasî mülâhazaları”yla çelişen ve “Said Nursi konusuda görüşünü sorduğu babasının, ‘Nurculuğun siyasî boyutlarını’ anlatması”yla önyargılarına geri dönmesi, şüphesiz Bediüzzaman ve eserleri hakkındaki bu ilk kanaatini ortadan kaldırmıyor. Üstelik “hakperestlik” adına daha da güçlendiriyor.

Ve sanatçının sözünü ettiği “bambaşka Türkçe”nin, aslında asıl ve “halis Türkçe” olduğu daha bâriz bir biçimde anlaşılıyor. Bediüzzaman’ın, “Risale-i Nur’un çok eski ve çok sâdık ve çok fedakâr bir şakirdidir” diye takdir ettiği ve “Risâle-i Nur’a hitap ederek yazmış” dediği “Hâzâ min fadli Rabbi (Rabbimin fazlındandır) diye tasvip edip “lâhikaya kaydedilmesini” istediği, Milâslı Halil İbrahim’in Risâle-i Nur hakkındaki mektubu”, Kur’ân tefsiri Risale-i Nur’la beraber, Risalelerdeki Türkçeyi de târif eder.

(Emirdağ Lâhikası, 85-87)

Kur’ân güneşinin yedi renginin Risalelerin neşredilen hakikatlerinde tam tecelli ettiğine dikkat çekilen mektupta, “Risâle-i Nur, hem bir kitab-ı şeriat, hem bir kitab-ı dua, hem bir kitab-ı hikmet, hem bir kitab-ı ubudiyet, hem bir kitab-ı emir ve dâvet, hem bir kitab-ı zikir, hem bir kitab-ı fikir, hem bir kitab-ı hakikat, hem bir kitab-ı tasavvuf, hem bir kitab-ı mantık, hem bir kitab-ı ilm-i kelam, hem bir kitab-ı ilm-i ilâhiyyat, hem bir kitab-ı teşvik-i san at, hem bir kitab-ı belağat, hem bir kitab-ı isbat-ı vahdaniyet (Allah’ın varlığını ve birliğini ispat), muarızlarına bir kitab-ı ilzam ve iskattır (delillerle muhatabına üstün gelip susturan kitaptır)” izâhı yapılır.

Nur Risalelerinin Kur’ân mânevî semâsının güneşleri, ayları ve yıldızları olduğu belirtilir. Ve âyetin imâ ve işâretlerinden, “şu devrede Türk lisânının sadmeler (darbeler, yıkıcı müdahâleler) geçirmesine bakılırsa, Risale-i Nur, Türkçede, lisân üzerinde de imam olacağına, yani yarın halis Türkçe olan Risale-i Nur’un kesb-i imtiyaz edip (öne çıkarak üstünlüğü elde edip) diğerlerini terk edeceklerine dair işâret-i Kur’âniyedendir demiş olsam, hata etmemiş olurum zannederim” tespiti yapılır.

Bu tespit, Birinci Şuâ’da bir başka âyetin işârî mânâsıyla “Risale-i Nur’un Türkçe olmasını tahsin eder (güzel görüp beğenir)”; peşinden de, âyetin işâretiyle, hususî iltifata dahil edip “Türkçe olmasını takdir eder” tefsiriyle te’yid edilir.

(İbrahim Sûresi, 3,4; Şuâlar, 624-625)

“HARİKULÂDE DERECEDE EDEBÎ BİR KUDRET”

Aslında Nur Risalelerinin edebiyatta da şâheser oluşu, müellifi Said Nursî’ye, zamanın eşsizi anlamına gelen “Bediüzzaman” ünvânını lâyık gören çağdaşı ilim ve fikir adamlarıyla edebiyat ustalarının övgüsüyle sabittir.

İmanî, içtimaî, ahlâkî, hukukî, felsefî ve tasavvufî en mühim mevzulara izâhlar getiren Risâle-i Nur Külliyatının, aynı zamanda Türkçenin zirvesinde te’lif edilen bir kültür ve edebiyat külliyatı olduğu belirtilir.

Mısırlı âlim Şeyh Bâhid Efendinin, “Avrupa ve Osmanlı devleti hakkında ne düşünüyorsunuz, fikriniz nedir?” sualine Said Nursî’nin cevabı, bunu ilk parıltısıdır.

