Sevgi imparatorluğu!

Image

Her şeye rağmen kâinatta hak ve hakikatin üstünlüğü ve güzellikleri devam ediyor. “Nefret, kin, zulüm, baskı, kan ve baruta” rağmen “sevgi ve muhabbet cumhuriyeti” ruhlara ferah, kalplere gıda, hislere aşk, şevk ve heyecan vermeye devam ediyor. Hâkimiyetini devam ettiriyor.

Bu dâvâyı, bu gazeteyi, bu sütunları paylaşanlar bilirler, hissederler ve yaşadılar ve hâlâ yaşarlar ki; çileler, ıztıraplar, baskılar, zulümler, tahkir, hakaret, hukuksuzluk, sürgün, dışlanma âdeta onların kaderidir!

Fakat bu müstesna ve mütevazi cemaat, Üstadlarından aldıkları dersle “kin, nefret, gerilim, tahrip ve menfîliğe” bedel “sevgi, muhabbet, müsbet hareket, barış, sabır, adalet, hürriyet ve haklara saygı” üzerine yürüyüp geldiler ve bu istikametli yürüyüş öylece kırılmadan devam ediyor Allah’a sonsuz şükürler olsun!

Pazar günü İstanbul’da Eyüp Sultan Hazretlerinin hemen karşısında Haliç Kongre Merkezi’nde bu “sevgi selinin” bir örneğini yine yaşadık. Anadolu’dan ve İstanbul’dan gelen binlerce gönül dostuyla biz bizeydik.

İki çok meşhur akademisyen ve bir duâyen yazar hanımefendi de, “Said Nursî ve Demokratik Açılım” konulu panelde aynı çizgide buluştular.

“Ben Risâle-i Nurları okumadım. Fakat masa çalışmalarının sonuç bildirgesinden anlayabildiğim kadarıyla Bediüzzaman Said Nursî’nin fikirleri hem çok geniş bir perspektifte, hem de bu kadar yıl geçmiş olmasına rağmen hâlâ tazeliğini koruyor olması çok ilginç!” diyen Nazlı Ilıcak…

“Bediüzzaman Said Nursî’nin fikirlerini din âlimi diye kabul etmeyen zihniyete” dokundurmada bulunan Prof. Dr. Doğu Ergil…

“Demokratik açılım için gerçek referansın Risâle-i Nur Külliyatı olduğu”nu beyan eden Prof. Dr. Mithat Sancar, dehâ olan Bediüzzaman’a ve onun eserlerine olan ihtiyaca bir defa daha binlerin önünde parmak bastılar. Kavgasız ve barış, kardeşlik, sevgi, akıl ve mantık çizgisinde birleşmeye dikkat çektiler. Tebrik ediyor, teşekkür ediyor ve bir defa daha bütün gönlümüzle “sadakte!” (doğru söylüyorsunuz!) diyoruz.

Tahribâtın, haksızlığın, zulmün, adaletsizliğin, baskının, orantısız güç kullanmanın bu medenî dünyada ve bu güzel memlekette devam ediyor olmasına rağmen birçok güzelliklerin var olduğunun ve de var olmaya devam edeceğinin sinyal ve müjdelerini aldık, Rabbimize binlerce şükürler olsun!

İnanan insanlar için Hz. Âdem’den (as) beri başlayan kesintisiz “imtihan sırrı”, her asırda olduğu gibi bu asırda ve içinde bulunduğumuz zaman diliminde de muhakkak ki devam ediyor.

“Melekûtiyet” âleminde değil de “şehadet” âleminde yaşadığımıza göre, kaderin hükmü gereği ve beşeriyet muktezâsı olarak bunlara katlanmaya ve kabullenmeye devam edeceğiz.

“Çünkü nurânî âlemlere giden yol kabirden geçer ve en büyük saadetler büyük ve acı felâketlerin neticesidir. Meselâ, Hazret-i Yusuf, Mısır azizliği gibi bir saadete, ancak kardeşleri tarafından atıldığı kuyu ve Zeliha’nın iftirası üzerine konulduğu hapis yoluyla nâil olmuştur” (Şuâlar, s. 650) hakikati gereği bu dünya ve insan hayatının lüzumlu bir zembereği ve gerekçesidir “çile mesleği!”

