Hastaneden kabre giden yol

Sohbet toplantısından çıktığımızda vakit hayli ilerlemişti. Arkadaşlarla sürûr ve neşe içinde vedalaşıp ayrıldık. Arkadaşım Tahsin Bey’le aynı istikamete gideceğimiz için, birlikte yürüdük. Ona başka bir yere de hayırlı ve sevaplı bir iş için uğramamız gerektiğini söyledim. Devlet Hastanesine doğru yöneldik. Sisli bir kış gecesinde hastanede yatan Huzurevi yaşlısı Sabri Amca’yı ziyaret edip, ihtiyaçlarını soracak ve sağlık durumu hakkında bilgi aldıktan sonra evimize dönecektik. Hastane görevlilerine kendimizi tanıttık ve yoğun bakım bölümüne geçtik.

Görevlilerden gerekli bilgileri aldık, ihtiyaçları sorduk; bir de kapı aralığından bilinci kapalı olarak yatmakta olan Sabri Amca’ya baktık. İki gün önce sağlıklı, zinde, temiz, kibar, bakımlı, hoş sohbet Sabri Amca gitmiş; yerine yoğun bakım odasının durgun ve sessiz ortamında, başucunda vücuduna bağlanmış cihazların sesleri ve renkli, ışıklı göstergeleri arasında karyolasında uzanmış ve sadece nefes alıp-veren aciz, zayıf ve mecalsiz bir kişi gelmiş gibiydi. Ona dua etmekten başka yapılacak bir şey görünmüyordu. Beraber gittiğimiz Tahsin Bey, Sabri Amca’ya bakarken gözü onun hemen yan tarafındaki bir hastaya ilişti. Görevlilerden bilgi aldı ve bana döndü. Yoğum bakımda yatan öteki hasta da Tahsin Beyin çok samimi olduğu komşusu yaşlı Sultan Teyze olduğunu söyledi. Eve dönerken yolda onunla olan anılarını anlattı. Ben de Sabri Amca’yı ona anlatarak dua etmesini söyledim.

Gece yaptığımız ziyaret bize sevap kazandırdığı gibi, Cenab-ı Allah’ın bize bahşetmiş olduğu sayısız ve sonsuz nimetleri düşünme, anlama ve tefekkür etme fırsatı verdi. Böyle düşünceler, mülâhazalar ve duygusal etkilenmelerle vakit hayli ilerledi. Eve gelir gelmez yoğun geçen bir günün yorgunluğu ile yatağa uzanır uzanmaz derin bir uykuya dalmışım. Gecenin karanlığında karmaşık rüyaların ve sıkıntıların etkisiyle uyandım. Vücudum aşırı terlemiş. Gözlerimi açmakta zorlanmadım. Gece lambasının aydınlığında yerimi, durumumu seçmeye çalışıyordum. “Ve keza, insanın bir cihetle kıl kadar bir ihtiyarı, zerre kadar bir iktidarı, şua kadar bir hayatı, dakika kadar bir ömrü, cüz’i bir cüz kadar…”1 olan irademi serbest bırakarak o şekilde kalakaldım. Saate bakmak, hareket etmek, kalkıp yürümek ve hayat fonksiyonlarımın faraza işlemediği bir ânı yaşıyordum adeta… Hayal gibiydi. Bir günün öncesindeki hazırlıklar, planlar tamamen altüst olmuştu. Hiç kimseden yardım almadan kalkmak, giyinmek, camiye gitmek, dönüşte kitap okumak, kahvaltı yapmak, tıraş olmak ve vedalaşıp evden ayrılmak mümkün görünmüyordu. Gün içinde yapacağım işler, görüşmeler… vb. her şey bir düş, bir hayal ve bir ütopya olmuştu artık. Bir yudum suyu başkasından istemek durumu, elimi, kolumu rahatça kıpırdatıp oynatabilmem; her istediğimi rahatça yapabilmem göklerdeki bulutlar kadar benden uzak görünüyor… “Allah’ım ne kadar zor bir durum” diye geniş, ibretli tefekküre dalarak uzunca ve hayalin uzanabildiği kadar ihtimalleri düşündüm. Bütün hastalar ve yatağa bağımlı felçli insanlar gözümün önüne geldi. Gecenin karanlığını ve sessizliği bir müjde gibi bitirip sabahı, aydınlığı ve namazı haber veren sabah ezanının sesi ile toparlandım. Cüz-i irademi kullanıp “Bismillah…” deyip yerimden kalkarak, abdest alıp camiye yöneldim.

Bir hayal, bir faraza, bir an mevcut nimetlerin olmadığını düşünmek bile insanı endişelendirip korkutabiliyor. Farkında olmadığımız ve kıymetini bilmediğimiz daha nice nimetlerin yokluğunda düşeceğimiz sıkıntıları unutmadan, usanmadan kıymetini bilmek, hayırda güzel işlerde ve Yüce Yaratan’ın emri dairesinde, onun rızası doğrultusunda sarf etmenin tadını, lezzetini anlayıp şükrümüzü daima artırmamız gerektiğini anlamaya çalıştım.