Bediüzzaman’ın, “Avrupa bir İslâm devletine, Osmanlı da bir Avrupa devletine hamiledir; bir gün gelip doğuracaklardır” özlü ifâdesine karşı Şeyh Bâhid Efendinin, “Bu kadar veciz ve beliğâne bir tarzda ifâde etmek ancak Bediüzzaman’a mahsustur” takdiri, bunun ilk ispatıdır. Bediüzzaman’ın ilk talabelerinden Zübeyr Gündüzalp’ın ifâdesiyle, tarihi ve istikbâli kuşatan fikriyatının ve dünyanın idâre ve siyasetini temelde kavrayan “bahr-i umman ilmi”nin ve “ateşpâre-i zekâsı”nın ilk kıvılcımıdır.

Aslında “kalblerde, ruhlarda, vicdan ve fikirlerde kudsî bir ideal halinde insanlıkla beraber yaşayacak olan din hissinin, îman şuurunun, ahlâk ve fazîlet mefhumunun asırlara, nesillere telkini ile meşgul olan bir dahîdir” diye tanıtıp “candan ve cihandan geçen bir mücâhid” diye tavsif ettiği Bediüzzaman’ın “edebî cephesi”ni büyük şâir Ali Ulvî Kurucu,’nun şu sözleri özetler:

“Üstad, zevk inceliği, gönül hassasiyeti, fikir derinliği ve hayal yüksekliği bakımından harikulâde denecek derecede edebî bir kudret ve melekeyi hâizdir. Ve bu sebeple, üslûp ve ifâdesi, mevzua göre değişir. Mesela, ilmî ve felsefì mevzûlarda mantıkî ve riyazî delillerle aklı ikna ederken, gàyet veciz terkipler kullanır. Fakat, gönlü mest edip, rûhu yükselteceği anlarda, ifâde o kadar berraklaşır ki, târif edilemez. Mesela, semâlardan, güneşlerden, yıldızlardan, mehtaplardan ve bilhassa bahar âleminden ve Cenâb-ı Hakkın o âlemlerde tecellî etmekte olan kudret ve azâmetini tasvir ederken, üslûp o kadar lâtîf bir şekil alır ki; artık her teşbih, en tatlı renklerle çerçevelenmiş bir levhayı andırır; ve her tasvir, harikalar hârikası bir âlemi canlandırır.

“İşte, bu hikmete mebnîdir ki, bir Nur talebesi, Risale-i Nur külliyatını mütalaası ile, üniversitenin herhangi bir fakültesine mensub da olsa, hissen, fikren, rûhen, vicdanen ve hayalen tam mânâsıyla tatmin edilmiş oluyor.

“Nasıl tatmin edilmez ki? Risale-i Nur Külliyatı, Kur’ân-ı Kerîm’in cihanşümûl bahçesinden derilen bir gül demetidir. Binaenaleyh, onda o mübârek ve İlâhî bahçenin nûru, havası, ziyâsı ve kokusu vardır.”

(Tarihçe-i Hayat, 20-21)

“RİSÂLELERDEKİ MÜSTESNÂ BELÂGAT”

“İKİNCİ Mehmed Âkif” olarak bilinen Ali Ulvî Kurucu’nun Nur Risâlelerindeki güçlü edebiyat hakkındaki beyânını,, edebiyatımızın medâr-ı iftiharı İstiklâl Marşı şâiri Mehmed Âkif Ersoy çok önceden yapmıştır: “Victor Hugo’lar, Shakespare’ler, Descartes’lar, edebiyatta ve felsefede Bedüzzaman’ın bir talebesi olabilirler.”

“Risâle-i Nur gâyet fasîh ve vecizdir. Sözün kıymeti; îcazındadır, kısalığındadır” değerlendirmesinde bulunan mümtaz Nur talebesi Zübeyr Gündüzalp ise Bedüzzaman’ın eserlerindeki hususiyet ve inceliği şu cümlelerle açıklar:

“Risâle-i Nur’da, müstesnâ bir edebiyat ve belâgat ve îcâz, nazîrsiz, câzib ve orijinal bir üslûp vardır. Evet, Bediüzzaman zâtına mahsus bir üslûba mâliktir. Onun üslûbu, başka üslûplarla muvâzene ve mukayese edilemez. Eserlerin bâzı yerlerinde, edebiyat kaidesine veya başka üslûplara nazaran pek münâsip düşmemiş gibi zannedilen bir noktaya rastlanırsa, orada gâyet ince bir nükte, bir îmâ veya ince bir mânâ veya hikmet vardır. Ve o beyân tarzı, oraya tam muvâfıktır.”