Hele de Asrın Bedîsinin nurlu yolundaysanız; bu miras biraz daha katlanarak ve katmerleşerek devam etmek zorundadır adeta!

Asrı, olayları, insanların ve toplumun ruh hâlini okuyabilmek ayrı bir maharet, basiret, ferâset ve ince duygu işidir.

Özellikle insanca ve İslâmca yaşamak isteyenlere karşı dünyanın her köşesinde zulmün temsilcisi odak noktalarının takındıkları tavır, zorbalık, tahribat, baskı ve gaddarlıklara karşı sergilenecek tavır ve sağlam duruşun ana temellerinin elimizde olması büyük önem arz ediyor. Bu sırlı tavırlar ve ana umdeler bulunamazsa zalimlerin foyalarını ortaya çıkarmak ve olumsuzlukları durdurmak da çok zorlaşır.

Zulmü ve haksızlığı her ortamda “iktidar yapmaya” âlet olan veya kullananlara karşı asrın mânevî tabibi, Kur’ân yolunun yolcusu, peygamber varisi Hz. Bediüzzaman’a kulak vermek zorundayız. İlim ve fennin hükmettiği bu zamanda, bütün hükümlerini akıl ve fenne tesbit ettiren Kur’ân’dan çıkardığı esaslarla insanlığa ufuk açan Hz. Bediüzzaman, fert ve toplum olarak birçok derdin dermanını da yine çözüm olarak önümüze koyuyor. Peygamberlerin yolunu takip ediyor ve “Sevgi İmparatorluğu”nun hâkimiyetini ve gâlibiyetini devam ettirmede yol gösteriyor. İşte tarihî örnekler:

Kafkas Cephesindeki esir kampında; “asabiyet ve sıkıntıdan gelen bir titizlik, şiddetli münakaşalara karşı, oradaki birkaç adama: ‘Siz nerede gürültü işitseniz, gidiniz, haksıza yardım ediniz.’ Onlar da öyle yaptılar, zararlı münakaşalar kalktı. ‘Neden bu haksız tedbiri yaptın?’ suâline: ‘Haklı adam, insaflı olur. Bir dirhem hakkını, istirahat-i umumînin yüz dirhem menfaatine feda eder. Haksız ise ekseriyetle enâniyetli olur; feda etmez, gürültü çoğalır.’” (Şuâlar, s. 284)

“Bana zulmedenlere, beni kasaba kasaba dolaştıranlara hakkımı helâl ediyorum!”

“Musîbetlerin tenevvüü (çeşitliliği), mûsıkînin nağmelerinin tenevvüü gibi bana geliyordu.”

“Bâzan zulüm içinde adâletin tecellîsi görülür.”

Zira o, “kader-i İlâhînin adaletinin bazan bir zâlim eliyle cezaya çarptırdığını” iman basiretiyle görmüştü.

Bir asra yaklaşan ömrünün yirmi sekiz senelik kısmında musîbetten musîbete, felâketten felâkete sürüklenirken bedduâya değil duâya devam etmişti.

Zâlimâne işkenceleri yapanlara karşı bütün bunların Kaderî sebebini iç dünyasında arıyordu.

Millet ve memleketin, ümmet ve insanlığın selâmeti ve saadeti için “herkesin hoşlandığı mânevî makamâtı ve uhrevî saadetleri, herkesin meşrû hakkı olduğu, hem de hiç kimseye hiçbir zararı bulunmadığı halde, kendisinin rûhen ve kalben bu ahvâlden men edildiğine!” kanaat getirmişti.

Rızâ-yı İlâhî ve fıtrî vazife-i ilmiyenin sevkiyle, yalnız ve yalnız îmâna hizmete mesâi harcamak… Âdil kaderin ‘şefkatli tokatlarına’ karşı teslim olmuş ve kendisini bunlara “müstahak” görmüştü.

Şahsını, maddî ve mânevî herşeyini fedâ ederek, her musîbete katlanarak, her işkenceye sabrederek, îmâni hakîkatlerin her tarafa yayılmasına ve bu sayede, milyonlarca insana bu hakikatlerin iletilmesine vesile olmuş ve yalnız Allah rızâsı için bir tarz ve yol açmıştı.

