Hafiyeler, ellerini içimizden bir çekseler…

Allah, selâmet ve şifalar versin, bu dâvanın çilekeş insanı Mehmed Kutlular ağabey, devletin hafiyelerinin yüzüne; “siz bizim içimizden elinizi bir çekseniz; siz de, biz de, millet de, devlet de rahat edecek” diye söylediği bu sözlerini hatırladıkça, ne kadar doğru olduğunu hep tasdik etmişimdir.

Altı asır boyunca, din-i mubin-i islâma hizmetkâr olan Osmanlı’nın, iç ve dış hâinler tarafından yıkılmasından sonra, onun küllerinden çıkan Türkiye Cumhuriyeti, idâre şeklini “Cumhuriyet” olarak ilân etmişti. Gerçek Cumhuriyetin, İslâmın esasında olduğunu bilen Bediüzzaman Said Nursî de, bunu alkışlamıştı. Ama gel gör ki, isim ile fiil bir değildi. İsim “Cumhuriyet”, yapılan fiil de, tam bir “istibdad-ı mutlak” , yani, tam bir baskı rejimiydi. Bugün bile, dünyanın bir çok yerinde, bu idare şekillerine şahid oluyoruz.

İşte, bu mutlak baskıcı, sindirici, korkutucu, asıcı, kesici idare, “din öldürülecektir, dinsiz nesil yetiştirilecektir!” plân ve projelerini tatbike koymaya çalıştılar. Fakat, Cenab-ı Hakk, onları öyle bir kayaya toslattı ki, nereden geldiklerini anlayamadılar. İşte o; Kendisi de, bu vatanın kurtuluşu için harb meydanlarının bir gazisi olan Bediüzzaman Said Nursî idi. Allah’ın lütf-u inâyetiyle, kur’anın bu asra bakan âyetlerini tefsir ettiği risâle-i nurlarla, o dinsizlik hareketlerinin, beynini dağıtmıştı. Ve ondan dolayıdır ki, o nur hareketi, başladığından beri, şiddetli; baskı, hapis, işkence ,zehirleme vs. gibi bed muamelelrle sindirilmeye çalışılmış. Ama davanın sahibi Allah, onlara fırsat vermemişti.

O bed muamelelerin en sinsi ve görünmeyeni de, hafiyelerin, ajanların cemaatin içine salınması, yerleştirilmesi olmuştur. Hani hatırlarsanız, geçenlerde yazdığımız “MİT başkanı risale-i nur dersine gelirse” başlıklı makalemizde, devletin, niçin nurcuları takib ettiğini sorduğumda verdiği şu cevab; “Osman bey, bu tamamen devletin işkilliğinden (şübheciliğinden) başka bir şey değil!”  idi. Bu, sebeblerden biri olsa da, bunların da meydana gelmesine esas sebeb, üstadın, şu sözlerinde kendini gösteriyor. “Evet, çok emarelerle bildik ki, bana hücum edenleri tahrik eden, Mustafa Kemal’e itirazımdır ve ona dost olmadığımdır. Başka sebepler bahanedir.” İşte, bu yüzden ajanlar, hafiyeler, cemaatin içinde de cirit atmıştır.

70’li senelerin başilarında, “Fevzi Allahverdi” ağabeyin bulunduğu, Cebecideki dershanesine gidip, geliyorduk. Bir gün, oranın baskını sonrası, arkadaşlarımızın gördüğü, dershanenin plânını çıkartıp, abdest alınan yerindeki küçük su deposunun bile,  “suç aleti” olarak kayda geçtiğine şahid olmalarıydı.

1974 de, Said Özdemir ağabeyin, Ankara Hacıbayramdaki ihlâs kitabevinde çalışıyordum. O zamanlar risale-i nurları neşretmek ve satmak, (kanunsuz ve keyfî olarak yasaktı.) Hatta, bir dua kitabı olan cevşen de buna dâhildi. Biz o zaman, tanıdıklarımıza, arka tarafta zulada bulundurduğumuz kitapları verirdik. Cevşen de, hemen üzerimizde, tavana yakın, asma kat gibi bir yerdeydi. Bir gün sabah birisi geldi, böyle krem renginde bir pardösü giymiş, şekli, aynı nurcu, bıyıklar vs. parmağında da, o zamanlar, nurcuların alâmet-i farikası olan akik yüzük var. “Selamunaleykum kardeş, ben Manisa’dan geliyorum. Kardeşlerin selâmı var” dedi. Tabi ilk anda, şöyle bir süzdüğümüzde, şeklinden, hitab tarzından, pardösüden, yüzüğe kadar alâmet var ya… daha 21 yaşında bir genciz. “aleykumselam abi, buyurun, hoş geldiniz!” dedim. Bir iki kelâmdan sonra, “bana bir sözler, bir de cevşen lâzım” derken, ben de hemen, ayrı ayrı yerlerde olan o kitabları getirmeyi düşünürken, Allah edecek ya işte, birden elini yukarıdaki o tavan arasına götürüp, ”şurada olacaktı” deyince, şükür,  Rabbim, hemen basiret nasib etti ve onun o hareketiyle, “neden bahsediyorsunuz abi? Bizde öyle şeyler yok, sattığımız şeyler işte, vitrinde ve raflarda” dedim. Bir iki daha zorladı. Baktı benden bir şey çıkmıyor, tekrar selâm vererek dükkândan çıktı. Ama şübhelenmiştim. Oradan arkadaşın birine, beş dakika dükkâna bakmasını söyleyip, çaktırmadan adamın peşine düşmüştüm. Bu sefer ben hafiye oldum. Adam gitti, gitti, bizim meşhur 2. Şubeye girdi. Bir fitneyi başımızdsn defettiği için, Allah’a şüretmiştim.

Başta, Kutlular ağabeyin sözünden bahsetmiştik. İşte bugün memleketteki menfi işler ve anarşik hadiselerin ilâcı olan risale-i nur hareketine, devlet çomak sokmasaydı, hem memleket, hem millet, daha rahat ederdi, ama yok işte…

Geçenlerde, arkadaşın birisi, bir belge yolladı. Tamamen düzmece olduğu belli olan bu belgede, utanmadan, Allah’tan kokmadan, hayatını risale-i nur davâların vakfeden, Nur’un avukatı Bekir Berk ağabeye, büyük bir iftira atılarak, ”nurcuların içerisine sokulmuş bir istihbaratçı” olduğu bahsediliyordu. Tabii, sonradan yapılan bir kaç şekilde incelemede, düzmece olduğu isbat edildi.

Eğer bu düzmece iftira tutsaydı, bu şekilde de, nurcuların kafasına şübhe sokulup, akılları sıra, bir taşla, bir kaç kuş vuracaklardı. Ama Allah, böylelerin oyununu hep bozmuştur, bozsun inşâallah!

Benzer konuda makaleler:

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*