(a.g.e, 717)

İşte bunun içindir ki, “Risâle-i Nur’un gıda ve taam hükmündeki hakikatlerinden hem akıl, hem kalb, hem ruh, hem nefis, hem his, hisselerini alabilir. Çünkü ondaki iman-ı tahkiki ilimleri, başka ilimlere ve maariflere benzemez. Akıldan başka çok letaif-i insaniyenin kut ve nurlarıdır” diyen Bedüzzaman, “acelecileri yavaş yavaş okumaya mecbur ettiğinden”, mâsum çocukların ve ihtiyar ümmilerin yazılarını hoş karşılar. “Teenni ve dikkatle okumaya” dâvet eder. “Risâle-i Nur, sair ilimler ve kitaplar gibi okunmamalı” tembihinde bulunur.

(Emirdağ Lâhikası, 59)

Bunun içindir ki, “doğrudan doğruya Risâle-i Nur’un yüksek hakikatlerini ve kemâlâtını çekinmeyerek ruh-u canıyla herkese ilân eden”, “Dahi nezrim bu ki cânım sana kurban olacak” diyerek ömrünü Üstadının ömrüne feda eden “Hakka müştak bir hakikat şâhidi ve şehidi” Denizli Kahramanı Hasan Feyzi, “Ey Risâle-i Nur!” başlıklı mektubunda, “Fasih ve beliğ nüshalarının şimdiye kadar bir eşi ve bir benzeri görülmüş müdür?” diye hitap eder.

“Türkî ibâreli olduğun halde, yine mislin getirilemez. Senin gibi parlak bir eser bir daha kimseye nasip olmaz. Türkçemiz seninle iftihar edip dolmakta, kabarıp şişmekte ve her lisan üstüne bağdaş kurup oturmaktadır” diye Nur Risâlelerinin edebiyatta açtığı muazzam yolu tasvir eder. “Allah Allah!… Türk milleti seninle ne kadar iftihar etse yine azdır…” diye edebî cihetiyle de Risâle-i Nur’un üstünlüğünü bildirir…

ÂYETLERİN BÜYÜK BİR SAN’AT VE MAHARETLE TÜRKÇEYE TEFSİRİ

Yine bunun içindir ki Bediüzzaman, “Kur’ân’dan ahzedip (alıp) Türkçe lisanıyla neşrettiğim âsâr (eserler) meydandadır” diye meydan okur. “Kur’ân-ı Hakîmin maden-i envârından (nurlar mâdeninden) iktibas edilen âsâr ile” iftihar eder.

(Mektûbat, 411)

Ve bütün hayatını bu milletin saadetine hasredip “yüzer risâle, o milletin Türkçe olan lisanıyla neşredip o milleti tenvir edildiğini (nurlandırıldığını) belirtir. “Hem vatandaş, hem dindaş, hem dost, hem kardeş bir ehl-i marifet” olarak Nur Risâlelerine sahip çıkmayıp “en ziyâde sıkıntı veren ve hakkında adavet besleyen ve belki hürmetsizlik eden, bir kısım maarif dairesine mensup olanlarla az bir kısım resmî hocalar”dan yakınır.

(Lem’alar, 178)

Bunun içindir ki “Risâle-i Nur’daki âyetler, Kur’ân-ı Hakîmin en büyük mû’cizesi olan hususiyetleri kaybettirilmeden, büyük bir san’at ve maharetle Türkçemize tefsir edildiği için, Risâle-i Nur’u kadın, erkek, memur ve esnaf, âlim ve filozof gibi her türlü halk tabakası okuyup anlayabiliyor. Kendi istidatları nisbetinde gördükleri istifadeler karşısında ona bir kat daha sarılıyorlar. Liseliler, üniversiteliler, profesörler, doçentler, filozoflar okuyorlar. Bu münevver sınıflar, fevkalâde istifade ettikleri gibi, Risâle-i Nur’un harikulâdeliğini ve te’lif san’atındaki üstünlüğünü tasdik edip hayretler içerisinde bütün külliyatı okumak iştiyakına sahip oluyorlar.”