Yirmi sekiz senelik çekilen ezâ ve cefâları, mâruz kalınan işkenceleri, yapılan zulümleri, kendisini kasaba kasaba dolaştıranları, hakaret edenleri, türlü türlü ittihamlarla mahkûm etmek isteyenleri, zindanlarda yer hazırlayanların hepsine hakkını helâl ederek ebedî âleme gitmişti.

Böylece bu gün dünyaya yayılan Nur Risâlelerinin, büyük denizlerin büyük dalgaları gibi, gönüller üzerinde husûle getirdiği heyecanın kalblerde ve ruhlarda yaptığı ve yapacağı tesiri o günden keşfederek bu yolu tercih ve irade etmişti.

“Bize işkence edenler bilmeyerek, kader-i İlâhînin sırlarına akıl erdiremeyerek, hakîkat-i îmâniyenin inkişâfına hizmet ettiler. Bizim vazifemiz, onlar için yalnız hidâyet temennîsinden ibârettir” diyordu.

Bütün bu tür zulümler ve onu yapanlar hâlâ farklı isim ve makamlar altında devam ediyor maalesef.

Otuz yıl önce Risâle-i Nur okuyucularının büyük imtihanı, sözde “yasak kitaplar ve âyinlerdi!” İslâmiyetin bin yıllık hâkim olduğu bu topraklarda; Kur’ân tefsiri hukuken değil “keyfî” olarak “yasak” ilân edilmişti. Risâle sohbetleri de garip bir tabirle yani “ayin” olarak ilân edilmişti. Zulmün karanlık girdapları maalesef bitmiyor, bitirilmiyor. Şimdilerde ise bu imtihan ve garabet “başörtüsü suçu!”, “Kur’ân Kursu”, “katsayı”, “irtica” gibi farklı ve garip yafta ve vizyona büründürülerek sürdürülüyor ve sürdürülmek isteniyor.

Bütün bu garip olumsuzlukları, Üstadımız ve onun sağlam prensiplerine bağlı bu mübarek cemaat “sevgiyle” aşmıştı. Yeni vizyon bu saçma sapan uydurma ve uzaktan kumandalı gariplikleri de yine aynı metot ve tarzla, “sevgiyle, muhabbetle, saydamlıkla, şeffaflıkla” aşacağız.

Ecdadımıza sahip çıkıp, altı asırlık koca çınar Osmanlı hanedanının ilk manevî lideri Şeyh Edebali’nin vasiyetinden de ilham alarak aşacağız. Bize yakışanı yapacağız:

“Öfke onlara; uysallık bize. Gücenmek onlara, gönül almak bize.

Suçlamak onlara, katlanmak bize. Âcizlik onlara, hoş görmek bize.

Anlaşmazlıklar onlara, adalet bize. Haksızlık onlara, bağışlamak bize.

Sabretmesini bileceğiz, zira vaktinden önce çiçek açmaz.

Şunu da unutmayacağız; insanı yaşatacağız ki devlet yaşasın.

Biliyoruz ki, işimiz ağır, işimiz çetin, gücümüz ise kula bağlı. Allah yardımcımız olsun…

Gücü, kuvveti, aklı, kelâmı nerede, nasıl kullanacağımızı bilmezsek sabah rüzgârında savrulur gideriz. Öfke ve nefis bir olup aklı yener. Daima sabırlı, sebatlı ve irademize sahip olacağız!

Dünya, her zaman gözlerimizin gördüğü gibi değildir. Bütün bilinmeyenler fethedilmeyenler, görünmeyenler, ancak biz faziletli ve ahlâklı olursak gün ışığına çıkacaktır.

Analarımızı, ecdâdımızı sayacağız! Çünkü bereket büyüklerle beraberdir. İnancımızı kaybedersek, yeşilken çöllere döneriz. Açık sözlü olacağız! Her sözü üstümüze almayacağız! Bazan gördüğümüzü görmeyeceğiz! Bildiğimizi bilmeyeceğiz.”

Üç kişiye acıyacağız: Cahil arasındaki âlime, zenginken fakir düşene ve hatırlı iken itibarını kaybedene.

Unutmamak gerekir ki, yüksekte yer tutanlar, aşağıdakiler kadar emniyette değildir. Haklıysak mücadeleden korkmayacağız. Sevgi çizgisini devam ettirmek; sevgi imparatorluğunu ve cumhuriyetini geliştirip yüceltmek dilek ve temennisiyle…

 

Image

Benzer konuda makaleler:

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*