Aynı gün huzurevine göreve gittiğimde tüm katlarda, salonlarda bulunan yaşlı, felçli, hareketleri sınırlı, konuşma, duyma özürlü insanlara daha farklı ve başka bir gözle baktım. Tek tek ilgilenip, teselli ettim. İhtiyaçlarını sordum ve görevlilere daha sıcak, samimi, içten ve güler yüzlü davranmaları, hizmetlerini en iyi şekilde yerine getirmeleri konusunda aşırı hassasiyet göstermelerini tavsiye ettim.

İnsanlardaki sağlık, mutluluk, huzur, saadet nimetlerinin bitip; her şeyin ters istikametine yönelebileceğini akıldan ve ihtimalden uzak tutmamak gerektiğini anlamış oldum..

Sabri Amcayla olan kısa süredeki tanışmamız ve samimiyetimiz beni böylesine etkileyen, duygu ve düşünce iklimine sevk eden bir unsur oldu. Onunla üç günlük bir yakınlığımız oldu. İstanbul’dan felçli eşi ile gelmişti huzurevine. Eşinin rahatsızlığı, bakım ve bakıcı problemleri onu bezdirmişti. Aramıza geldiğinde rahatlamıştı. Duasını, ibadetini, kulluk borcunu rahatla yapabileceğini; eşinin de kendisinin de rahata, huzura kavuştuğunu söylüyor, dua ediyordu. İlk tanıştığımız sohbetinde kısaca hayatını anlattı. Akseki’de doğduğunu, Konya’da ikamet ettiğini, ticaretle meşgul olduğu zamanlar İmam-Hatip öğrencilerine yardımcı olduğunu, onları zaman zaman Ladikli Ahmet Efendi’yi ziyarete götürdüğünü ve o zamanki İslâmî hizmetlerden bahsetti. Sonra İstanbul’a göçtüğünü, ticaretle uğraştığını, eşi vefat edince de şimdiki eşi Sebahat Hanımla evlilik yaptığını, birlikte hacca gittiklerini anlattı. Eşiyle birlikte huzurevine girmeye karar verdiklerinde; önceki eşinden olan çocukları kendisinin huzurevine girmesini istememişler. O yirmi beş sene aynı yastığı paylaştığı eşini bırakmamak için birlikte geldiklerini, vefadan, insaniyetten, kul hakkından, fedakârlıktan, dürüstlükten bahisler etti, misaller verdi. Konuşması ve giyimi düzgün, temiz, bakımlı, nezaketli ve kibar bir İstanbul beyefendisi Sabri Amca, üç günlük huzurevi ve bir hafta hastanede olmak üzere on gün içinde son nefesini vererek 78 senelik ömrünü tamamladı ve baki âlemlere uçup gitti.

Eşi Sebahat hanıma vefat haberini uygun bir şekilde, sabır, tahammül telkin edip, teselli verip, başsağlığı diledik. Şimdi o felçli haliyle arkasından sürekli Kur’ân-ı Kerim okuyor, dualar ediyor. Konuşması kısıtlı olan Sebahat hanımın sözleri hepimizi çok düşündürücü: “Sabri’ye çok üzüldüm ve onu çok özledim…”

İşte hayat böyle. Yaşadığımız, can bedende durduğu müddetçe mükellef olduğumuz vazifeler, sorumluluklar devam ediyor.

Özerler Camiinde kıldığımız bir sabah namazından çıkışta, arkadaşım Tahsin Bey’in kulağına eğilerek, “Sabri Amca rahmetlik oldu” dedim. O da cami çıkışında dışarıda benim beklememi söyledi. Biraz bekledim. Birkaç kişi ile geldiler. Bana: “Sultan Teyze dün vefat etti, defin yaptık. Şimdi de sabah namazı sonrası kabir ziyaretine gidiyoruz, sen de geliyorsun” dedi. Sabahın erken saatinde, güneş ufuklardan, kızıllıklar saçarak ölümü tatmamış nefislerin üzerine doğarken biz Asri Şehir Mezarlığa doğru arabanın içinde tesbihat ve dualar yaparak son görevimizi ifa etmek üzere ilerlerken; “Senden önce hiçbir beşere ölümsüzlüğü vermedik; şimdi sen ölürsen onlar ölümsüz mü kalacaklar? Her nefis ölümü tadıcıdır. Biz sizi, şerle de, hayırla da deneyerek imtihan ediyoruz ve siz Bize döndürüleceksiniz.”2 Ve “Her nefis ölümü tadıcıdır”3 ayet-i kerimelerini düşünüp tefekkür ettik.

Dipnot:

1.Mesnevi-i Nuriye, Onuncu Risale

2. Enbiya Suresi, 34-35

3. Al-i İmran Suresi, 185

Benzer konuda makaleler:

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*