Cemaatler siyasetin dışında kalmalı

İnsanları yönlendiren ve toplumları yöneten en önemli kurumların başında din ve siyaset gelir. Varlıkları toplumsal hayat açısından son derece önemli olan bu iki kurum, fonksiyonlarını icra ederken doğal olarak bazen bir araya gelecek, bazen çatışacak, kimi zaman da birlikte hareket edecektir. Bir diğer ifadeyle, bu iki kurum birbirleriyle sürekli ilişki halindedir. Sosyolojik ve psikolojik açıdan, din siyasetten, siyaset de dinden tamamen ayrı düşünülemez.

Öte yandan, din ile ilişkiler bakımından, devlet biçimleri genelde üç şekilde ortaya çıkar: 1. Dine bağlı yönetim sistemleri. 2. Yönetime bağlı din sistemleri. 3. Din ve yönetimin birbirinden ayrıldığı sistemler. Ancak, biz bu yazıda, din ve devlet ilişkisini veya yönetim sistemlerini incelemekten ziyade, dini her şeyin üstünde ve evrensel gören, dine itaat eden, iman ve Kur’ân hizmetini hiçbir şeye alet ve basamak etmeyen ve etmemesi gereken insanlar üzerine yazacağız.

BİR ERDEM OLARAK SİYASET

İzin verirseniz, yukarıdaki son ifadenin derununa inmeye ve öncelikle siyaseti tarif etmeye çalışalım. Aslında, bu önemli kelimeyi açıklamaya çalışmak karşımıza hep sorun çıkartır. Bunun en önemli sebebi, siyasetin, maalesef, “kirli” bir kelime olarak algılanmasından kaynaklanır. Örneğin, kimin neyi alacağı, iktidarın nasıl şekilleneceği ve buna bağlı olarak kaynakların nasıl dağıtılacağı, hepsinden önemlisi gücün ve söz hakkının kimin elinde olacağı başlı başına siyasetin ilgi alanına girer. Kimine göre yalandır siyaset, kimine göre kan ve şiddet, kimine göre de sıkıntıdır. Örneğin, Amerikan ta-rihçisi Henry Adams, “nefretin sistematik organizasyonu” olarak tanımlar siyaseti. Alman devlet adamı Bismarck ise, siyaseti bir sanat olarak görür. Bismarck’a göre, hükümet ya da insan idare etmek bir sanattır. Siyasetin imajını yaralayan yer de, işte tam burasıdır. Çünkü, iyi hükümet edemeyen ve “genellikle kişisel ihtiraslarını kamu hizmeti retoriğiyle ve ideolojik yargılarla örten iktidar peşindeki iki yüzlüler” sadece topluma zarar vermekle kalmaz, Aristo’nun, “siyaset en üstün bilimdir (!)” dediği olguyu da tam kalbinden vurur. Belki de, kötü siyasetçilerin çokluğu, iyilerin birer sanatçı gibi görünmelerine neden olmaktadır.

Ne var ki, siyaseti, çıkarın, şiddetin ve sömürünün bir parçasıymış gibi gösteren açıklamalar aslında doğru değildir. Zira, şiddet ve sömürü, siyasetin kelime anlamına ve felsefesine aykırıdır. Belki de, burada yapılması gereken en önemli şey, siyasi kültürde var olan ama siyasetin kelime anlamıyla uzaktan yakından ilgisi bulunmayan bu tip olumsuz yaklaşımlara, siyasi literatürde başka bir isim bulunmasıdır. Anlamının, gerçekte insanlığa ve topluma hizmet etmek olduğu bir kavramın, şiddet ve çıkar ilişkileriyle açıklanmak istenmesi, şiddet yapmaya eş değer bir suçtur. Çünkü siyaset yapmak ya da siyaset; suç işlemek, şiddete başvurmak, menfaat peşinde koşmak, iktidar kaynaklarını peşkeş çekmek değildir. Bu gibi olumsuz yargıları siyasetin kendisi gibi göstermek, belki de, siyasete yapılabilecek en büyük kötülüktür. Tabii, bu algının kırılmasında, siyasilere, daha doğrusu siyaset sanatçılarına büyük görevler düşmektedir.

CEMAATLERE DÜŞEN SORUMLULUK

Yine de, esas olan, çatışma ve uyuşmazlığın, siyasetin doğasında var olduğudur. Peki, cemaatler herhangi bir partinin veya siyasi oluşumun inhisarında olabilir mi? Olabilir tabii ama hemen belirtelim ki, din ve dine hizmet, siyasetler üstü ortak değerlerdir ve din her şeyin en üstündedir. Bu çerçevede, “İman ve Kur’ân hizmeti” belli bir görüşün tekeline alınamaz, alınmamalıdır.

Tabii, bu durum, tamamen siyasetin dışında kalma, ülkenin ve dünyanın meselelerine duyarsız kalma biçiminde anlaşılmamalıdır. Burada, “siyaset” ile kast edilenin, oy vermek ya da bir siyasi partiye destek olmak olmadığı açıktır. Ayrıca, siyasetin, dini hak ve hürriyetlerin önünü açması muhakkak istenebilir. Kast ettiğimiz, iman hizmeti ile beraber, istinasız ve gerekli gereksiz, her siyasi konuda, düşünce ve mülahazaların dile getirilmesidir. Kaldı ki, böyle bir durum siyaset namına yapıldığı zaman ortaya çıkar. Bu davranış biçimi, “İman ve Kur’ân Hizmetini” inkişaf ettirmesi bir yana, köstekleyebilir ve hatta “elmas gibi hakikatler, ehli dünya nazarında cam parçalarına inebilir.” Başka deyişle, savunulan siyasal düşünceye muhalif olan insanların nefretinden, din de nasibini alabilir. Bunun sonucu olarak, bir kesim yanılabilecek ve yok yere İslam’dan uzaklaşabilecektir. Bir diğer ifadeyle, mütehayyir adam, “Acaba beni nurla celb edip topuzla dövmek mi istiyorlar?” diye telâş edebilecektir. Bir diğer husus, hizmet gönüllülerinin aşırı siyasallaşması, kendi zihinlerinde, karşıt görüştekileri sanki İslam’a hücum ediyor gibi tanımlamasına neden olabilmesidir. Öyle ki, “kendi mensubu bulunduğu siyasi cereyana taraftar münafığı melek, karşıt partide olan mümine kâfir diyebilecek kadar gözü kararmış bir taraftarlık ne İslamiyet’le, ne de dindarlıkla bağdaşmaktadır.” Böylesine bir tarafgirlik çok ayıptır.

Sözün özü, “din hakikati öyle temsil edilmelidir ki, bütün siyasi ve gayr-ı siyasi mülahazaların üzerinde olsun” ve bizleri nuruyla aydınlatmaya devam etsin…

Hakan Özden, Yeni Şafak, 27.3.2012

Benzer konuda makaleler:

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*