(Şuâlar, 472)

Bunun içindir ki en büyük bir İslâm mütefekkiri ve müellifi olan Bediüzzaman’ı, komünist ve masonlar millete, bilhassa gençliğe tanıtmamaya çalışmışlardır. Fakat uyanık Türk-İslâm milleti ve gençliği, o din kahramanı Üstadı tanımış, istifade etmiş ve ettirmiştir.

Bunun içindir ki Bediüzzaman, İşârâtü’l-İ’câz’ın ve Mesnevî-i Arabî’nin Türkçesini “Rahmet-i İlâhiyenin bir ihsanı” olarak kabul eder.

(Emirdağ Lâhikası, 399)

“HÂRİKA, MUAZZAM, MUHTEŞEM, VECİZ VE CEM’İYETLİ BİR ESER”

Keza Nur Risâlelerinin “sadeleştirme” perdesinde kudsî ve mübârek lâfızlarının değiştirilemeyeceği hakikati de bunun içindir.

Nur talebelerinin, Risâle-i Nurların gerçek te’lif ve mânâların hazinesi olan Risâle-i Nurlar için “sadeleştirme” ameliyesinin hiçbir suretle uygulanmayacağı ve bunun bir “tahrif” olacağı kanaatinin ana fikri budur.

Bu bakımdan Risâle-i Nur araştırmacısı Abdülkadir Badıllı’nın ifâdesiyle, “Şâyet inadî ve zoraki bir tarzda nurlara tahrif uygulansa da, lâl ü güher dizisi olan nurların melâike misal canlı, hakikatli, her tarafı şuurlu ve çok ince ve nazdar, mânidar lâfızları kaybolduğu gibi; sadeleştirilerek onun yerine ikame ettirilmek istenen şeyler ise, derisi soyulmuş meyveler misali nurlu mânâlarından mücerred, donuk, bozuk, nursuz, ruhsuz adî boncuklar nev’înden bir şeyler elde kalır” nitelemesi haklılık kazanmakta.

Zira sadeleştirmenin, eserin üslûbunu, ifâde tarzını tamamen bozduğunu, mukaddes mânâlarını uçurduğu görülmekte. Zübeyr Gündüzalp’ın, Necip Fazıl’a gönderdiği mektuptaki gerçekler, gün geçtikçe daha da kıymet kazanmakta:

“Risâle-i Nur; hârika, muazzam, muhteşem, veciz ve cem’iyetli bir eser külliyatı olması hasebiyle, ta’dilat yaparak neşrine râzı olmak mümkün değildir.

“Risâle-i Nur’un değişmiş şeklini görenlerin, ‘Bu tarzda da neşredilebiliyor?’ zannıyla onların da böyle bir neşre kalkışmaları ve onların arasında neşir perdesi altında eserleri tahrife sinsî bir şekilde çalışmalarına imkân göstermiş olmak tehlikesi vardır. Böyle olmasa bile, -sizin gibi- iki üç müellif o şekilde neşriyat yapsa, bir müddet sonra Risâle-i Nur’un emsalsiz, şirin aslını herkesin iştiyakla okuyamayacağı bir hal ortaya çıkacaktır.

“Şimdi siz de takdir edersiniz ki, Risâle-i Nur başka eserlere benzemiyor. O tebdil edilmez ve edilemez…

“Risâle-i Nur’a kalem karıştırmak, bilhassa ve bilhassa o şekli, aslı imiş gibi neşretmek, bütün bütün hatalı ve yanlış oluyor. Tanıyan idrâkli gençlik tarafından aşk derecesinde sevilen lâtif, zarif ve müstesna üslûbu alt üst ediyor…

“Bir fikr-i beşer yazısındaki değişiklikler, üslûbunu tamamen bozarsa; ilham-ı İlâhî olan eserlere beşer fikrinin mahsulü sözler karıştığı zaman, o şâheserlerin ne derece rencide olacağını, iz’an ve idrâkinize havale ediyoruz…”

Anlaşılan, Bediüzzaman’ın edebiyat ve üslûbunu idrâk için öncelikle Risâleleri okumak gerekiyor. İz’an ve idrâkler, o vakit gerçeği daha açık anlar; “halis Türkçe” olan Risâle-i Nur’daki Kur’ânî “etkileyici hırslı ve kuvvetli bir üslûbu” o zaman kavrar…

Okudukça…

Benzer konuda makaleler:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*