Yalnız kendine bakan başkasını göremiyor Allah’ım!

İnsan hangi dünyaya kulak vermişse diğerine sağırlaşır.

Hangi dünyaya bakmışsa diğerine körleşir. Yalnız kendini dinleyen başkalarını işitemez. Yalnız kendine bakan başkasını göremez. Yalnız kendi derdiyle dertlenen başkasının derdini söyleyemez. Yalnız kendini seven başkasını sevemez. Sağırla anlaşmak kör ve dilsizden daha zordur. Hâlbuki işitmek için bir kulak, anlamak için bir akıl, görmek için bir göz, tutmak için bir el, yürümek için bir ayak, sevmek için bir kalp, hakikati söylemek için bir dil yeter.

Kalp gibi kulak, göz ve dil de mühürlenir. Hakikatin kapısı kilitlenir. Kalp körlüğü gibi kalp sağırlığı ve dilsizliği de tehlikelidir. Duygusal sağırlık, körlük ve dilsizlik insanı zalimleştirir.

Gönül görmeyince göz neylesin. Kulak işitmeyince dil neylesin. Kalp konuşmayınca ağız neylesin. Kalble dokunmayınca el neylesin. Kalp sevmeyince seven neylesin. Sevgiye yürümeyince ayak neylesin. Gönüllerin sultanı olmadıktan sonra dünyanın sultanı olsan da Rabbin seni neylesin. O’nun katında daima sağır sultan değil misin!

Kalbi var, ama sevmiyor.

Günümüz insanı sapasağlam, ama görmüyor, işitmiyor, konuşmuyor, hissetmiyor. Dili var, hakikati söylemiyor. Gözü var, gerçeği görmüyor. Kulağı var, ilâhi sesi işitmiyor. Aklı var, idrak etmiyor. Kalbi var, sevmiyor.

İnsan işitemediği için konuşamaz. Sesi bilmeyen sözden anlamaz. İnsanı bilmeyen halden anlamaz. Doğuştan sağır olan sağırlığın ne kadar zor olduğunu anlayamayabilir, ama sonradan sağır olan öyle midir. Sesini duyurmak için daha çok bağırmak zorundadır. Sağırlık tedavisini bulanlar genelde sonradan sağır olanlardır. Değil mi ki düşenin halinden düşen anlar.

Geçenlerde haberlerde çıktı. Duyarsız anne-baba ancak üç yaşına gelince çocuklarının sağır olduğunu fark etmişler. Kaç yıl, kaç asır oldu masumların sesini duymuyor devlet analar, hükümet babalar, devlet büyükleri, millet önderleri… Çelik yelek giydik, kurşun işlemiyor artık. Kalplerimiz çelikleşti, söz işlemiyor artık. Doktorların söylediğine göre artık herkes işitebilecekmiş. Sağırlık tarihe karışsa da insan kendi geçmişine, tarihine dönebilecek mi! İnsan işitse de duyabilecek mi! Söz eskisi gibi yine kalbi delip geçebilecek mi!

KALPLERE FISILDAMAK

Sağırlık gâh anadan, gâh sonradan olmadır. Sözümüz sonradan olanadır. Büyük kafalar gaflet içinde. Başlar ağır, kulaklar sağır. “İki kulak bir dil için” dedik yine de dinletemedik. Kös dinleyen davula, zulmeden masum kula kulak vermiyor. Yerin kulağı var da haram yiyenin, yalan söyleyenin, kin güdenin yok.

Namazda gözü olmayanın ezanda kulağı olmuyor. Eloğlu derdi duyuyor da kardeş duymuyor. Allah’ım onların kulaklarını kim çınlatacak. Kalplerine kim fısıldayacak. Alma masumun ahını çıkar aheste aheste, diyerek kulaklarına kim kar suyu kaçıracak. Umut tacirliği ve kalp hırsızlığı yapanların, çalıp çırpanların, masumları ağlatanların, çocukları katledenlerin Allah tarafından bilindiği ne zaman kulaklarına çalınacak.

Allah’ım, onların kalpleri gibi kulakları da paslanmış. Paranın sesini duyunca ağzı kulaklarına varıyor. Makam, mevki kokusunu alınca kulakları dikiliyor. Sesini yükseltenlerin kulağını büküyorlar. Ebu Zerlere dünyayı zindan ediyorlar. Korkuyorlar, korkuyorlar, korkuyorlar. Bizim kulakları okşayan duâlarımız var. Onların enseleri, kulakları yerinde; sen bize göz, kulak ol Allah’ım.

Kafa travmaları bedenî sağırlığa, kalb travmaları manevî sağırlığa sebep olur. Dünyasının ayarını değiştirenlerde kalbî sağırlık çoktur. Akıl tutulmasına uğrayanlar önce kalp sağırlığına tutulurlar. Gürültülü ortamlar sağırlık sebebidir. Makam, mevki, servet, saltanat, şan, şöhret gürültülü mekânlardır, sağırlık kaçınılmazdır.

Bir gece yarısı kendimi Şeyh Edebali Türbesine vurdum. Şeyhin rahlesinde diz kırdım. Bahçedeki otların arasında gezinen karıncaların seslerini duydum. Mezar taşlarında Şanlı Osmanlı’nın mehterini duydum. Adil Sultanlar Ertuğrulların, Osmanların, Orhanların sesine sesimi kattım. Sabah olunca dünya denilen denize daldım, kimseyi göremedim, duyamadım.

Allah’ım, Sen eskiden musîbetlerin diliyle bizi uyarır, yanlış yaptığımızı, düzelmemiz gerektiğini anlatırdın. Peygamberlerle kitaplar, evliyalarla tefsirler, şairlerle şiirler gönderirdin. O kadar belâ, musîbet verdin, ama yine de bazıları bunlardan ders almadı Allahım!

Türkiye gibi ağır bir sesle söylüyor ağıtını yaşlı kadınlar. Çocuklar gibi kederli bir sesle söylüyor sözünü, yaşlı erkekler. Parmaklıklar ardından mahsun mahsun bakıyor çocuklar. Kadınlar, çocuklar, ihtiyarlar, masumlar daha fazla ağlamasın.

Son sözünü söylemeden, o kıyamet Sur’una üflemeden yukarıdakiler Seni duysun Allahım!

Mustafa Oral

YAZDIR

BENZER KONUDA MAKALELER:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*