Nursî ailesi ve eğitim -7-

Nursî ailesi olarak bilinen ve tanınan ailenin babası Sofi Mirza’nın dördüncü evlâdıdır, Said.

Yirminci yüzyılda yetişen bu büyük İslâm âlimi, aynı zamanda büyük bir müceddittir. Son derece üstün ve muazzam bir eğitim sonucu, ülkemiz ve dünya genelinde yazdığı eserler ve yaşadığı kıymetli hayatıyla tanınır, sevilir ve hürmet görür.

Said isminin yanı sıra, kullandığı bir çok isim ve ünvanlarla da bilinir. Bunlar arasında, Said Okur, Bediüzzaman, İbn-i Mirza, Meşhur Molla Said, Said’ül meşhur, Ehu’acaib, İbnu Ammi’il garaib, Ebu laşey, ceride-i seyyare, Bediüzzaman-i Kürdi, Mirzazade Bediüzzaman Said Nursî, Afyon mahkemesi zabıtlarında Said Okur ve Bediüzzaman Said Nursî..

Nurs Köyü’nde 1878 yılında dünyaya gelir. Çocukluk yıllarında dahi, üstün hâl ve güzel meziyetleriyle belirir.

Said Nursî, dokuz-on yaşlarında köyünden ayrılır, zamanın medreselerinde tahsil maksadıyla dolaşır, küçük yaşlarında şöhret olur. Zira gittiği her yerde, her medresede üstün zekâsı ve hafızası ile dikkat çeker.

Üç yıl süren medrese tahsili küçük Said’i tatmin etmez. 1885 yılının kışını Nurs’ta ana babasıyla geçirir. O günlerde bir rüya görür. Rüyasında kıyamet kopmuş, herkes kendi derdindedir. Bu müthiş hengâmede Resûl-i Zîşân Efendimizi (asm) görmek ve bulmak ister. O yüce Nebî’yi (asm) ancak Sırat’ta görürüm düşüncesi ile oraya gider. Peygamber-i Zîşân’ın oradan geçtiğini görünce ellerine sarılır ve Kâinatın Efendisi’nden ilim talep eder. Resûlullah da (asm) “Ümmetinden suâl sormamak şartıyla sana ilm-i Kur’ân verilecektir.” der. Bunun üzerine küçük Said, ilim tahsili için yollara düşer. Dağları aşar, derelerden geçer. Ruhunda müthiş bir feveran uyanır. Şarktaki bütün medreseleri dolaşır. Henüz yaşı çok küçük olmasına rağmen ustalarını, üstadlarını ilimde ve irfanda hayretler içinde bırakarak ilm-i Kur’ân’da zirvelere yol alır.

Asıl medrese tahsilini, Erzurum’a bağlı Doğu Beyazıt kasabasında, üç aylık bir sürede doksan cilt kitabı ezberleyerek yapar. Şeyh Muhammed Celâli Efendi’den o gü- nün şartları içinde icazetini alır. Gittiği her yerde münâzaralara katılır. Muhatap olduğu bütün ilim erbabını geride bırakarak, marifetullahta terakkînin zirvesine tırmanır. Müsbet ilimleri tahsilde temayüz eder.

Paşaların, beylerin, ağaların meclislerinde bulunur. İlmî ehliyetinden dolayı hürmete, saygıya şâyân bulunur. Bütün bu faaliyetler içinde Said Nursî, bölgenin sosyo-ekonomik durumunu tahlil, hastalıkları teşhis eder, çareler gösterir. Toplumun üç büyük düşmanını ‘cehalet, zaruret ve ihtilâf’ olarak tesbit eden Bediüzzaman Said Nursî, bu üç düşmana karşı ‘san’at, marifet ve ittifak’ silâhıyla cihad edilmesi gerektiğini beyan eder. Bütün bu değerlendirmeler içinde, bölgenin maddî ve manevî gelişmesinde bir üniversitenin varlığının zarûretini dile getirir. Bu maksatla da devrin padişahına çıkar. Van’da bulunduğu 1897 yılında, bir gazetede, İngiliz Avam Kamarası Müstemlekât Nazırı Gladistone’un “Bu Kur’ân Müslümanların elinde bulundukça, biz onlara hâkim olamayız. Ne yapıp yapmalıyız, ya Kur’ân’ı ortadan kaldırmalıyız veya Müslümanları ondan soğutmalıyız” beyânlarını okur. Bunun üzerine ruhunda uyanan müthiş feveran ve gayretle “Ben de Kur’ân’ın sönmez ve söndürülmez manevî bir güneş olduğunu bütün dünyaya göstereceğim ve ispat edeceğim” diye kükrer.

İlmiyle âmil olan Bediüzzaman Said Nursî, gittiği her yerde, her hâl ve mekânda Kur’ân’ı nazara vererek, iman ve ahlâk dersleri anlatır. ‘Bediüzzaman’ yani ‘çağın eşsiz güzelliği’ mazhariyetini bihakkın gösterir. Doğup büyüdüğü Şark böl- gesinin dert ve problemlerini izâle maksadıyla ilk defa geldiği İstanbul’da, Medreset’üz zehra nâmı verdiği, din ilimleri ile fen ilimlerinin birlikte okutulacağı bir üniversite projesi için fikrî anlamda hazırlıklara başlar.

image_pdf

BENZER KONUDA MAKALELER:

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*